30 Nisan 2012 Pazartesi

karun gibi şişenler kim

28 Şubat’ın hemen ertesinde gelen. Ekonomik krizleri hatırlayın. Türkiye bir gecede yoksullaştı. Gecelik faizin bin 500′e çıktığı dönemi. 8000′e çıktığı anı hatırlayın. Acaba kimler vurgunu vurdu burada? Aslında o vurguncuların hesaba çekilmesi lazım. Suç duyurusu yapıyorum burada” Bu sözler Başbakan Erdoğan‘a ait.
Gerçekten birileri o dönemde fena halde. Malı küfelerle götürdü. Memlekette üretimin durduğu. Fabrikaların kapanmaya başladığı dönemdi. Bir profesör ekranlara çıkıyordu. “Üç kağıt ekononomisi var memlekette. Döviz, borsada hisse senedi, tahvil” diye. Bas bas bağırıyordu. Parası olan Parasını Kağıda yatırıyordu. 28 Şubat’ın dizayn ettiği yeni hükümet. MGK toplantısında Bir Anayasa kitapçığı fırlatma krizi yaşadı. Hep merak etmişimdir mesela. O kitapçığı Cumhurbaşkanı fırlattı. Neden MGK toplantısı biter bitmez açıklanmadı? Niçin Hükümet üyeleri Başbakanlığa gidip. Toplantı yaptıktan sonra açıkladılar? Arada geçen saatler içinde. Kimlerin nasıl haberi oldu olaydan? Çünkü daha açıklama yapılmadan. Birileri patır patır hisse sattı borsada. Kağıtlar dibe vurdu. O kitapçık krizinin yaşandığı saatten açıklandığı saate kadar borsada satış yapanlar karun gibi şiştiler. Kim bunlar? Evet buradan soruyorum. Sahi kim bu Karunlar?
Rahmetli Sakıp Sabancı. O günü anlatırken. “Bir gecede 100 milyar dolarım. 60 milyar dolara indi” diyordu. Soygunu ve vurgunu böyle anlatıyordu. Sadece Sabancı’nın 40 milyar dolarını. Götürenler kimler? Ve dahası. Başbakan suç duyurusunda bulunuyor da. Koskoca Sabancı Holding. Neden sessiz kalıyor? 40 milyar dolarını çalanların peşine. Niçin düşmüyor? Neden gıkını çıkarmıyor? DHKP-C diye bir örgüt. Sabancı Holding’e çaycı olarak sızıp. Özdemir Sabancı‘yı hunharca öldürdü. Şimdi görüyoruz ki bu örgüt. Derin yapılanmanın maşasıymış. Taşeron çete firması yani. Kimler Sabancı’nın öldürülmesi için. Taşerona neden havale ettiler? Sabancı’nın yakınları da dedektifler tutup olayı araştırdı. Bir yerde durdular. Araştırmaların sonucunu rafa kaldırdılar. Tek kelime açıklamadılar. Neden? Niçin susuyorlar? Bu sorular cevap bulduğunda. Belki de Başbakan’ın işaret ettiği vurguncular. Çorap söküğü gibi. Bir başka deyişle. Kabak gibi ortaya çıkacak. İşte o günleri de göreceğiz elbet. Birileri derinlerin avukatlığından istifa edip doğruyu gördüğü zamanda.
(Bekir Hazar, Nisan 2012)

28 Nisan 2012 Cumartesi

Ahde vefâ eylemedün öyle mi (Gazel)

Ahde vefâ eylemedün öyle mi
Terk-i cefâ eylemedün öyle mi

Bir dem ayağun tozını gözüme
Kuhl-i cilâ eylemedün öyle mi

Gül yüzüne karşı gönül bülbülin
Perde-serâ eylemedün öyle mi

Şemme-i zülfünle meşâmın dilün
Gaaliye-sâ eylemedün öyle mi

Ahmed'i öldüriserin der idün
Ahde vefâ eylemedün öyle mi

ahmet paşa

hz yunus

Söylememek harcısı söylemeğin hasıdır
Söylemeğin harcısı gönüllerin pasıdır
Gönüllerin pasını eger sileyim der isen
Şol sözü söylegil kim, sözün hülasasıdır
“Külli Hak” dedi Çalap, sözü doğru desene
Bugün yalan söyleyen erte utanasıdır
Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Hakka müderris ise hakikatte asidir.

Bu şiirde “Harc” sözü “güç, kuvvet, yapıştıran” şeklinde anlaşılmalıdır. Binalarda tuğlaları birbirine yapıştırana da “harç” denir. “Söylememek harcısı söylemeğin hasıdır” derken, “konuşmamaktan doğan güç en has konuşmaya bedeldir”, diyor. Konuşmanın gücü ise gönüllerin pasını silmesi bakımından önemlidir. Çünkü, hepimizin gönlünde pas oluşturan beklentiler, varsayımlar, ön-kabuller vardır.hz yunus emre

27 Nisan 2012 Cuma

Toprağı İşler Gibi Çocuğunuzu İşleyin

Toprağı İşler Gibi Çocuğunuzu İşleyin
altAlanının otorite isimlerinden Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile Hz. Peygamber’in çocuklarla ilişkilerinin ve çocuklara dair tavsiyelerinin psikolojik ve sosyal yönlerini konuştuk. Hz. Peygamber’in “Çocuklarla çocuklaşın” hadis-i şerifine dikkat çeken Tarhan, anne-babalara yönelik önemli tavsiyelerde bulundu.
Eğer bir ailede Hz. Peygamber’in adı çok geçiyor, anne baba hayatını buna göre yaşıyorsa çocuk bu davranışları örnek alır. Çocuğa cansız örneklerden, yani kitap okumak ile nasihat etmekten daha iyi bir örnektir bu.
“Her doğan çocuk muhakkak fıtrat üzerine doğar” hadisi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Çocuk sonsuz olumluya, sonsuz olumsuza açık doğar. Bu hadis-i şerif bilimin son yıllarda yaptığı tespitlerle örtüşüyor. II. Dünya Savaşı’nda kaybolan 40–50 civarında çocuk vardı. Bu çocuklar bulundukları zaman şu görüldü: Çocuklar kaldıkları vahşi ortamda ne gördülerse onu tekrarlıyordu. Mesela bazıları köpek gibi yürüyor, bazıları kedi gibi besleniyor, bazıları aslan gibi kendilerini savunuyordu. Yaşı ilerlemiş olan çocuklara bir takım insani değerlerin öğretilemediği bu olayla bir kez daha kanıtlandı. 0–6 yaş aralığını tamamlayan çocuk eğitime beynini kapadıysa bundan sonrasında otistik gibi davranabilir. İnsan zaten doğuştan yetenekler potansiyeli ile doğuyor ama insani değerleri anne babadan alıyor. Yalan söylememek, sözünde durmak, yardımsever olmak, çalışkan olmak gibi iyi erdemlerin kazanılması anne babanın örnek model alınmasıyla oluşuyor.
Anne babanın söz dilinden daha çok hal dili önemlidir. Psiko-sosyal becerileri çocuklar anne babaları ile birlikte yaşarken öğreniyorlar. Çocuklar aslında boş bir kâğıt gibi. Sınırsız öğrenme kapasiteleri üzerine iyi şeyler yazılırsa iyi, kötü şeyler yazılırsa kötü sonuçlar ortaya çıkar. 15 yaşından sonra çocuk öğrendikleri üzerine bir araştırma içerisine girebilir. Çünkü artık mükellefiyet dönemi başlıyor.
Hz. Peygamber’i ve peygamber inancını çocuklara nasıl anlatabiliriz?
En güzel öğrenme yöntemi modellemedir. Kişi canlı örnektir. Eğer bir ailede Hz. Peygamber’in adı çok geçiyor, anne baba hayatını buna göre yaşıyorsa çocuk bu davranışları örnek alır. Çocuğa cansız örneklerden, yani kitap okumak ile nasihat etmekten daha iyi bir örnektir bu. Aile büyükleri bu tür bir yaşama dikkat ediyorsa çocuğun benimsemesi daha kolay olacaktır. Çocuklara nasihat edilirken önce çocuğun yaşı dikkate alınmalı ve ona, yapılan işin-davranışın gerekçeleri anlatılmalıdır. Yaratıcı’nın “İnsan-ı Kâmil” olarak gönderdiği bir rol-model var. Bu nedenle çocuğa referansın ne olduğunu bir sohbet ortamında, bir fırsatını kollayıp anlatmak gerekir. Söylediğimiz kadar nasıl anlattığımız da önemli.
Genellikle din eğitiminde yapılan hatalar var. Yaratıcı’yı cezalandırıcı olarak gösteriyoruz. Çocuklara “Allah yakar diyerek” zihinlerinde yaratıcıya karşı bir itiraz oluşturuyoruz. Ergenlik zamanında çocuklar cezalandırıcı yaratıcıya karşı itiraz dönemine giriyorlar. Hâlbuki Allah’ın rahmeti gazabından öncedir. Rahmeti esastır, cezası istisnadır. Çocuklar bu nedenle Allah korkusu ile değil Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu ile yetiştirilmelidir. Takva bizde korku olarak tercüme ediliyor. Oysaki takva korku değil, sorumluluktur. Allah’a karşı sorumluyuz.
Hz. Peygamber “Çocuklarınızla çocuklaşın” diye hadis-i şerifte buyuruyor. Hz. Ali’nin de çocuklarla ilgili şöyle bir lafı vardır: “Çocuklarla 7 yaşına kadar çocuklaşın, oynayın. 7–15 yaş arasında çocuklarınızla arkadaş olun. 15 yaşından sonrada çocuklarınızla istişare edin.” Bu Peygamber ahlakıdır.
Anne ve babalara bu konuda nasıl bir yol gösterirsiniz?
Bir insan bir iş yerinde çalışıyorsa iş sahibine karşı sorumludur. Trafikte dahi sorumluluk vardır. Kırmızı ışıkta geçmenin bir bedeli var. Çocuklara hayata karşı da sorumluluklarımız olduğunu anlatmalı Allah’ı cezalandırıcı değil sınırları belirleyen bir unsur olarak öğretmeliyiz. Allah yaratılış gayesi olarak kendisini göstermiyor. Bunun için bir sınav yapacak. Sınavın sonunda kendisini akıl yoluyla bulup bulamayanı ayırt edecek. Allah bu sınav için rehberler gönderdi. Bu rehberler peygamberler ve onların varisleri din âlimleridir. Bu rehberler hayat yolunda bizim yol işaretlerimizdir, yıldızlarımızdır, trafik ışıklarımızdır.
Metafor yoluyla analoji yöntemi vardır. Yani soyut kavramlarla değil örneklerle anlatılır. Mesela televizyonda bir aslanın yavrusunu sevdiğini gördüğünüzde: “Bak bir aslan yavrusunu nasıl koruyor. Allah da bu şekilde bizi daha çok koruyabiliyor, seviyor. Biz de bağlılığımızı gösterelim” diyerek analoji yapabilirsiniz. Allah’ı, Peygamber’i, dini kavramları sevdirerek öğretmek önemli. Hz. Peygamber’in hayatında hep bu örnekleri görüyoruz. Hz. Peygamber’in çocuklarla olan ilişkisinde şefkat her zaman ön plandadır. Bu şekilde anlatıldığında çocuk daha kolay kavrar.
Hz. Peygamber aile içerisinde kendi çocukları ile yakın ilişkiler kurmuş, torunları ile oynamış, torunlarını yere eğilerek sırtına alıp gezdirmiştir. Buradan yola çıkarak bir aile içerisinde çocuk-ebeveyn ilişkisi nasıl olmalıdır?
Hz. Peygamber sadece kendi çocuklarıyla ilgili değil tüm çocuklara yakın ilişkiler kurmuştur. Mesela Cemre diye bir kız çocuğu ile yakından ilgilendiği ve onu sevdiği bilinir. Hz. Peygamber özellikle çocuklar ile olan ilişkilerinde fiziksel temas kuruyor. Çocuklara sadece: “Nasılsın, iyi misin?” demiyor, çocukları kucağına alıyor, öpüyor, omzunda taşıyor, göğsüne bastırıyor. Hz. Peygamber konuyla ilgili olarak hep “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” diyor. Seferden döndüğü zaman çocuklar etrafını sardığında onlara yukardan bakmaz, çocukları atına bindirirdi. Yani çocuklarla yatay bir ilişkisi vardı. Hz. Peygamber “Çocuklarınızla çocuklaşın” diye hadis-i şerifte buyuruyor. Hz. Ali’nin de çocuklarla ilgili şöyle bir lafı vardır: “Çocuklarla 7 yaşına kadar çocuklaşın, oynayın. 7–15 yaş arasında çocuklarınızla arkadaş olun. 15 yaşından sonrada çocuklarınızla istişare edin.” Bu Peygamber ahlakıdır. Hz. Ali bu yöntemi Hz. Peygamber’den öğrenmiştir.
Hz. Peygamber “Allah’ın çocuklarınız arasında öpücükte dahi adil davranmanızı ister” lafzıyla özellikle adalete vurgu yapmıştır. Hz. Peygamber’in “Eğer çocuklarınızdan size itaatli davranmanızı bekliyorsanız çocuklarınız arasında adil olun” şeklinde buyurduğu bilinir. Çocuk ruh sağlığında bir klişe vardır. “Sev, değer ver, paylaş.” Sevgiyi göstermek, söylemek ve bunu adilce paylaştırmak gerekir. Çocuğa gerçek sevgi vermek yerine anlık keyif verecek sevgiden kaçınılmalı. Ruhen iz bırakacak paylaşımlar olmalı. Çocuğun zihninde hediye alırsa iyi anne-baba almazsa kötü anne-baba bilinci oluşturulmamalı. Çocuk kapıdan girince annenin yüzüne bakacağına elinde ne var diye bakar.
Allah’ı, Peygamber’i, dini kavramları sevdirerek öğretmek önemli. Hz. Peygamber’in hayatında hep bu örnekleri görüyoruz. Hz. Peygamber’in çocuklarla olan ilişkisinde şefkat her zaman ön plandadır.
Hz. Peygamber yanında yetişen çocuklara ayakkabıları düzeltmek, abdest için su hazırlamak, misafirlere içecek dağıtmak, mektup dağıtmak gibi görevler vermiştir. Çocuklara küçük yaşlarından itibaren güçleri dâhilinde görev vermenin sosyal hayata ve onların gelişimine ne gibi katkıları olacaktır?
Çocuğun, hak-sorumluluk ve özgürlük dengesini öğrenmesi gerekir. Çocuğun eğitimi kaynak yönetimi gibidir. Sevgi de bir kaynaktır. Ve bunun da yönetilmesi gerekir. Sevgiyi bol ve yerinde verdiğiniz zaman, bunun mahrumiyeti en büyük ceza olur. Beyinde ceza sistemini en çok çalıştıran şey beklenen ödülden mahrum kalmaktır. Beyinde ödül sistemini en çok çalıştıran şey ise beklenmeyen ödüldür. Beyinde beklenmeyen ödül en çok mutluluk hormonu salgılatıyor. Çocukta ceza-ödül sistemini eğittiğiniz zaman çocuk ileride nerede duracağını, sınırlarını, başkalarının duygularını, empatiyi öğrenir. Çocuklar bu durumu kitabi bilgiyle değil yaşadığı olaylarla öğrenir. En güzel eğitim çocukla birlikte zaman geçirmektir.
Hz. Muhammed (sav)’in “Toprak çocukların ilkbaharıdır” hadisi hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Bu hadiste ilkbahar vurgusunda bir gelişme var. Çocuk ile toprak arasında bir benzetme yapılıyor. Bir toprağa iyi tohum ekerseniz iyi ürünler alırsınız. Toprakla ilgilenmezseniz yabani otlar kaplar onu. Burada anne ve babaya: “Toprağı işler gibi çocuğunuzu işleyin” tavsiyesi var demektir.
Kaynak: sonpeygamber.info

26 Nisan 2012 Perşembe

(cumanız mübarek olsun)

Bu Bölümler Muhteşem Yüzyıl’da Yok

Düşünün; hava buz gibi. Camiye gittiniz. Şadırvan da abdest alacaksınız ama buz gibi su içinizi titretiyor. Tam o anda elinde ibrik yanınızda bir genç bitiyor.
“Buyurun Beyefendi” diyor. “Abdestinizi sıcak suyla alın”
Şaşırıyorsunuz. Sonra gencin yakasındaki karta ilişiyor gözünüz:
Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı Görevlisi!” yazıyor.
Ya da tam tersi. Ağustos sıcağı, dilinizi damağınıza yapıştırmış. “Şöyle buz gibi bir su olsaydı” diye içinizden geçirirken, bir bardak uzanıyor elinize. Suyu kana kana içiyorsunuz, içiniz ferahlıyor. Teşekkür etmek ve eline üç-beş kuruş tutuşturmak için bardağı uzatan gence dönüyorsunuz. Ama o parayı kabul etmiyor. Daha da şaşırıyor ve “Sen de kimsin?” diyorsunuz. “Ben” diyor genç; “Yaz Günleri Soğuk Su Dağıtma Vakfı Görevlisiyim”
Bitmedi, çok fakirsiniz. Evlilik çağına gelmiş bir kızınız var. Ama çeyizi bile yok. Bir gün akşam karanlığı çökmek üzereyken, kapınız çalıyor. Kapıda iki bayan; ellerinde paket paket danteller, el işlemeleri, çeyizlik havlular, saten örtüler.
Gözünüz yaşlı, sesiniz titrek soruyorsunuz; “Siz de kimsiniz?”
“Biz” diyorlar. “Fakir Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı‘ndan geliyoruz”
Şaka gibi geliyor ama inanın bunların hepsi gerçek.
Hem de bundan 500 yıl önce bu topraklarda yaşanıyordu.
Nereden mi biliyorum? Vakıflar Genel Müdürlüğü, harika bir çalışma yapmış.
Osmanlı‘da kurulan vakıfların listesini çıkarmış.
İnsan okudukça çarpılıyor, tüyleri diken diken oluyor.
Yarabbi bu nasıl büyük bir medeniyettir, nasıl üstün bir meziyettir” demekten kendini alamıyor. Kimisi 15. yüzyılda kurulmuş, kimisi 16. yüzyılda.
Hani Türkiye ilerliyor, demokratikleşiyor, sivil toplum güçleniyor deniyor ya.
Hepimize kapak olsun, işte Osmanlı’da kurulan vakıflar:
Güzel Yazı Öğretme Vakfı, Sokak Hayvanlarına Ekmek Verme Vakfı, Hastalara Evinde Bakma Vakfı, Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı, Duvar Yazılarını Silme Vakfı, Kadın Sığınma Evi Vakfı, Sıcak Pide Dağıtma Vakfı, Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı, Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı, Sıcakta Sebillere Kar Koyma Vakfı, Yol Güvenliğini Sağlama Vakfı, Helalleşme Vakfı, Hristiyan Esirleri Kurtarma Vakfı, İlkokul Hocalarına Tütünü Yasaklama Vakfı, Yoksul Mahkumlara Harçlık Verme Vakfı, Güvercinhane Yaptırma Vakfı, Leylekleri Koruma Vakfı, Dara Düşenlerin Vergisini Ödeme Vakfı, İflas Eden Tüccarlara Yardım Vakfı, İlmi Kitapları Bağışlama Vakfı, Şehit ve Sahabe Türbelerini Tamir Etme Vakfı, Şehir Estetiğini Koruma Vakfı, Hayvanlara Mera Açma Vakfı.
Daha onlarcası var. Ama hepsini yazmaya imkan yok. Ancak şimdi siz karar verin;
500 yıl önceki Osmanlı mı ileri, yoksa hala bir Anayasa’yı bile yapamayan biz mi?
Mustafa Yılmaz, Mart 2012
Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var!...

Meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır..
... Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar...

Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan...

Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar:

“Âdetiniz böyle değil mi?”

“Ne âdeti?!” der Hoca..

Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra...

Der ki meczub bu kez:

“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!

Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..

“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..

Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;

“ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.

O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını,
biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..

O da der ki:
“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..".

25 Nisan 2012 Çarşamba

GIDA DEĞİL ZEHİR YEDİRİYORLAR

Selçuk Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nuh Boyraz, bekleme süresi 14-15 gün olan ilaçlar verilen ürünlerin hasat edildiğini söyledi. Boyraz "Pazara gelen üründe pestisit (zirai ilaçlar) denetimi yok'' dedi.
Hastalıklara karşı kimyasal ilaç kullanımının, üreticinin en son başvurması gereken bir yöntem olduğunu belirten Doç. Dr. Nuh Boyraz,, ''Avrupa ülkelerinde ürün yetiştiriciliğinde kimyasal ilaçlama yöntemine en son başvurulurken Türkiye'de ise tam tersi bir durum söz konusu'' dedi.
Üreticilerin, gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, hastalık ve zararlı böcekler, üründe ekonomik düzeyde bir kayba neden olacaksa, o zaman ilaçla savaşı önerdiklerini anlatan Boyraz, ilaçların bilinçsiz kullanılmasının, insan sağlığını olumsuz yönde etkilediğini ifade etti.
Bazı kimyasal ilaçların, hastalığı önlemesi için ürün üzerinde belli bir süre kalması gerektiğini, ancak ürünün bekleme süresi olan ilaç atıldıktan hasada kadar geçen sürenin dikkate alınmadığına dikkati çeken Boyraz, şunları kaydetti:
''Kimyasal madde kalıntılarının önlenmesi için kontrol ve denetim mekanizmaları oluşturulması lazım. Ürünü, bekleme süresi 14-15 gün olan ilaçlar verilip, akşam hasat edilerek soframıza gelen ürün var bu ülkede.
Çünkü, pazara gelen üründe pestisit denetimi yok.
Biz dış ülkelere ürün gönderirken bunun denetimini yapıyor ancak kendi ülkemizde bu ürünlerin denetimini yapmıyoruz.
Dış ülkeler, pestisit kalıntı analizleri yapmadan ülkesine mal almıyor.
Çünkü benim insanım değerli diyor ve kendi laboratuvarlarında yaptıkları analiz değerlerini dikkate alıyorlar.''
Üründeki bazı ilaç kalıntılarının yıkama ve kabuk soyma yöntemiyle de temizlenemeyeceğini dile getiren Boyraz, ''Bazı ilaçlar sistematiktir. Bu ilaçlar bitki öz suyuna geçer ve ürünün yıkanması veya kabuğunun soyulmasıyla temizlenmez. İnsan vücuduna giren ilaçlar, dolaşım sindirim ve sinir sistemlerini etkileyerek, kronik zehirlenme, kanser, üreme ve anormal doğumlar gibi ciddi sorunların ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıca, kimyasal ilaçlar, zamanında ve yerinde kullanılmazsa, yer altı sularını kirletmekte, etraftaki faydalı böcek, arı ve diğer canlılara zarar vermektedir'' diye konuştu.
MEYVE-SEBZEDE KİMYASAL ATIK NASIL ÖNLENİR?
Doç. Dr. Boyraz, meyve ve sebze hallerine pestisit kalıntı analiz laboratuvarların kurulmasının gerekli olduğunu, burada ürünlerin, günübirlik kalıntı analizlerinin yapılmasının gerekli olduğunu bildirdi.
İhracata yönelik firmaların danışmanlık sistemiyle çalıştıklarını ve bu sistemin tüm çiftçilerin uygulaması gerektiğini açıklayan Boyraz, ''Kalıntı nedeniyle her hangi bir sorun olursa bunun sorumlusu bu danışmanlık şirketi olması gerekiyor. Böylece çiftçiler de bilinçli bir üretim yaparlar'' dedi.
İTHAL TOHUMLAR TARIMI ÖLDÜRDÜ
''Özelikle dış karantina uygulamalarının çok sıkı olması lazım. Mesela domatesteki tuta hastalığı domates güvesi dediğimiz ülkemize yeni giren bir zararlı. Patatesteki kanser hastalığı nedeniyle Niğde ve Nevşehir bölgesinde 150-200 bin dekarlık alanda patates üretilemiyor. Bu hastalığın görüldüğü tarlalarda üretim yasaklandı. Bu tür hastalılar, 2000 yılına kadar ülkemizde yoktu ama dış ülkelerden gelen tohumlardan girdi.
Ntvmsnbc

dünya

Dünya nedir, bilir misin? Kadın, çocuk, mal, makam, reislik, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak... Bütün bu sayılanlardan hangisi seni alıp Allah'tan başka şeylerle oyalayıp perdelerse, o dünyaya dahildir..!"

İmamı Rabbani Hazretleri (k.s)

24 Nisan 2012 Salı

236 Metreden İstanbul

236 Metreden İstanbul

 

Yürek İnkılâbı

İnsanlık tarihinin kaydettiği bütün inkılâplar silaha dayalı iken, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in gerçekleştirdiği inkılâp, salt yüreklere dayalı olarak gelişti. Gelişen, sözün tam mânâsıyla, bir Yürek İnkılâbı idi. Zaten Âlişan Efendimiz’in askeri, silâhı, muhafızı, polisi, parası yoktu. Öte yandan, zorlamasız bir dinin birincil tebliğ metodu da yürekleri tutuşturmak olmalıydı.
Bu Yürek İnkilâbı’nı daha derinden kavrayabilmenin en kolay yolu Hazret-i Ömer‘in hayatının birkaç saatlik bölümüne bakmaktır. Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i öldürmek üzere evinden çıkan kin tufanı Ömer’le, kendi yürek inkılâbını gerçekleştirmiş olarak evine dönen Hz. Ömer arasında büyük farklar var. Ömer, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i öldürmek için evinden çıkarken, tüm ruhu ve benliği intikam ateşiyle yanan bir kin tufanıdır. Peygamber-i Âlişan Efendimiz’le görüşüp tebliği aldıktan sonra ise kin ve intikam duygusundan tamamıyla arınmış, ölmek yerine yaşamayı, öldürmek yerine yaşatmayı esas alan bir Yürek Ardama dönüşmüştür.
İçindeki kinin yerini sevgi, intikamın yerini bağışlama, öfkenin yerini şefkat, yıkmanın yerini inşa, ifsadın yerini ihya, incitmenin yerini sabır, itmenin yerini kucaklama, gururun yerini tevazu, asık suratlılığın yerini gülümseme almıştır. Çünkü inkârın yerine iman yerleşmiştir. Kısacası Ömer, birkaç saat içinde büyük bir Yürek İnkılâbı geçirmiştir. O yaşına kadar toprağı tekmeler gibi yürüyen Ömer’e bir haller olmuş, karıncayı incitmemek için yere dikkatle basmaya başlamıştır.
İşte bugünkü dünyanın ihtiyacı budur: Dünya Ömer’in birkaç saat içinde geçirdiği Yürek İnkılâbına muhtaçtır! Çünkü savaşlardan bıktık! Terörden bıktık! Sevgisizlikten bıktık! Ölüp öldürmekten bıktık! Adaletsizlikten, haksızlıktan bıktık! Tıka basa yiyenlerin hemen yanında açlıktan ölenleri izlemekten bıktık! Kin tufanına dönüşüp intikam hissinin etkisiyle Nemrut ateşlerinde yanmaktan ya da yakmaktan bıktık! Daha yaşanabilir bir dünya, daha paylaşımcı bir anlayış, daha vicdanlı bir yaklaşım, daha ahlâklı bir duruş arıyoruz!
Görüyorsunuz ki, beşerî sistemler tıkandı. Kapitalizm, komünizm, faşizm, sosyalizm gibi, beşerî reçeteler insanı öylesine bencilleştirdi ki, artık hiçbirimiz daha müşfik, daha insanî, daha vicdanî, daha paylaşımcı yeni çözümler üretemiyoruz! Kant’ıyla, Dekart’ıyla, Aristo’suyla, Veber’iyle, Marks’ıyla, Darwin’iyle ve tüm Aydınlanma Çağı düşünürleriyle birlikte Batı da tıkanmış durumda. O da savaş-terör, uyuşturucu-fuhuş, ahlâksızlık-sorumsuzluk gibi açmazların içinde tükeniyor.
Batılı sosyologlardan biri, Batı’nın, geleceği yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu çünkü eğlence dışında dünyası olmayan bir gençlik yetiştiğini söylüyor: “Gençlerimizde hiçbir şeye karşı merak yok, hiçbir şeye ilgi duymuyor, hayatı anlamaya, tanımlamaya ve hayatta tutunmaya çalışmıyorlar” diye yakınıyor. Bizim gençlerimiz de onlardan çok farklı değil. Gençlerin çoğunun müzik, futbol ve kız arkadaş dışında konuşacak konuları yok. İdeolojik mantıkla tartışılmaz kalıplar yüklediğimiz gençlerin para dışında hiç bir hedefi, doğru düzgün hiç bir konuda merakı kalmamış.
Bu durumda Türkiye ve dünya, ya kendini yok edecek bir sürece girecek ya da değişik çözümler bulup uygulayacak. Kısacası tüm dünyanın yeni bakış açıları geliştirmesi, yeni ufuklar keşfetmesi, yeni çareler üretmesi gerekiyor. Bunun için Devr-i Saâdete gitmemiz lâzım: Cahiliye Devrini Saâdet Asrına çeviren sırrı çözmeliyiz. Orada insan ruhunu yumuşatan bir iklim var. O iklimi kavrayabilirsek, sırrını da çözebilir, hatta çağa taşıyıp hayata uyarlayabiliriz.
(Yavuz Bahadıroğlu, 2012-04-23)

17 Nisan 2012 Salı

İçimizdeki vahşi şöhret, servet, şehvet atları...

Prof. Dr. Nevzat Tarhan dizilerde dejenere olan değerleri ve bunların aile yapılarımıza etkisinine dikkat çekti.







Tarhan’a göre ‘İçimizdeki vahşi şöhret, servet, şehvet atlarını ehlileştiremezsek ömrümüzün sonunda mezar taşımıza iyi şeyleryazdıramadan geçip gideriz. Eğer insan akıllı ise yaptığı işin sonunu düşünür.’






Artık şöhret, servet, aşk, eğlence ve makam sevgisinin sadece bireysel egolara yönelik olduğu biliniyor. Bunlar somut zevklerdir ve somut zevk tutkulularının yalnızlaştığı ve mutsuz olduğu anlaşıldı. Eğer bu duygulara karşı insan harekete geçmezse, bu duygular insana karşı harekete geçiyor, o kişiyi büyülüyor ve esir alıyor. Bu zevklerin hiçbiri uzun vadeli, kalıcı ve tatmin edici değil. Somut zevkler anlık mutluluk veriyor.






Bu duyguların büyüsüne kapılmadan doğru durabilmek modern yaşamda çok zorlaştı. “Nasıl yaşarsam mutlu olurum” sorusuna kolay bir cevap yok. İnsan eğer yüksek ideallere sahipse, somut zevklerin insanı test eden ve sınayan engeller ve tuzaklar olduğunu görebilir. En iyi ve en güzel şeylerin en yakınımızdaki şeyler olduğu ve bunları doya doya yaşamanı zevkini almayı çoğu kez kaçırdığımızı artık keşfetmeliydik.






Soluduğumuz hava, gözlerimizdeki ışık, doğru yaşamanın iç huzuru, sahip olduğumuz küçük şeylerden zevk alabilmek, hayal gücümüzü çalıştırarak zihnimizi eğiterek yüksek amacımız için çalışmak, sıradan ve rutin işleri zevkle yapabilmek, eş ve yakınlarımızla mutlu olmanın yollarını bulmak, en önemli konular olmalıydı. Ancak biz bütün sıradan zevkleri değersizleştirip, sahte ve geçici ancak cazip zevklerle kendimizi kolaycılığa kaptırıyorduk.






Hayatın derin anlamlarını anlamak için ölümle, krizle karşılaşmak da gerekebilir. Çoğu zaman insan en dibe vurduğunda kişiliğinin en güçlü yönü ile karşılaşır. Aksilikler içinde görünmeyen lütufları görerek bedeni acı çekerken ruhu keyif alabilir. O halde hayatımızdaki olaylar bizi değil, biz olayları kontrol etmeliyiz. Bunun için zevk tuzaklarına hazırlıklı olmalıyız. Hayatta dibe vurmadan önce “masa, kasa, nisa (karşı cins)” zevklerinin doruklarına çıkabilir sonra da tepe aşağı gidebiliriz.






İçimizdeki vahşi şöhret, servet, şehvet atlarını ehlileştiremezsek ömrümüzün sonunda mezar taşımıza iyi şeyler yazdıramadan geçip gideriz. Eğer insan akıllı ise yaptığı işin sonunu düşünür. Kişisel ve aile kültürümüzü etkileyen sevgi ve değerlilik hiyerarşimizi bozan bu dizilere rağbet etmemek birey olarak görevimiz.






Çocuklara ne öğretmeli?


Çocuklara ne öğretmeli? sorusu bütün medeniyetlerde cevap aranan sorular arasındadır. Eğitimciler her zaman bu sorunun doğru cevabını bulmaya çalışmaktadırlar. Fakat bu mümkün olabilmiş midir?
Ülkemizde de okullarda birçok ıvır zıvır bilgi ile çocuklar sersemleştirilmekte, agresifleştirilmekte, eğitimden soğutmaktadır.
Çocukların o masum beyninlerinde lüzumsuz bilgi yığınlarının oluşturulmasının hiçbir faydası yoktur.

Hâlbuki çocuk; öğrenilen konular zihninde ne kadar mânâ buluyorsa, hayat ile ne kadar içiçe ise o kadar kolay öğrenir, öğrenmenin keyfine varır, mutlu olur, yüzünde tebessümler açar. Dönüp bir bakın etrafınıza; kaç çocuk var öğrenmenin keyfi ile okula gidip gelen?

Sanki çocuklar okul için vardır. Sabahtan akşama kadar okul-dersane, akşam eve gelince ve tatillerde ödev ve test kitapları. Bu çocuklar ne zaman kendisi gibi olacak? Ne zaman çocuk olacak? Ne zaman oyun oynayacak? Oyun oynamasına yeterince imkan verilmeyen çocukların sağlıklı bir ruha sahip olmalarını ümit edebilir miyiz?
Çocuklar sağlıklı bir ruha oynadıkça sahip olabilirler. Onlardan tatilde bile sadece ders çalışmalarını arzu ediyoruz. Çocukluk yılları çok çabuk geçiyor. Annelik babalık coşkusunu yaşayacağınız yıllarda sadece ders, ders, ders diye çocuğunuzu bıktırıyoruz. Çocuklarımızın sadece ödevlerine değil ellerine de bakmalıyız.
Çocuklarımızın hayatı çocukca heyecanlar ile yaşamalarına da imkân verelim. Bu heyecanı anne babalar olarak bizler de yaşamaya çalışalım.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Bitmeyen Gündem; Tüm felaketlerin sebebi İslam Ülkeleri’nin dağınıklığıdır

Şair ve fikir adamı Sezai Karakoç, Ortadoğu'da yaşanan sıcak gündeme ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.
Suriye'da yaşanan gerilimin ardından Ortadoğu'daki sıcak gelişmeler hakkında geniş açıklamalarda bulunan Sezai Karakoç, ABD ve Avrupa ülkelerinin Türkiye'yi Ortadoğu'da büyük bir tuzağa çektiğini söyledi.
İşte Karakoç'un açıklamaları;
Bitmeyen Gündem; Tüm felaketlerin sebebi İslam Ülkeleri’nin dağınıklığıdır
Yüzyıldır ve hatta daha fazla zamandan beridir ki bitmeyen tek gündemimiz vardır; O da İslam ülkelerinin ve İslam milletinin dağınıklığıdır. Bu başına gelen en büyük felakettir ve bundan sonra meydana gelen felaketlerde ancak bu felaketin uzantıları ve detayıdır.
Batı, İslam dünyasına yönelik nihai işgali yapmak ve son darbeyi vurmak peşindedir. Bu durum tehditten de öte yaşadığımız gerçektir.
Batı nihai işgali, son işgali yapmak peşindedir. Öyle bir işgal ki, bir daha İslam’ın dirilişi vaki olmasın, İslam haritadan silinsin. Hadise budur. Tehdit hatta tehditten de öte içinde yaşadığımız gerçek budur.
Durum Moğol istilasından da Haçlı istilalarından da kötü.
Bu durum geçmişte içimizde olan kavgalar sebebi ile çektiğimiz sıkıntılara benzemez. Moğol istilasına, haçlı istilasına da benzemez. Çünkü bunlar dışarıdan gelen istilalardı.
Birinci Dünya Savaşı ile başlayan istilalar çok daha korkunç olmuştur. Çünkü gelen idareler, işgaller artık ruhumuzu ele geçirmek ve onu darmadağın etmek, inancımızı, moralimizi ve kendimize güvenimizi yani özgüvenimizi yıkmak çarelerini aramışlardır. İngiltere’nin yaptığı tahribat budur. Eski İngiliz İmparatorluğunun yerini bugün ABD almıştır.
Bunun için artık Müslümanların geçmişteki gibi ayrılmalarının ve birbirleri ile kavgalarının mazeretleri yoktur. İslam Âlemi’nin yeniden işgalinden tümüyle bütün Müslümanlar sorumludur.
İslam Âlemi ya topyekûn birleşecek ya da topyekûn esarete düşecektir.
Kişiler ya da zümreler arası kavgalar bir yana bırakılmalıdır. Asıl mesele üzerinden, bütün İslam Âlemi’nin derlenip toparlanması üzerinden düşünmek ve bunun çarelerini aramak gerekmektedir.
İran – Türkiye – Suriye çatışması büyük bir tuzaktır.
Silahtan daha güçlü olan hakiki çözüm kalemdir, fikirdir.
Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye’de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç değil kalemdir. Çünkü kılıç ile girdiğiniz taktirde halk ile karşı karşıya gelecek ve siz yine masumları öldürmek zorunda kalacaksınız. Aynı o devletin yaptığını siz yapmış olacaksınız. İşte bu size kurulmuş bir tuzaktır.
Çözümün sadece silah ve kılıç olduğu doğru değildir. Daima ondan daha güçlü olan bir çözüm vardır ve o çözüm fikirdir. Kılıç dahi fikrin emrindedir. Aksi halde zarar verir.
Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar müslümanların başına gelen zulümlerde hiçbir zaman Batı Türkiye’ye gel sen buna karış dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan’da Bosna’da böyle oldu. Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti kendileri girdiler ve destek için çağırdılar.
Uluslararası haber ajansları ve diğer haber kaynakları Batı’nın bir vasıtası ve savaş aracıdır. Bugün Libya’dan hiç haber yoktur. Adeta kayıp bir ülke haline gelmiştir.
Suriye’ye bizim öncümüz olarak girin diyorlar. Libya’da da beraber gidelim demişlerdi. Dikkat ederseniz Libya’dan hiçbir haber yok, sanki kaybolmuş bir ülke gibi. En ufak bir haber dahi yok. Oysa Libya işgal edildi. Bu işgalde hemen petrol bölgeleri ele geçirildi. Amaç gerçekleştikten sonra halk neyle karşı karşıya, ne oldu ne bitti bir haber alamıyoruz. Çünkü haber kaynakları da Batı’nın bir vasıtası, hatta savaş aracıdır.
İslam Âlemi’ni barıştırmak için kalem devrede değildir. Sadece siyasi müzakereler, bir de gücünüz varsa eğer o güç devrededir. Hâlbuki İslam Âlemi’nde şu anda boşlukta olan bir alan var. O alan fikir insanının, kalem sahibi insanın etkinliğidir. Var olan da ancak ülkelerin içlerinde sınırlı kalmaktadır. Hâlbuki fikrin ve kalemin İslam Âlemi’ne şamil olması lazımdır. Ve onların sözünün hükümetler üzerinde de büyük etki yapması lazımdır.
Hakkın ve doğrunun emrinde olması gereken kalemler bugün hükümetin emrindedir.
Fakat ne yazık ki bugün tam tersine kalemler hükümetlerin emrindedir. Batının da muhalefetin de emrinde olanlar vardır ama pozitif olanları kastediyorum, bunlar da hükümetin emrindedir. Hakk’ın doğrunun emrinde olan, bağımsız olarak İslam ülkelerinin tümünün menfaatinin, tümünün çıkarının ve geleceğinin emrinde olan kalem istiyorum ben. Bilgi istiyorum. Bu boşluk var. Bu boşluğu kim dolduruyor. Onu Batı medyası, Batı düşüncesi, Batı ajansları dolduruyor. Bu sebepledir ki öncelik İslam aydınlarının öne çıkması ve adeta bir örgütleniş içinde olup bir araya gelmeleridir. Ve zaman zaman İslam Âlemi’nin durumunu gözden geçirip verdikleri kararları da uygulamalılar. Hükümetler üstü, devletler üstü güçleri olması lazımdır. Bunun sağlanma yolu umumi bir hareketten geçer. Bugün her İslam ülkesinde bu tarz hareketler vardır ancak bu hareketler yerel kalmışlardır.
Batının gözü İslami grupların üzerinde
Şimdi İslam ülkelerine giren batılılar gözlerini İslami gruplara dikmiş durumdadırlar. Onlar da şimdiye kadar baskı altında oldukları için bir nefes alma durumuna gelmişlerdir, bir tuzağa düşebilirler. Tüm bunları önleyecek olan, müslüman aydınların sözüdür. Mevcut olmayan da bu aydınların sözüdür.
Bir hareket, tüm İslam Âlemi’ne yayılarak bu gücü ele geçirebilir. Aksi halde yerel kalır.
Suriye İran ve Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Aksi halde hepsi mahvolacaklardır. Bu tuzağın arkası istiladır.
Bugün Türkiye ile İran’ı Suriye’yi çarpıştırmak istiyorlar. Çok açık. Eğer bu oyuna gelirlerse, Suriye de, Türkiye de, İran da mahvolacaktır. Bunun arkası da tüm İslam âleminin istilasıdır.
İslam Âlemi’nin kurtuluşu beş ülkenin anlaşmasına bağlıdır.
Bugün İslam Âlemi’nin kurtuluşu İran, Mısır, Türkiye , Pakistan ve Suudi Arabistan’ın anlaşmasına bağlıdır. Bunlar anlaştığı takdirde geri kalan bütün İslam ülkeleri bunların etrafında toplanır kenetlenir. Bunların bir araya gelmemesi için Batı elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hatta daha da ileri gidip bilhassa bunları birbiri ile çarpıştırarak yere sermek istemektedir. Bunun örneğini İran-Irak savaşında gördük. Afganistan’ın başına gelenler aynı şekildedir. Bugün de aynı şekilde bilhassa Türkiye ile İran’ı çarpıştırmak istiyorlar ve ben bakıyorum ki, bunu önlemesi gereken kalemler tam tersine, en basit bir bahanelerle tahrikçi bir şekilde ortaya atılıyorlar.
Türkiye İran ve Suriye arasında tek bir kurşunun atılmaması gerekiyor. Aradaki meseleleri çözemeyecek tek şey varsa o da silahtır.
Kaynak: SON DEVİR

14 Nisan 2012 Cumartesi

kod adı ılımlı islam



Bir Sinsi Savaşın Öyküsü


Kod Adı: Ilımlı İslam


Çoğunluk olarak, Atlas Okyanusu'ndan Çin'e Batı Bölgesine kadar olan coğrafyada yaşayan Müslüman toplumlar bugün yoğun bir küresel saldırı gerçeği ile karşı karşıyadırlar. ABD'nin tek başına küresel iktidarını sağlamlaştırma amacıyla başlattığı bu yeni saldırının ve bu saldırıya dayanak olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) veya değişik adıyla GOP'un (Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Ortodoğu Projesi) temel hedeflerine baktığımızda karşımızda net bir fotoğraf görürüz.










Bölgenin ekonomisini küresel ekonomi ile bütünleştirme arzusu,


Bölgedeki siyasal iktidarları arzulanan yeni küresel politikalara uyumlu hale getirme arzusu, Bölge ülkelerinden ABD ve müttefiklerinin güvenlik anlayışlarına aykırı oluşumların çıkmasını engelleme arzusu,


Mümkünse sınır değişikleri yaparak yeni ve kukla devletler veya federatif yapılar oluşturma arzusu ve,


Bölgede yaşayan toplumların inanç ve kültür yapılarını ABD ve müttefiklerinin arzularına uygun hale getirme arzusu, bu küresel projenin vazgeçilmezleri durumundadır.


Bütün bunlar bize açıkca şunu göstermektedir: Müslüman toplulukların yaşadıkları bu coğrafyaya ve doğrudan İslam inanç yapısına yönelik topyekün bir küresel saldırı yürütülmektedir. Bu demektir ki Afganistan ve Irak işgallerinin arkasında bulunan mantık ile bölgede yürütülen, siyasi yapıları kontrole alma, ekonomik kaynakları ve mali yapıları ele geçirme, dini ve kültürel anlayışları istenen şekle dönüştürme ve hatta bölgenin siyasal haritalarını yeniden çizme çabalarının arkasındaki mantık aynıdır.






Kod Adı Ilımlı İslam isimli bu çalışma, işte bu küresel politikalar doğrultusunda Müslüman toplumların inanç dünyalarına ve dolayısıyla İslam'ın inanç esaslarına karşı yürütülen sinsi bir şavaşı konu almaktadır.






Bu savaş çeşidinin en temel özelliği, engel olarak görülen ve etkisizleştirilmesi istenen inanç sisteminin içini boşaltarak onu yozlaştırmak ve bu şekilde aslından uzaklaştırılıp etkisizleştirmek ve tabii ki kontrole almaktır. Çağımızın küresel işgalcilerinin, şu an kendilerine en büyük engel olarak İslam'ı gördükleri hususu bizzat kendi söylemleridir. Bu sebeple İslam inanç yapısına karşı böyle bir saldırı başlatılmıştır.






Paulus'tan İbni Sebe'ye ve Mirza Gulam Ahmet Kadıyani'den Bahaullah'a kadar değişik aktörlerle geçmişten bugüne gördüğümüz bu film yeni aktörlerle ve yeniden düzenlenmiş senaryolarla önümüze çıkmış bulunmaktadır.






İnanç değerlerinin, milletlerin şah damarları olduğu gerçeği dikkate alınırsa bu demektir ki; şah damarımıza yönelik öldürücü bir saldırı ile karşı karşıyayız.






Saldırı ciddidir ve bu saldırıya karşı tedbir alınmalıdır.






Kod Adı: Ilımlı İslam


Tevfik Karabulut


10 Nisan 2012 Salı

ademoğlu

Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider

Taşlıcalı Yahya

vardır

*Muradını anlarız ol gamzenin izanımız vardır,

Belî söz bilmeyiz ama biraz irfanımız vardır.(Nedim)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Tefviznâme

Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen Hakka tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kalbin O'na berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler


Hallâk-ı Rahim oldur
Rezzâk-ı Kerîm oldur
Fa'âl-i Hakîm oldur
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil Kadi-i hacâtı
Kıl ana münâcâtı
Terk eyle murâdâtı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bir işi murad etme
Olduysa inad etme
Haktandir o reddetme
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hakkın olacak işler
Bostur gam-u tesvişler
Ol hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep işleri fâiktır
Birbirine lâyıktır
Neylerse muvafıktır
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Dilden gamı dûr eyle
Rabbinla huzûr eyle
Tefvîz-i umûr eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen adli zulüm sanma
Teslim ol evde yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir o öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor bakma
İncitme gönül yakma
Sen nefsine yan çikma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Mü'min işi reng olmaz
Âkıl huyu ceng olmaz
Ârif dili teng olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hoş sabr-i cemîlimdir
Takdîr kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dilde anın adı
Her cânda anın yâdı
Her kuladır imdâdı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Naçar kalacak yerde
Negâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her kuluna her ânda
Geh kahr u geh ihsânda
Her ânda o bir sânda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh mu'tî u geh mânî
Geh dâr u geh nâfî
Geh hâfiz u geh râfî
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh abdin eder ârîf
Geh eymen u geh hâif
Her kalbi odur sârif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh kalbini boş eyler
Geh hulkunu hoş eyler
Geh askina dûş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geh sâde vü geh rengin
Geh tâbin eder sengin
Geh hürrem ü geh gamgin
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülsenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bu nâs ile yorulma
Nefsinle dahî kalma
Kalbinden ırâg olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geçmisle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahî olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dem anı zikreyle
Zirekliği koy şöyle
Hayrân-i Hak ol söyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut anı bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her sözde nasîhat var
Her nesnede ziynet var
Her işte ganîmet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep remz u işârettir
Hep gamz u beşârettir
Hep ayn-ı inâyettir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla
Hoş eyle kabul cânla
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler


Bil elsine-i halki
Eklâm-i Hak eyle Hakki
Ögren edeb-u hulku
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Vallâh güzel etmiş
Billâh güzel etmiş
Tallâh güzel etmiş
Allah görelim n'etmiş
N'etmişse güzel etmiş

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. (r.a.) (Marifetnâme)

YEDİĞİMİZE İÇTİĞİMİZE DİKKAT!!!

Düşündüren Söz

Sağlık için atılan bir adım, tedavi için atılan yüz adımdan daha yararlıdır. Lütfen ne yediğinize ve nasıl yaşadığınıza dikkat!..

8 Nisan 2012 Pazar

Kapitalizmi Keşfettik Laikliği Benimsedik

Sevgili dostlarım, bugün çok şikâyet aldığım halde yazmadığım bir konuya temas etmek istiyorum. Zira bardak taştı, bundan öte susmak vebal olur. Baştan söyleyeyim, kimseyi hedef almak gibi bir niyetim yok. Benim derdim kişileri eleştirmek değil, bir arızamızı tespit etmek. En iyisi ben olduğu gibi yazayım, siz kendinizi bu mihenge vurun!
Okulu bitirdikten sonra, bir süre iş aradım. Başım örtülüydü ve doğal olarak dindar şirketlerde iş arıyordum. Karşıma ilk çıkan ve tüm idealizmimi söndüren şey bir sömürü düzeninin kurulmuş olduğunu görmem oldu. Ücreti çok düşük tutuyor, ikramiye ve servis vermiyor, sigortanın sözünü bile etmiyorlardı. Sözlerim ağır gelecek belki, ama düpedüz tesettürlü oluşumu sömürüyorlardı. Nasılsa başka yerde iş bulamaz havasındaydılar ve bunu sonuna kadar acımasızca kullanıyorlardı. Böyle birkaç işyerini denedikten sonra, umudum kırıldı. Çünkü hepsi bir birine benziyordu. Sonunda bir arkadaşımın tavsiyesiyle, sizinkilerin ehl-i dünya dediği bir yerde işe girdim. Girer girmez, sigortamı yaptılar, maaşımı, ikramiyelerimi belirlediler, servis tahsis ettiler. İki seneden beri burada çalışıyorum. Bu süre içinde hemen hemen hiçbir sorunum olmadı. Başörtümü de kimse mesele yapmadı. İşimden çok memnunum, ama bir şey var ki, içimi kemiriyor. Bizimkiler, neden kul hakkına dikkat etmiyor? Neden insanı sömürmeye, kullanmaya çalışıyorlar? Hocam bize ne oldu böyle?
Sümeyye’nin mektubu şikâyetname havasında uzayıp gidiyor. Neredeyse her cümlenin sonunda da bize ne oldu? diye soruyor. Ne olsun Sümeyye, kapitalizmi keşfettik! Paranın tadını aldık. Eskiden kul hakkı dendiğinde titreyen yüreğimiz çoktan beri titremez oldu. Duyarsızlaştık kısacası. Kazanma hırsı günah korkusunu yendi.
Allah için, hâlâ hayır yapmayı sürdürüyoruz. Çalıştırdığımız insanlardan tırtıkladıklarımızı hayır işlerine aktararak hem cemaatler nezdinde itibar kazanıyoruz, hem de kurduğumuz sömürü düzenini telafi ettiğimizi düşünüp vicdanen rahatlıyoruz. Zaten beş yıldızlı hayatı da dindarlar iyi şeylere lâyıktır sloganı eşliğinde yaşıyoruz. Yedi yıldızlı otellerden kral dairelerini ise tamamen hizmet mülâhazasıyla alıyoruz: Günü gelince onları, hizmette yıllanmış şeyh ve abilerimize tahsis edip tonlarca sevap işleyeceğiz!
Sümeyye haklı: Hayat tarzı bakımından ehl-i dünyadan pek farkımız kalmadı! Ticaret ahlâki açısından ise onlardan daha kötüyüz! Dün Başörtülüler okusun feryadı koparanlar, protestolara katılanlar, bugün ya şirketlerinde başörtülü çalıştırmıyor, ya da beş paraya çalıştırıp sözün tam mânâsıyla sömürüyorlar. Açıkça söylemek gerekirse hırsımız inancımızı gölgeliyor!
Dini inançlarımız artık belirleyici değil. Zaten evin ve camiin dışına taşmıyor. Ne siyasette, ne de ticarette belirleyici olmuyor: Söylemimizle eylemimiz çok farklı. Din başka, dünya başka der gibi bir halimiz var: Halbuki bu laik bir anlayış; laikliği eleştirirken, laik olmuşuz da haberimiz yok! Dinle dünyayı iyice ayırdık! Pek çok konuda hâlâ dindar olsak bile, sıra para kazanmaya gelince, hırsımız inancımızın önüne geçiveriyor. Hırsımız inancımızı yönlendiriyor.
Hâlbuki doğru Müslümanın, tüm dünyasına inancının hâkim olması, hayata inanç perspektifinden bakması gerekiyor. Yani bir işe başlarken, Bu işten ne kadar kazanırım diye değil, öncelikle bu iş helâl mı? diye başlamaktan söz ediyorum. Bu işi alırsam kimsenin hakkını-hukukunu ketmeder miyim? diye yaklaşmaktan bahsediyorum. Unutmayalım ki, Allah, hal-i hayatımızda ne kadar para kazandığımızı değil, helâl-haramı gözetip gözetmediğimizi soracak.
(Yavuz Bahadıroğlu, 2012-04-07)

6 Nisan 2012 Cuma

5 Nisan 2012 Perşembe

NEZAKET

“Nezaket! Nazik bir kelime... Bir sehl-i mümteni... Bir estetik şahikası.
Nezaket bir umman;sevgiler uğuldar derinliklerinde,sevgiler coşar. Nezaket bir bahçe,şevk ile yürünür tarhlarında,şavklar saçılır yediverenlerinden. Nezaket hasbî bir tebessüm,kalbî bir yakınlık... Nezaket bir teşekkürün adı;bir derin şükür makamı.”

İskender Pala

SEVGİMİ SAYGIMI

Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz.

Sevgi saygıdan önce gelir. Saygıyı herkese göstermek zorundayız ama sevgi daha özeldir. Ancak özel insanlara gösterilir.

Sevgi teleskoptan bakar, kıskançlık ise mikroskoptan.

Josh Billings

2 Nisan 2012 Pazartesi

Batı Medeniyeti Huzur Arıyor

admin






Son yıllarda, Avrupa’da, bilhassa ABD’de, NLP (rûh, beyin dili programı) adı altında yapılan bazı çalışmalar oldukça rağbet görüyor. NLP’nin 21. asrın eşiğinde, özellikle batıda ivme kazanması anlaşılır bir sonuçtur. Çünkü Batı toplumları bir arayışın içerisinde. Batı, 19. asrın ikinci yarısından 20. asrın son çeyreğine dek, seküler bir anlayışla maddeyi laboratuvara soktu; bütün boyutlarıyla inceledi. Maddeyi yöneten rûhu ise, ihmâl etti. Tabiî ki bocaladı, maddenin ruhsuz çarkları arasında ezildi. Oysa, rûh-beden, madde-mânâ birlikteliği; onu İlâhî ve mânevî değerlerden soyutlamayı imkânsız kılıyor. Batı, maddeyi fethetti; ama madde de onu esir aldı!



İnsanoğlu; uçsuz-bucaksız uzay boşluğuna daldı; Ay’a gitti, Merih’e uzandı. Karadeniz fıkrasında olduğu gibi; güneşe çıkabilmek için de akşam serinliğini beklemektedir! Lâkin, kendi kalbine, yanıbaşındaki eşinin, çocuğunun gönlüne girmeyi başaramadı! Ve yine aklını, kabiliyetlerini de Kâinatın Sanatkârını anlamak için değil; dünyayı kazanmak, sömürmek için kullandı. Bütün duyu, duygu, hisleriyle ona odaklandı. Yegâne ideâli; dünyevî emel, çıkar, nefsânî zevk, lezzet oldu. Daha kaliteli, daha zengin, daha müreffeh, daha acısız, daha iyi bir hayat standardına ulaşabilmek için de herşeyi ya da herkesi bu uğurda fedâ etti. Meşrû, gayr-i meşrû her şeyi, herkesi süflî arzularına âlet ederek; tek taraflı faydalanma yollarını aradı. Karşılıklı menfaat gerektiren hususlarda riyakârca bir ilgi ve zayıf empatik paslaşmalarla asıl önemli meseleyi geçiştirdi.



Materyalizm, nasıl zevk alınabileceği ve elemlerden nasıl kurtulunabileceğinin çârelerini gösterir; eğlence ve fantaziyeye yönelik hizmetler verir. Diğer yandan, “Güçlü olan ayakta kalır, zekiysen başarırsın” anlayışıyla da bireyin kendi çıkarını gözeten, toplumların duygularını algılamaya kapalı; zayıfı ezen, fakiri sömüren ve kendi rahatını başkasının zararında gören içler acısı bir tabloyu ortaya çıkardı.



Ali Ferşadoğlu, Mart 2012

1 Nisan 2012 Pazar

Talep Eden Kovulmaz...



Gece yarısından sonra, Hazret-i Mevlana’nın dergâhının kapısı çalınır. Talebeleri açar. Sarhoş bir genç, (Ben Üstad Mevlana’yı görüp, elini öpüp duasını alacağım) der. Talebeler kovsalar da, o gitmez, (Duasını almadan asla gitmem) diye diretir. Talebeler ne yaptılarsa oradan uzaklaştıramazlar.

Gürültüye Hazret-i Mevlana uyanır, (Ne var, ne bu gürültü?) diye sorar. Talebeleri, Efendim, sarhoş bir genç, duanızı almadan gitmeyeceğini söylüyor derler.

Hazret-i Mevlana talebelerine, (O, sarhoş kafayla bu saatte bizi bulabilmiş, siz ayık kafayla içeri alamıyorsunuz. Belki samimidir, niye kovuyorsunuz? Talep edeni, ihlasla arayanı kovma yetkimiz yok ki. Ateşten çıkıp gelene, dön tekrar ateşe demeye hakkımız var mı? Bırakın gelsin yanıma) buyurur.

Mevlana hazretlerinin bu sözlerini duyan genç gelir ve ağlayarak, (Hocam benim gibi sarhoş, edepsiz birisi için, talebelerinize sitem etmenize gönlüm razı olmadı. Beni de talebeliğe kabul buyurmaz mısınız? O talebelerin ve sizin hizmetinizde olmakla şereflenmek istiyorum) der.

Hazret-i Mevlana gencin gözyaşlarını silip der ki:

Evladım hoş geldin aramıza, kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz, hangi vesile ile kavuşacağı belli olmaz. Allahü teâlâ âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber efendimize, "Beni talep edene hizmetçi ol" diye emrediyor. Bu yüzden talep edenin haline vaktine saatine bakılmaz, talebine bakılır. Sen bizi Allah için sevip bulmuşsun. Gerçekte talebin biz değil, Allah sevgisine kavuşmaktır. Buna engel olmaya kimsenin hakkı olmaz. Talebelere sitem edişim bu yüzden idi.