30 Eylül 2011 Cuma

Mutluluk nedir?"

"Mutluluk nedir?" diye sor bir kediye, ciğer mi der sence?







"Mutluluk sıcacık bir kucakta sevilmektir" diyecektir bence..






"Mutluluk nedir?" diye sor bir köre, "görmek" - midir der sence?


"Mutluluk her rengi hissedebilmektir" diyecektir bence...






"Mutluluk nedir?" diye sor bir dilenciye, "çuval dolusu para" mı der sence?


"Mutluluk sıcacık bir evde eksiksiz huzurla" yaşamaktır diyecektir bence...






"Mutluluk nedir?" diye sor bir sevene, "onunla olmak" mıdır der sence?


Hayır! "Mutluluk, onun mutlu olduğunu bilmektir" diyecektir bence.






Pucca






28 Eylül 2011 Çarşamba

Öğrenmekteki Sır

Öğrenmekteki Sır



ilmi nafi Uzun yıllar önceydi. Bir gün, bir dergiden röportaj için geldiler. Röportajı yapan zat sordu: “Efendim,” dedi. “Talebelik hayatınız nasıl geçti?” Güldüm. “Talebelik hayatım bitmedi ki” dedim. “Hâlâ devam ediyor. Kısmet olursa ölünceye kadar da, son nefesimi verinceye kadar da devam edecek. Hayat bir okul, bizler onun ebedî öğrencileriyiz.” Çok küçük yaşımdan itibaren hayata, olaylara, insanlara hep böyle baktım. İster beş yaşında bir çocukla konuşayım, ister doksan beş yaşında bir yaşlıyla konuşayım, hep onlardan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Madem ki her zerreden zikreden Allah’tı, hayata mânâ gözüyle bakanlar O’nun dışında bir şey göremezlerdi ki. Her gün, her insan, her olay, her haber karşısında biraz irkiliyor, biraz ürperiyor, hayret ediyor, hâlden hâle giriyoruz. Büyük Yunus bu durumu ne güzel anlatıyor:


“Her dem taze doğarız, bizden kim usanası”


Her an gerek fizyolojik, gerek psikolojik yönden biz deği­şiyoruz, çevremizdeki insanlar değişiyor, doğa bambaşka şekiller alıyor. Hayatın sonsuzluğu, ihtişamı ve güzelliği önünde ömür ne kadar kısa. Dünyada hiçbir kimse bir halk şairimiz kadar bu gerçeği güzel anlatamadı:


“Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.”


Hayat ne kadar geçici, kısa da olsa, yüce Peygamberimizin buyruğunu dâima göz önünde bulundurmalıyız. “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” Ve yeryüzündeki bütün kitapların, bir tek kitabın daha iyi anlaşılması için okunduğu yüce Kur’an’da, “İlim öğrenmek kadın erkek her müslüman için farzdır.” buyuruluyor. Bizler bu Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifin ışığında, değil her günümüzü, her saatimizi, her dakikamızı bile güzel değerlendirmek zorundayız. Çeşmeler gürül gürül akarken testilerini doldurmayanlar, yarın nedâmet içinde dövüneceklerdir.


Hayatta görmesini bilmek ne muhteşem bir olaydır. Ancak görebilenler idrâk edebilir, farkına varabilirler. Her an gözümüzün önünde ne olaylar oluyor. Bunlara bigane kalmak, bizden başka kime ne kaybettirir. Gözümüzün önünde her gün ne filimler, ne piyesler oynanıyor. Gördüğümüz her yüz başlı ba­şına bir roman değil mi? Bilimsel olarak ispat edilmiş, resmi zabıtlara geçmiş, daha çocuk ana karnında iken pek çok şeyden haberdar oluyor. Evin içindeki anne baba arasındaki sert münâkaşalar, kırıcı sözler, kavgalar ana karnındaki çocuğu perişan ediyor. Özel makinalarla filmi çekilmiş. Bu durumda çocuğun alnı kırış kırış, elleri çaresizlik içinde bükülmüş. Büyük bir ıstırabı yaşadığı her hâlinden belli. Hepimiz okullarda okuduk. İki molekül hidrojen bir molekül oksijenle birleşiyor, su meydana geliyor. Ne muhteşem bir olay. Biri yakıcı, biri yanıcı. Onlar özel bir terkiple bir araya gelince, adına su denilen mucize ortaya çıkıyor. Bu nasıl oluyor? Hayata, insanlara, varoluşa, önyargılardan uzak, görmesini bilerek, tefekkür ederek, idrâk ederek, ürpererek, hayretle bakabilsek kim bilir daha neler göreceğiz, daha nelerin farkına varacağız. Büyük Yunus ne güzel özetlemiş:


“Bu dünya bir gelindir, pembe yeşil giyinmiş,


Kişi yeni geline bakıbanı doyamaz”


Hayret duygusu hayatta beni en çok ürperten en yüce bir makamdır. Hayret edebilmek, şaşabilmek, gözlerini iri iri açıp heyecanla titreyebilmek ne büyük, ne güzel, ne muhteşem bir olaydır. Büyük Yunus bu en yüce makamı çok güzel, çok sade bir ifade ile ne güzel anlatıyor:


“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır”


diyor. Mevlevî semaını görmeyen yok gibidir. Ne zaman böyle bir sema meclisinde bulunsam ürperirim, gözlerim yaşarır. Dikkât ettiyseniz görmüşsünüzdür. Semâzenin bir eli göğe açık, bir eli yere çevrilidir. Hak’tan aldığını halka verebilmenin ne güzel, ne sanatkârca bir ifadesi. Yalnız kendisi için öğrenmek, yalnız kendisi için okumak, yalnız kendisi için faydalanmak, İslâm’ın edebiyle, inceliğiyle, zarâfetiyle kâbili telif olmayan, ne çirkin bir davranıştır. İnsanlar sema törenlerinde olduğu gibi Hak’tan aldığını halka vermeye her an hazır olmalılar. Hazreti Ali ne güzel buyuruyor:


“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum”


diyor. Bu öğretmenin de çeşitli yöntemleri var. Meselâ lisanen öğretmek, meselâ hâl diliyle öğretmek. Belki de en güzel olan, bu ikisinin birleşmesidir. Rahmetli Operatör Doktor Münir Derman hep sohbetlerinde tekrarlardı. “Dili ile değil, fiili ile öğüt verenlere uyun” derdi. Bir insanın kendi söylediği güzellikleri kendisinin yaşamaması ne acı bir olaydır. Büyük Yunus ne güzel anlatıyor:


“Cümle yerde Hak nâzır, göz gerektir göresi”


diyor. Bir gün bir büyükelçinin eşi televizyonda konuşuyordu. “Ben kocamın görevi nedeniyle bir çok ülkede bulundum. Batı mutfağından iki yüz otuz çeşit yemek biliyorum.” Bunu bir afra tafra içinde övünerek söylüyordu. Televizyonda konuşmayı yapan, çok zeki, uyanık genç bir kızdı. Birden büyükelçinin hanımına döndü ve “Makarna nasıl pişirilir” dedi. Biraz önce iki yüz otuz çeşit yemek bildiğini söyleyen hanım kızardı, bozardı, ke­keledi. “Ben” dedi, “Hiç mutfağa girmedim. Rezistansta yemekleri hizmetçiler pişirir.” Televizyoncu kız muzip muzip gülümsedi. “Anlaşıldı efendim” dedi.


Olayın özeti bu. Hayat, en güzel rengini öğrenmek ve öğretmekle açan muhteşem bir güldür. O gülü koklamayı Allah cümlemize nasip etsin.


Sabri Tandoğan


27 Eylül 2011 Salı

etkili insanların

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı



admin 1.Alışkanlık : Proaktif Ol


2.Alışkanlık : Sonunu Düşünerek İşe Başla


3.Alışkanlık : Önemli İşlere Öncelik Ver


4.Alışkanlık : Kazan/ Kazan Diye Düşün


5.Alışkanlık : Önce Anlamaya Çalış, Sonra Anlaşılmaya


6.Alışkanlık : Sinerji Yarat


7.Alışkanlık : Baltayı Bile


1.PROAKTİF OL:






R.Covey , Henry David THOREAU’nin ünlü sözü insanların yaşam düzeyini bilinçli çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir gerçek bilmiyorum derken insanları hayvanlardan ayıran öz bilinç ya da kendi zihinsel sürecimizi düşünebilme yeteneğinden bahsederek bazı alışkanlıkların insanların DNA’sında bulunduğundan bahsetmiştir. Etkili insanların birinci alışkanlığı olan proaktivite iş yönetimi literatüründe sıkça kullandığımız fakat bir çok sözlükte yer almayan bir sözcük olup inisiyatif anlamına gelen yalnız inisiyatifi ele almaktan çok daha öte bir anlamı vardır. İnsan olarak kendi yaşamlarımızdan sorumlu olduğumuzu davranışlarımız, koşullarımız değil, kararlarımızın işlevidir. Değerlerimizi duygularımızdan üstün tutabiliriz. Bazı şeylerin olması için hem inisiyatifimiz hem de sorumluluk vardır. Sorumlu olduğumuzu bilmek ise diğer bütün alışkanlıkların temelidir.






2.SONUNU DÜŞÜNEREK İŞE BAŞLA:






Yaşamınızın sonunun bir hayali sahnesiyle paradigmasıyla başlamaktır. Sonunu düşünerek işe başlamak, varacağınız yeri iyice belirleyerek başlamak demektir. Şu anda bulunduğunuz yeri ve attığınız adımların her zaman doğru yönde olduğunu anlamanız için nereye gittiğinizi bilmektir. Boş zaferler kazanmak için çaba sarf edilmemeli. Bizim için nelerin çok önemli olduğunu bilmeliyiz. Eğer merdiven doğru duvara dayanmamışsa attığımız her adım bizi yanlış bir yere doğru hızla götürür.






3.ÖNEMLİ İŞLERE ÖNCELİK VER:






R.Covey bu bölümde üçüncü alışkanlığı açıklamasında 1. ve 2. Alışkanlıkların kişisel meyvesi , pratikte gerçekleşmesi olarak anlatmaktadır. 1. Alışkanlıkta yaratıcı sensin, yönetim sende diye açıklayan R.Covey bunun temelinde insanlara özgü doğuştan gelen dört özel yetiden bahseder. Bunlar hayal gücü, vicdan, özgür irade, özbilinç. 2.Alışkanlık, ilk yada zihinsel yaratım temelinde hayal gücü yani gözümüzün önüne beynimizle getirebilme ve vicdan. 3.Alışkanlık fiziksel yaratımdır. Yani 1. ve 2.Alışkanlıkları yönetebilme özeliği. Liderlik ve yönetimden bahsedilmiş olan bu bölümde her iki unsurun birbirinden tümüyle farklılığından bahsedilmiştir ve etkili bir yönetim, önemli işlere öncelik vermektir, diyerek önemli işlerin neler olduğuna liderler karar verir demiştir. Ayrıca bunların gün gün öncelikli olarak gerçekleşmesini sağlayan yöneticilerdir. Yönetim disiplindir, kararları uygulamaktır.






4.KAZAN / KAZAN DİYE DÜŞÜN:






Kazan, yaşamı bir rekabet arenası değildir. Güçlü yada zayıf, iyi yada kötü, kaybetmek yada kazanmak ama bu tür düşünce tarzı yanlıştır. Bu ilke daha çok güç ve mevkiye dayanır. Başkalarıyla ilgili ilişkilerimizde insana özgü eşsiz yetilerin, özbilinç, hayal gücü, vicdan ve özgür irade her birinin kullanılmasını gerektirir. Yani karşılıklı öğrenme, karşılıklı etkileme ve karşılıklı yararları içerir. Kazan / Kazan ilkesi bütün ilişkilerimizde başarının temelini oluşturur ve yaşamın beş boyutunu kapsar. Karakterle başlar, ilişkilere doğru ilerler, bundan anlaşmalar doğar, beslenir ve süreci içerir.






5. ÖNCE ANLAMAYA ÇALIŞ SONRA ANLAŞILMAYA:






Bu ilke insanlar arasındaki etkili iletişim anahtarıdır. Biri konuşurken dört düzeyde dinleriz; umursamıyor, aslında onu dinlemiyor olabiliriz. Yada dinliyormuş gibi yaparız. Seçerek dinliyor, konuşmanın sadece belirli bölümlerini duyuyor olabiliriz. Dikkatle dinliyor, ilgi gösterip enerjimizi söylenen sözlere yöneltiyor olabiliriz.Ama pek azımız beşinci düzeyi; empati dinlemeyi yani kendisini karşısındakinin yerine koyarak dinlemeyi deneriz. Anlaşılmaya çalışmak ise Etos, Patos, Lagos’ tur. Bunlar nedir?






Etos: Sizin kişisel inanırlığınızdır.


Patos: Empatik yanınızdır, duygudur.


Lagos: Mantıktır. Sunuşun, akıl yürüten kısmıdır.Üçünü bir arada deneyin


6. SİNERJİ YARAT:






Sinerji ilke merkezli liderliğin özüdür. Sinerji? Bir bütün parçalarının toplamlarından daha büyük olması demektir. İki tahta parçasını bir araya koyduğumuz zaman, ayrı ayrı taşıyabilecekleri ağırlıktan daha fazlasını kaldırır.Bu bir sinerjidir. Kadın ile erkeğin dünyaya bir çocuk getirmeside bir sinerjiktir. Sinerjinin özü farklılıklara değer vermektir. Onlara saygı göstermek güçlü yanları üzerine inşa etmek, zayıf yanlarını telafi etmektir.






7.ALIŞKANLIK:






Baltayı bile kendi kendimizi korumak ve geliştirmektir. Doğamızın dört boyutunu fiziksel, ruhsal, zihinsel ve sosyal yani duygusal olarak yenilemektir.” Baltayı bilemek” temelde bu dört yönlendirmenin hepsini birden ifade etmektir. Bunu yapmak içinde daha öncede bahsettiğim gibi proaktif olmak gerekmektedir. Bu yaşam boyu kendimize yapabileceğimiz en önemli yatırımdır. Biz kendi çalışmalarımızın aracısıyız ve etkili olup baltayı bu dört biçimde bilemek için düzenli olarak zaman ayırmanın önemini kavramak zorundayız.














SONUÇ;






A. Kitabın Ana Fikri:






Kitap güzel ve başarılı bir şekilde yaşamamız için değişime ayak uydurmamızı sağlayan alışkanlıkları anlatıyor ve bu değişimin yarattığı fırsatlardan yararlanabilmek için gerekli olan güce ulaşmanın yollarını anlatıyor. Bu kurallara uyarak zamanla insana yaraşır bir biçimde dürüst, uyumlu, bir yaşam sürdürülebilir.






B. Kitabın Getirdiği Yenilikler:






İnsanların evrensel ilkelere hayır demeyi öğrenmeleri, içlerinden gelen sese kulak vermeleri ve belirledikleri kendine uygun ideallere ulaşmalarında öncü olabilecek bir kitap.






C. Kitap Hakkındaki Genel Değerlendirme:






Sık sık şu sözlere tanık oluyoruz: Çok işim var, zamanım yetmiyor; Ailemle işim arasında bir türlü denge kuramıyorum. Birine öncelik verirsem, öteki zarar görüyor; Kendimi parçalanmış hissediyorum.






Bunlar size bir şey ifade ediyor mu? Ediyorsa, Önemli İşlere Öncelik, yaşantınızı değiştirmeniz için size yardımcı olabilir. Bu, zaman yönetimiyle ilgili basit teknikler öğreten bir kitap değil. Stephen Covey, size yeni bir saat yerine, bir pusula sunuyor; çünkü ilerlediğiniz yön, hareket hızınızdan çok daha önemlidir. Evrensel ilkeler uğruna “hayır” demeyi öğrenmek, vicdanınızın sesine kulak vermek, misyonunuza uygun hedefler belirlemek istiyorsanız, bu kitabı okumalısınız. Edineceğiniz bilgiler hem zamanınızı daha iyi kullanmanız, hem de yaşam kalitenizi yükseltmeniz için size yol gösterecektir.






Bu nasıl kulluk böyle?

Mâlik bin Dinar, o eşi bulunmaz inci, bir gün Fatiha Sûresini okuyordu. Sıra; ” İyyâke na’budu ve iyyâke nestein / Yalnız sana ibadet (kulluk) ederiz, yalnız Sen’den yardım isteriz.” âyetine gelmişti. Kalbine diken batmış gibi titredi ve hıçkıra hıçkıra ağladı.







Gözünün yaşları şebnem damlaları gibi eteklerine dökülürken dedi ki: “Eğer bu âyet Allah’ın Kitabında bulunmasa ve okunması emrolunmamış olsa, asla onu okumazdım!”






Ondan sordular: ” Ey Hak dostlarının efendisi , neden öyle yapardınız?”










Buyurdular ki: "‘Sadece Sana kulluk ederim’, dediğim halde yakinen biliyorum ki, hâlâ nefsimin kuluyum. 'Ancak Sen’den yardım dilerim’ dediğim halde hâlâ onun bunun kapısına koşuyor, teşekkür ve şikâyetlerimi herkese arz ediyorum. Bu nasıl kulluk böyle?”














26 Eylül 2011 Pazartesi

tek HECE!...



Var mı beni içinizde tanıyan?


Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.


Kalmasa da şöhretimi duymayan,


Kimliğimi tarif etmek zor benim...






Bülbül benim lisanımla ötüştü.


Bir gül için can evinden tutuştu.


Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü.


Yangınımı söndürmedi kar benim...






Niceler sultandı, kraldı, şahtı.


Benimle değişti talihi bahtı,


Yerle bir eylerim tac ile tahtı,


Akıl almaz hünerlerim var benim...






Kamil iken cahil ettim alimi,


Vahşi iken yahşi ettim zalimi,


Yavuz iken zebun ettim Selim'i,


Her oyunu bozan gizli zor benim...






Yeryüzünde ben ürettim veremi.


Lokman hekim bulamadı çaremi.


Aslı için kül eyledim Kerem'i.


İbrahim'in atıldığı kor benim...






Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.


Hatrım için yüce dağlar delindi.


Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.


Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...






İlâhimle Mevlânâ'yı döndürdüm.


Yunus'umla öfkeleri dindirdim.


Günahımla çok ocaklar söndürdüm.


Mevlâ'danım, hayır benim, şer benim...






Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da


Görünmezim cismim de yok, resmim de


Dil üzmezim, tek hece var ismimde


Barınağım gönül denen yer benim.






Cemal SAFİ


25 Eylül 2011 Pazar

para

Ey Para Ruhumu Batırma!



admin Para ile imtihan olmak zordur. Onunla imtihan olup kazanmak da büyük bir babayiğitliktir.






Bu konuya parmak basan Hz. Ömer bir keresinde şöyle demiştir:






“Kişinin namazda inleyip durması sizi aldatmasın! Siz onun parasını nasıl değerlendirdiğine, parasıyla olan imtihanına bakın”






Benzeri bir gerçeğe işaret eden şu hadiseyi de şöyledir:






Yunan filozof ve ahlakçısı Sokrat’ın hayranı olan zengin bir tüccar, bütün serveti olan bir çuval altını bu filozofa bağışlamıştı. Sokrat da tüccarın ölümünden sonra, onun vasiyeti gereği bir çuval altını almıştı. Ama bu bir çuval altını bir kayığa yükletip, denizin ortasına teker teker atmıştı. Atarken de ağzından şu hikmetli sözler dökülüyordu:






“Ey para! İşte seni batırıyorum ki, benim ruhumu batırmayasın”






Haram mal bir getirir, üç götürür.






Mevlânâ Hazretleri ambarın içinde fareler varken buğday toplamanın gülünç olacağını söyler. Temelinde kötü niyet, yanlış yol bulunan biriktirmeler hayırla sonuçlanmaz. Ehl-i insaf insan kazancına dikkat eder. “Nereden gelirse gelsin, yeter ki gelsin!” demez. Helal kazanmak için kılı kırk yarar. O hassas insanların toprağına da bereket yağar.






Mevlânâ Hazretleri, “Önce fareyi def et sonra buğday topla” buyurur. Fareler ambarın içine kadar girmişse buğday toplamak gülünçtür. Bundandır ki her biriktirme artmayı sağlamaz. Temelinde kötü niyet, yanlış yol bulunan biriktirmeler hayırla sonuçlanmaz.






Ehl-i insaf, nereden nasıl gelirse gelsin, yeter ki gelsin, demez. Gelecekse hayırla, güzellikle gelsin, der.


Haram mal bir getirir, üç götürür.


Gafil adam bilmez ki şu ambarına doldurup durdukları bereketsizlik sebebidir. Üstelik var olan iyiliklerini de tüketip gider. Sanır ki bir + üç + beş = dokuz eder. Bilmez ki buz, ateşi görünce eriyip gider.






Behlül Dana Hazretleri, Harun Reşit’ten bir görev ister. Harun Reşit, ona çarşı-pazar ağalığını (denetimini) verir.






Behlül, hemen işe koyulur. İlk önce bir fırını denetler. Ekmekleri tartar, bütün ekmeklerin gramajı eksik çıkar.






Fırın sahibine sorar: “Durumun nasıl, geçinebiliyor musun?”






Fırıncı, bir dokun, bin ah işit, cinsinden. Sıkıntılarını anlatmaya başlar, bir türlü geçinemiyor, iki yakası bir araya gelmiyormuş.






Behlül bir şey demeden fırından ayrılır. Bir başka fırına geçer. Orada da ekmekleri tartar, bütün ekmeklerin gramajı ya tamam ya da bir miktar fazla. Fırıncıya sorar, “Geçimin nasıl, hâlinden memnun musun?”






Hamd olsun her şey yolunda, der fırıncı. Güzel güzel geçinip gidiyoruz.






Behlül başka bir yere uğramadan Harun Reşit’e gider ve ondan yeni bir görev ister.






Padişah, “Ne çabuk bıktın verdiğimiz görevden.” diye sorar.






Behlül izah eder: Efendim, çarşı pazar kendi ağalığını kurmuş, herkes kendi yolunu kendisi seçmiş, seçtiği yola göre de cezasını, mükâfatını görüyor. Bana ihtiyaç kalmamış.






iktibas






24 Eylül 2011 Cumartesi

kesintisiz öğrenme

İnsanlar öğrenme ve yaşama şekline göre üç gruba ayrılır.



Birinci grup, önce öğrenir sonra yaşar. Bunlar bilgiye değer veren insanlardır. Bilginin ve öğrenmenin gücüne inanırlar. Hayatın getirebileceklerine, önceden düşünerek veya öğrenerek hazırlık yapar, belirsizliklere boş yakalanmazlar.






İkinci grup, önce yaşar sonra öğrenir. Bunlar, “acılı öğrenme”yi seven insanlardır. Sık sık “yaşamadan bilemezsin” derler, okuldaki eğitimi küçümserler. Sobaya ellerini sürüp yakmadan öğrenmezler. Düşmeyince düşünmezler.Yeterince düşünmedikleri için düştüklerini de göremezler tabii! Bilgiye değil tecrübeye inanırlar. Oysa tecrübe en pahalı bilgidir! Carlye, “Tecrübeler en iyi öğretmenlerdir ama okul masrafları biraz pahalıdır” derken, Benjamin Franklin, “Tecrübe çok pahalı bir okuldur ama kafasını fazla kullanmayanlar başka okulda öğrenmezler” der.






Üçüncü bir grup, bir şeyler yaşar; ama hiçbir şey öğrenemez. Bunlar suçlamaktan, söylenmekten, sızlanmaktan öğrenmeye vakit bulamayan insanlardır. Kendilerini “kurban” olarak görürler. Öğrenmeden bir şeyler dener, sonra doğal olarak yanılır ve sonuçta yanılgılarını kaderleri olarak benimserler.


Bu kitap, başarılı öğrenmek ve öğrenerek başarmak için metotlar anlatıyor. Hayat amaçlarınızı gerçekleştirmek için, güçlü öğrenme teknikleri sunuyor. Öğrenme doğuştan gelen eşitsizlikleri kapatan en büyük fırsat eşitliğidir. Bilginin gücüyle, hem dünyamızı hem de dünyayı değiştirebiliriz. Mümin Sekman'ın bu güzel kitabını almanızı tavsiye ediyoruz.






Alfa Yayınları


Mümin Sekman

23 Eylül 2011 Cuma

yağmur

Yıllardır bozbulanık suları yudumladım



Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları


Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım










Hasretin alev alev içime bir ân düştü


Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü


Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde


Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü










Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım


Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı


Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım










Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü


Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü


Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe


Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü










Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım


Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış, mâzide


Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım










Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü


Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü


Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin


En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü










Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım


O mücellâ çehreni izleseydim ebedî


Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım










Sarardı yeşil yaprak; dal koptu, fidan düştü


Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü


Kâtil sinekler deldi hicâbın perdesini


İstiklâl boşluğunda arılar nâdân düştü.










Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım


Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak


Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım










Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü


Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü


Sana meftûn ve hayran, sana râm olanlara


Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü










Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryâdım


Tereddüt oymak oymak kemirdi gurûrumu


Bahîra'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım










Haritanın en beyaz noktasına kan düştü


Kırıldı adâletin kılıcı, kalkan düştü


Mahkûmlar yargılıyor, hâkimler mahkûm şimdi


Hakların temeline sanki bir volkan düştü










Devlerin esrarını aynalara sorsaydım


Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler


Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım










Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü


İlkin karardı yollar; sonra heyelân düştü


Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer


Sensizlik diyârından püsküllü yalan düştü










Madenî arzuların ardında seyre daldım


Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini


Senin için görülen bir düş de ben olsaydım










Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü


Tersine döndü herşey sanki; âsûman düştü


Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî


Hazîndir ki, dertleri aşmaya ummân düştü










Saatlerin ardında hep kendimi aradım


Bir melâl zincirine takıldı parmaklarım


Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım










Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü


Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü


Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül


Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü










Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım


Güzellik şâhikası gülümserdi yüzüme


Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım










Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryân düştü


Toplumun gündemine koyu bir isyân düştü


İniltiler geliyor doğudan ve batıdan


Sensizlikten bozulan dengeye ziyân düştü










Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım


Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar


Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım










Yağmur, sayrılığıma seninle dermâan düştü


Beynimin merkezine ölümsüz fermân düştü


Silindi hayalimden bütün efsûnu ömrün


Bir dönüm noktasında aklıma Rahmân düştü


İbrahim Sadri

21 Eylül 2011 Çarşamba

adem olmak






Mevlâna (Rh.a) diyor ki:






“İnsan namazda kıyâma durunca [ ﺍ ] “elif” olur.


Rükûya eğilince [ ﺪ ] “dal” olur.


Secdeye varınca [ ﻣ ] “mîm” olur.






Bu şekilde namazı tamamlayınca


“elif- dal ve mim” den oluşan Âdem (ﺍﺪﻣ) olur.


Yani adam olur.”






Tahir Büyükkörükçü, Mevlâna ve Mesnevi, Bedir Yayınları, İstanbul 1983 shf.:91






20 Eylül 2011 Salı

Aşk mektubu gibi bir dua!"Ey aşk! Ey en sevdiğim!"

Ey aşk! Ey en sevdiğim! Hayykitap’ın Gizli Hazinenin Keşfi serisinden yayınlanan Hayati Sır kitaplığının son kitabı… Bir anlamda Hayati Sır’ın ilahi yolculuğunun da son durağı. Kuran’ın ‘bir’ aşk mektubu olarak yeniden okunması, ümitli bir tevhid çağrısı, hayra ve barışa ‘bir’ davet…

Hayati Sır belki de ahir zamanda olduğumuzu, kötülüğün arttığını, şeytanın tüm sınırları ihlal ettiğini, tuzaklarını özellikle yeni teknolojiler sayesinde çeşitlendirdiğini söylüyor.



“Az zaman kaldı” diyor insanların cennet ya da cehennemi seçmesi için… Ya yüzsüz bir ateşin odunu olacağız ya da cennette Rabbimize kavuşacağız, aslımıza döneceğiz. “Seçim sizin” diyor. Ahir zamanda insanlara son şanslarını iyi kullanmalarını tavsiye ediyor. Kelimeler ile şeytana karşı durabilmeyi ve o kelimeleri ‘bir’ iyiliğin kılıcı olarak kullanabilmeyi anlatıyor.



Kendini bilmenin, içimizde saklı Allah’ın güzel ismini keşfetmenin, kendi şeytanını secde ettirmenin, ikiliğe son verip birlenmenin, huzura kavuşmanın, secde kardeşliğinin, nur kardeşliğinin özetle kendi yaptığı ‘bir’ ilahi yolculuğun sırlarını paylaşıyor bizlerle:



Ey ‘insan’! Ey ‘halife’ insan! Ey Allah’a iman etmiş insan! Ey kendi kâinatını ‘bir’lemiş insan! Ey kendi kâinatının tüm mahlûkatını Cenab-ı Hakk’a iman ettirmiş insan! Ey ölmeden önce ölmüş insan! Ey Cenab-ı Allah’ın nurunu kendi ruhunda ‘bir’lemiş, tamamlamış insan! Ey sevdiğim, canımdan çok sevdiğim ‘insan’! Ey sükûna ermiş benlik! Huzura alınacaksın birazdan, hazır mısın?



Hazır mısın Rabbine bu kadar yakın olmaya? Yoksa hâlâ ‘bir’leyemediğin zerreler mi var vücudunda? Seni bu kadar seven Rabbin, bu yüzden mi bekletiyor seni hâlâ bu dünya hayatında?



Ey insan! Fazla zamanın kalmadı artık… Zikri arttır… Aklı, kalbi ve hücrelerini ‘bir’le…’Bir’leyemezsen Cennet uzaklaşacak senden… Cennet’te ‘bir’ vücudun olamayacak o zaman!



Evet, Hayati Sır, daha önceki 3 kitabında olduğu gibi son kitabında da yeni sırları açıklamaya, sırlı soruları yanıtlamaya devam ediyor. İşte o sorulardan bazıları:



İnsan kendinde saklı olan en belirgin Esmaül Hüsna’yı (o saklı kelimeyi) nasıl keşfedebilir?

Şeytan niçin en çok cennetin kelimelerinden korkar?

Hz. Âdem aşk için ölümü göze almış mıdır?

Şeytan niye yüzsüz? Cehennemde yanacakların da yüzü olmayacak mı?

İnsan şeytanı nasıl işsiz bırakabilir? Ateş de insana secde eder mi?

İnternete bağlı, kamerası açık bir bilgisayar ekranına bakan çocuk aslında şeytana mı bakıyor? Kuran’da geçen Sekar, bilgisayar ekranları mı?

Tutkulu aşkın içine mutlaka şeytan mı karışmıştır?

Duasız aşk olmaz mı?

Kelimeler şeytanın örtüsünü nasıl yırtar? İnsan kendi şeytani yanını nasıl secde ettirebilir?

İyiliğin kılıcını kuşanan her kalbe ‘Mehdi’ zuhur eder mi?

dunyabizim.com dan iktibas edilmiştir.

Anlamak

Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan,Güneşi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için,beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,Yarına inanmak için günbatımına,İyi kalpli görünmek için zayıflığa,Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa;Demek ki,Hiçbir şey anlamadın!



Jacques BREL

16 Eylül 2011 Cuma

hayırlı cumalar

Hayırlı Cumalar



Gününüz Hayırlı, yaptığınız işler bereketli, Dualarınız ve ibadetleriniz kabul, Cuma'nız Mübarek Olsun.






13 Eylül 2011 Salı

İçimizdeki iki kurt

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri kabilenin gençleriyle hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:




- İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş,



- Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı,açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu,yalanları, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor;



- Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği,dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu,anlayışı, merhameti ve inancı.



Dinleyenlerden biri soruyor;



- Peki, hangi kurt kazanacak?



Yaşlı adam kısaca cevap veriyor:



- Beslediğiniz...



Alıntı

10 Eylül 2011 Cumartesi

Ne Zamana Kadar Dolabın Dönüşünü Seyredeceksin!..







Değirmen taşının dönüşünü görünce, gel de onu döndüren derenin suyunu seyret!






Havaya yükselen tozu toprağı görüyorsun, tozu toprağı havalandıran, estiren rüzgârı da gör.






Düşünce tencerelerinin kaynadığını görüyorsun, aklını başına al da, onu kaynatan ateşi de gör.






Cenâb-ı Hakk Eyyüb (a.s)’a ihsanlarını hatırlatırken; ‘Ben, senin her kılına bir sabır verdim! dedi.






‘Ey Eyyüb! Kendine gel de, sabrına bu kadar bakma, sabrı gördün, bir de o sabrı vereni gör!’






Ne zamana kadar dolabın dönüşünü seyredeceksin? Başını çevir de, şu hızlı akıp giden suyu da gör!






‘Onun hikmetlerini görüyorum’ diyorsun ama, onları görüşün pek iyi belirtileri, alâmetleri vardır.






Köpüğün dönüşünü şöyle bir gördün, ehemmiyet bile vermedin, hikmetler karşısında şaşırıp kalmak istiyorsan, denize bak!














Köpüğü gören sırlar söyler, denizi görense hayran olur, kendinden geçer!






Köpükleri gören niyetlerde bulunur, denizi görense, gönlünü deniz hâline getirir!






Köpükleri, dalgaları gören, sayıya, hesâba, kitaba düşer, denizi görense irâdesini terk eder!






Köpüğü gören, dönüp dolaşmaya koyulur, çırpınır, durur. Denizi görenin içinde kötülükler kalmaz, temiz bir hâl alır!”














Mevlana Hazretleri kuddise sirruh, Mesneviden






7 Eylül 2011 Çarşamba

ŞEVVAL AYINDA ALTI GÜN ORUÇ TUTMAYI İHMAL ETMEYELİM

Onbir ayın sultanı Ramazan ayına elveda demekle, oruç tutmaya da elveda dememeliyiz. Oruçla elde ettiğimiz güzellikleri korumak ve nefsimizi temizlemek adına; Arada bir de olsa, oruç tutmaya devam etmeliyiz. Oruç tutmak sadece Ramazan ayında farz kılınmıştır, fakat Ramazan dışında da tutulacak oruçlar vardır.







Bunlar; Ramazan ayında tutamadığımız oruçların kazası olan oruçlar, Adak oruçları, Yemin Kefaret oruçları ve Nafile oruçlarıdır. Nafile oruçlarının ayrıntısına girmeden, sadece güncelliği açısından birkaçına değinmekte yarar görmekteyim. Kısaca değinmek istediğim, içinde bulunduğumuz “şevval ayında tutulan altı gün oruç” ve “Pazartesi-Perşembe” günleri tutulması faziletli olan oruçlardır.


























Ramazan ayından sonra şevval ayında altı gün oruç tutmak sünnet olan bir oruçtur. Peygamber Efendimiz (sav), “Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur” (Müslim, Sıyam:204; Tirmizî, Savm:53; Ebû Davud, Savm: 58) buyurarak, bizleri Şevval ayında altı gün oruç tutmaya teşvik etmişlerdir. Bu oruç peşi peşine tutulabileceği gibi, ara verilerek de tutulabilir.






“Şevval ayında tutulacak 6 gün orucun ayrı ayrı günlerde haftada iki gün tutulması müstehabtır”(Büyük İslam ilmihali)






Ramazandan sonra Şevval ayında tutulan altı günlük orucun, bir yılı oruçlu geçirmiş gibi olmasını, Âlimler; Hz. Ebu Hureyreden rivayet edilen "Âdemoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenabı Hakk’ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yedi yüz misline kadar çıkar. Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kutside) söyle buyurmuştur: "Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terk etti."(kütübi-sitte/3082) hadisine dayandırarak; Ramazanda tutulan 30 gün orucu 10 la çarpınca 300 eder. 6 gün de şevval orucunu 10 la çarpınca 60 eder. Toplayınca 360 gün eder.(kameri ay hesabına göre yıl 360 gündür) şeklinde değerlendirmişlerdir.






“ Altı gün orucu tutarken kazaya da niyet ederseniz hem kazanız ödenmiş olur, hem de Şevval ayında oruç tutma sevabına kavuşmuş olursunuz”(www.dinibilgiler.com)






Şevval ayının ilk günü ramazan bayramı olduğu için oruç tutmak haramdır.( kurban bayramının dört gününde de oruç tutmak haramdır.) Yılın diğer günlerinde isteyen oruç tutabilir. Haram günlerin dışında oruç tutmanın hiçbir sakıncası yoktur. Resulullah (sav) “Oruç, Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır” (Buhari) buyurmuştur.






Bu kalkana hayat boyu muhtaç olduğumuza göre, mutlaka oruçtan nasip tar olmanın yoluna bakmalıyız. Şevval ayında tutulan nafile veya kaza oruçlarını, pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha faziletlidir. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:






“Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim” (Tirmizi)






“Pazartesi ve perşembe, günahların affedildiği gün olduğu için oruç tutuyorum.” (Müslim)






“Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır.” (Müslim)






Konumuzu bitirirken, Cuma günü oruç tutmanın hükmüne de değinelim.






“Oruç tutulması haram olan bayram günleri dışında, oruç tutulurken dikkat etmemiz gereken bir konuda; Cuma günü tek başına oruç tutmamamız gerektiğidir. Sadece cuma günleri nafile oruç tutmak tenzihen mekruh görülmüştür. Peygamber Efendimiz (sav): ''Sizden hiç kimse cuma günü oruç tutmasın. Ancak bir gün önceden veya sonradan oruç tutuyorsa bu takdirde cuma günü de oruç tutabilir'' buyurmuştur. (Ebû Davud, Savm, 50) Cuma günü nafile oruç tutmak istediğimiz takdirde, bir gün önce veya sonrasında da oruç tutulması sünnete uygun olanıdır. Gücü kuvveti sağlığı yerinde olan kimseler pazartesi Perşembe günlerini oruçlu geçirmekle çok ulvi derecelere erişebilirler. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin çok önemli bir sünnetini yerine getirmiş olurlar.






Allah (cc) cümlemizin tuttuğu ve tutacağı oruçları kabul eylesin.






6 Eylül 2011 Salı

face sayfamıza dostlarımızı bekleriz saygılar

http://www.facebook.com/profile.php?id=100002818468837

Azıksız Çıkma Yola

Bir nehir geçeceksen, önce soyunmalısın,

Bir dağı çıkacaksan, soluklu olmalısın.

Madem ki niyetlisin, seferin kutlu ola!

Caydırmayı düşünmem, ama derim ki sana:

Azıksız çıkma yola! ...



Seferin savaşaysa sağlam kuşanmalısın

Zaman öyle bir at ki ihmâle vermez mola!

Erkenden daha erken uyan ki kazanasın

Mahmur “biraz daha”lar düğümü çok tuzaktır

Azıksız çıkma yola! ...



Pınarın gözü ise aradığın, sendedir.

Üzengiye sağlam bas, dizgini ele dola!

Güz bahçelerinde gazel toplama, çiçek topla,

Boşa vakit öldürme, yarına kefilin yok

Azıksız çıkma yola! ...



Vuslatsa istediğin, in insanın içine

Ve çarşılarda dolaş Azrail’le kol-kola!

Mezarlığa git düşün, düğünlere git ağla

Kanadın sızlasa da Uhud kadar ağır ol

Azıksız çıkma yola! ...



Öyle bir abdest al ki, su bile sarhoş olsun

Sen yaprak ve çiçek ol, gördüğün kuru dala

Hep gönül şehri onar, kâinata sevgi sun

Her ham söze sağır ol

Azıksız çıkma yola! ...



Nereye gidersen git, heybene gönül doldur

Bir kovan parçalama bir parmak acı bal’a!

Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal,

Temiz ol, fazlanı at, eksiğini tamamla

Azıksız çıkma yola! ...



Bahaeddin KARAKOÇ (Ay Şafağı Çok Çiçek –Beyan Yay. İstanbul / 1998)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Geceyi Verme, Gündüzü Arama…







Haberin var mı? Senin dertlerle, kederlerle harap olmuş,


yıkılmış gönlünde, Hakk’ın gizli bir hazinesi vardır.


Aklını başına al da, şu yıkık gönül köyünü,


Bağdad şehri ile bile değişme!


Allah’a yemin ederim ki,


senin şu karanlık gecen, yüzlerce gündüzden daha iyidir.


Geceyi verme, gündüzü arama!”


Hz. MEVLÂNÂ ( Dîvân-ı Kebir )






Huzurda Olmak

Tarife değil Arife sığan, "kal" ile değil "hal" ile anlaşılabilen, kelimelerle ifade edilemeyen, zaman ve mekan kaydı bulunmayan, her gün ve her an ayrı bir "şan"da beliren doyumsuz gerçeği dolu dolu yaşamaya geldiğimiz şu âlemde huzurlu olabilmenin şartlarından ilki, herhalde, sürekli olarak, her an her daim huzurda olmak olsa gerek.




Bütün insanlar ama özellikle müslümanlar için, yarın, hatta bir an sonrası bile söz konusu olamaz. Bu sebeple, bize ikram edilen imkânları bayatlatmamak ve onlara hemen anında hayatiyet kazandırmak durumundayız. Zira:



"Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem!"



Bu "dem"i zamanın sahiplerinin irşad kandilleri altında hep sıcak tutmak ve hiç soğutmamak, aşk aklına malik olanların karıdır.



HER sözleri ayrı bir hikmet parıltısı taşıyan eslaf/geçmiş devirlerin seçkinleri, zor ve imkânsız gözüken bu "hal"e "halvet der encümen" diyorlar.



Herkesin yaşadığı hayatın içinde, sel gibi akan, yel gibi esen,



"ölmeden önce ölme" sırrına eremedikleri için zamana doğamayan ya da gerçeğe uyanamayan uyur-gezer kalabalıkların arasında bile, "konuşulacak yerde konuşarak, susulacak yerde susarak" ve mahrem kalması gereken esrara sadık kalarak, biricik sevgili ile hep baş başa olabilmenin diğer adı da "kesrette vahdet".



"Hal" de "televvün" olduğu için "hal"den "makam"a geçemeyenler, her an ve her daim huzurda olmanın zevk ve şevkini elbet sürekli olarak muhafaza edemezler. Bu sebepledir ki bu durumda bulunan insanlar, genellikle bîhuzur/huzursuz olur ve taşkın hareket ederler.



DEVAMLI olarak huzurda kalan huzurlu olur. Gerçi "kurb-üs Sultan ateş-i sûzan"dır. Ancak o yanmanın apayrı, anlatılmaz bir zevki vardır.



"Alem-i nâsût"un/cisimler aleminin derin "küdurât"ı/kederleri, "alem-i lâhût" ehlini fazla etkileyemez. Onlar, insan eşya, tabiat ve kainatta gelişen olaylar karşısında genellikle "sükûn" üzere olurlar. Hadisatı mukadderatta damıtarak yaşadıkları için tazyîk altında kalmazlar.



Muzâyeka onlara pek yaklaşamaz. Bütün arzu ve isteklerini Hakkın mutlak iradesinde imbikledikleri için, hayatın çerinden çöpünden ve tortularından rahatsız olmadan, her şeye rağmen, huzurda huzurla yaşarlar. Kaçınılmaz beşerîlikler hariç hep "birr" ve "ihsan" üzere olurlar.



AHMED b. Hanbel ve Darimî"nin "Müsned"lerinden Nevevî'nin "hasen" kaydıyla nakline göre Vâbisa radıyallahu anh'ın Efendimiz aleyhisselamla yaptığı bir mülakatta "birr" şöyle izah ediliyor:



Rasûlullah bana:



-"Birr"i sormaya geldin? dedi. Ben:



- Evet! dedim.



-Kalbine danış! buyurdular ve ilave ettiler: "Birr" "iyi ve hoş"; bir şeyin insanın içine sinmesi, kalbin o konuda tereddüte düşmemesi, tatmin olması. Vicdanın o hususta rahat olmasıdır, insana huzur veren şeydir "birr".



İnsanın içini kurcalayan, "içim cık cık edip duruyor" dedirten, tereddütte bırakan, kalbe huzursuzluk veren ve vicdanı tırmalayan bir şey, fetvalı da olsa "ism" dir. "Kötü ve boş"tur. İnsanda huzur bırakmayan, kalbi kemiren ve içe sinmeyen şeydir "ism".



"Vahdette kesret" ve "kesrette vahdet" kanunları içinde dönen "devran"da, hayatın mukadder akışı çerçevesinde kalblerini Rablerine raptederek "nazar ber kadem" yaşayanlar, genellikle hep "birr" ve "ihsan" üzere, her yerde her zaman, her an her daim Allah'ı görüyormuş gibi huzurda oldukları için "ism" ve "rafes"ten/fahiş hatalardan uzak dururlar.



"İnkıbaz"ları "inbisat"larının rahmet bulutlarıdır. "Kabz" ve "bast" "tecellî"lerinin şimşekleri kalblerinde saklayan "melekût" kamçılarıdır. "Alem-i lâkut"tan gelen "feyiz" ve "bereket" "alem-i nâsût"a "ceberût" ve "melekût"tan ancak böyle geçebilir.



BUHARÎ ve Müslim'in "Sahih"lerine göre, bu "feyiz" ve "bereket"in içinde yaşayan insanların -en azından- her eklemleri için her gün bir sadaka gerekiyor.



Bu, insana zor ve imkansız gibi gözüküyor ama, değil! Çünki iki şeyin ortasını bulmak. İki kişinin arasını düzeltmek ve adalet üzere hareket etmek. Yaratıklara karşı Yaradan'dan ötürü ılımlı, olumlu ve dengeli davranmak sadakadır. Bineğine binen insana yardım etmek, eşyasını taşıyıvermek, hatta herhangi bir şeyini düşüren insanın düşürdüğü şeyi alıp kendisine verivermek de sadakadır. Evrenin, ve devranın çözümsüz gizem dekorlarını deşifre eden "kelime-i tayyibe" Allah'tan başka ilah yoktur ve Hazreti Muhammed aleyhisselam Allah'ın Rasûlü'dür ilkesinin egemen olduğu inanç ikliminde açılan her tebessüm sadakadır. Güler yüz, tatlı dil ve güzel söz sadakadır. İnsanı damıtan, ona özünü tanıtan, "vatan-ı aslî"sini hatırlatan namaz için atılan her adım sadakadır. Kısacası, yollarda insanlara ve diğer canlılara eziyet veren ufak tefek şeyleri kaldırmaya varıncaya kadar, huzurlu bir toplum inşasına katkıda bulunmakla ilgili olan her şey sadakadır.



Bu muştu içinde mutsuz ve umutsuz kalmak mümkün mü?



ZAMANIN sahiplerinin irşad kandilleri altında huzurda olmak ve hayatın tortularından kurtulmak için tüm duygu, düşünce ve davranışları onların imbiklerinde damıtmak ne güzel!



Daima huzurda olalım ki daimî huzur bulalım!



Mustafa Özdamar, Altınoluk Dergisi



3 Eylül 2011 Cumartesi

benim kalbim temiz

Haya Sıyrılmış İnmiş

Haya sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki heryerde


Ne çirkin yüzleri örtermiş, meğer o incecik perde

Vefa yok, ahde hürmet hiç, lafe-i bi medlul

Yalan raiç, hiyanet mültezem, heryerde hak meçhul

Ne tüyler ürperir ya rab, ne korkunç inkılab olmuş

Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş



Mehmet Akif Ersoy