13 Ekim 2011 Perşembe

hayırlı cumalar

‎''Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem, hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermayem''



Necip Fazıl Kısakürek

Televizyon Karşısında "1095 SAAT"

Büyük emekler ve yüksek fiyatlarla ele geçen bir nimetin değerini herkes takdir eder. Fakat hiçbir fiyat ödemeksizin doğuştan sahip olduğumuz nimetler, dünyadaki herşeyden daha değerli olmalarına rağmen, layık oldukları itinayı nedense görmezler. Böyle nimetleri mirasyediler gibi harcamakta birbirimizle adeta yarışırız.







İşin en garip tarafıda, bu nimetlerin en değerlisinin, en hoyrat bir şekilde israf edilmesidir. Bu nimet sayılıdır, sınırlıdır, her an hızlanan bir tükenişle eriyip gitmektedir ve bir daha geri gelmeyecektir. Zaman tünellerine belki filmlerde, hikayelerde ve rüyalarda girebilirsiniz ama, gerçek hayatta asla. Bir hastalık sonrası sağlığın geri dönüşü gibi, kayıp zamanlar hiçbir zaman tekrar ele geçmez.






Zaman deyince, onun en büyük düşmanı ister istemez akla geliyor: Televizyon.






Bu aletin ömrümüze maliyetini hiç hesapladınız mı ?






Gelin, beraber hesaplayalım.






Birinci soru : Günde kaç saatiniz televizyon başında geçiyor ?






Ortalama -belki de iyimser - bir hesapla üç saat diyelim. İlk başta pek ürkütücü gelmiyor. Ancak günler damlaya damlaya hafta olur, ay olur, yıl olur, sonunda bir ömür olur, biter. Eğer televizyonun günde 3 saatten bir yılda yiyip bitirdiği zamanı hesaplarsak, 1095 saat eder. Bu da gecesiyle, gündüzüyle 45 gün demektir, televizyon başında geçen 45 gün ve 45 gece.






Geriye kalanlar ise dizilerin, gevezeliklerin, daha bir yığın levhiyat ve fuhşiyatın günah izleri. Belki araya tesadüfen bir iki bilgi kırıntısıda sıkışmış olabilir; ama bununda fiyatı herhalde 1095 saatlik insan ömrü değildir !






Şimdi ikinci soru : Televizyon canavarının pençesinde can veren bu 1095 saat, bize neler kazandırabilirdi ?






Bu rakam, bir öğrencinin bütün bir öğretim yılı boyunca gördüğü ders saatlerinde daha da büyük bir yekûndur. Demek ki, en azından kayıp bir öğretim yılı var orta yerde.






1095 saat içerisinde bir yabancı dili iyi seviyede öğrenmek mümkündür. Bu demektir ki, televizyon her yıl bize bir yabancı dil kaybettiriyor.






Kitap okumayı tercih ederseniz, ağır bir okuyuşla 25000 sayfalık kitabı bu müddet içerisinde bitirmeniz mümkündür.






Eğer herbir harfi en az 10 bâkî sevap meyvesi veren Kur'an okuyacak olsanız, bu 1095 saat, 10 tane hatim eder. ( Ağır okuyanlar üzülmesin; onlara zaten çifte sevap müjdesi var.) Veya bu müddetin sadece üçte birini kaza namazlarına ayırmakla, üç yıllık borcu defterden silebilirsiniz.






Eğer bu hesaplar uzun ve karmaşık geliyorsa, televizyonun sadece bir tek ezan vaktindeki maliyetini düşünün. Bu yeryüzünde Kabe'ye yönelerek halka halka saf tutmuş yüz milyonlarca müslümanın arasına katılıp onların dualarına ve aminlerine iştirak etmek gibi bir fırsatı tepmek manasına gelir. Tek bir namaz vaktindeki bu kaybı, dünyada hangi şey telafi edebilir ?






" İnsanlardan öylesi vardır ki, halkı farkettirmeden ve hiçbir bilgiye dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak icin boş söz ve eğlencelere müşteri çıkar. işte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardir. "(Lokman Suresi,6)






"İblis dedi ki: "Madem ki, insan yüzünden Sen beni rahmetinden uzaklaştırdın; bende Senin doğru yolundaki insanların önüne oturup yollarını keseceğim. Sonra önlerinden ve arkalarından, sağlarindan ve sollarından onların üzerine varacağim.Sen de onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."(A'raf Suresi, 17)


Firkâtine râm oldum,umudunla haşroldum!







Kimi zaman suskun kaldım


Sadece hasretin yudumuyla yol aldım, kalbime nazar edeni andım


Fecrin kuşatan vecdiyle nasıl ağladım,kalbimin sahibine adandım ve kandım


Yâr dedikçe, figanım nüksettikçe,boynum çaresiz büküldükçe malik olana sığındım






Ne cezbeden hâlin esiriyim


Ne sevdayı karartan bir mânânın hastasıyım,hangi dirilişin niyazındayım


İnşiraha muhtaç bir kalple nasıl vuslatı anayım,ecrin feyziyle aşkına ulaşayım


Nasıl bir aklın,nizama kadir olmayan nefsi hastalıkların ki sadrından kurtulayım






Arif ne söyler,aşkı tarif eder


Ruhunu yakmayan bir lahzadan nasıl söz eder, ar içinde kime iltica eyler


Mecnun niye boynunu büker, bir lokma ekmeği neyler, o aşk kalbine evet, yeter


Melülleşen hissiyat, çaresiz kalan nefs-i maslahat elhak ruhuna aşkın vecdini eker






Nasıl taklidin sulbunda yaşayayım


Ruhumu bahşedene, akıl ve irade verene, merak ettiren Hakka imanla varayım


İdrake ulaşmayan,hesabı gale almayan, lahzanın didarında yol almayanı anayım


Bahtın teslimiyetinde,nasibin telakkisinde, tercihin her cümlesinde aşksız kalayım






Çürümeye amade tenimi ne sanayım


Aldatmayı, insanlıktan çıkmayı, nefsin sefilliğinde solumayı nasıl bırakmalıyım


Benlik kafesinden, tekebbürün kepaze eden illetinden bu ahvalimle nasıl sığınayım


Utanmayı unutmuş, edebi ruhunda yaşatmayı anlamamış bir kalbi ben ne yapayım






Yâr derken, kendimden geçerken


İrademden vazgeçmeyi yeğlerken,lafazan mı olayım,”ne derler”lemi” yol alayım


Hırsın nasıl bir hissiyatın tezahürüdür, asabiyetin neden halinde ki çaresizliğindir


Mütemadiyen yargıç olman, olur olmaz zan içinde bulunmanı ise nasıl anlayayım






Mustafa CİLASUN






12 Ekim 2011 Çarşamba

Kalbin Gücü







Kalp; sözlükte vücudun kan dolaşımı merkezi, yürek, gönül, herşeyin ortası, duyguların sultanı ... gibi anlamlara gelmektedir.






Tıpla ilgili kitaplar ise, insan kalbi hakkında daha değişik bilgiler vermektedir.










Dakikada 70-75 defa atar. 70 yaşlarına gelmiş bir kişinin kalbi o güne kadar takriben 2900 milyon kere atıp en az 167.961.600.000 kere kanı damarlara pompalamıştır. Bunu başka şekilde söylemek gerekirse, bir yılda 1,5 milyon galon kanı pompalamak suretiyle bir ömür boyunca 2100 kadar boing 747 jet uçağının yakıt ihtiyacı­nı karşılamakla eş değerdedir. Yumruk büyüklüğündeki bir cisim ve aklın sınırlarını zorlayan bu rakamlar! 24 saat zarfında sarfettiği enerji normal bir adamı 125 metre yüksekliğe kaldıracak güç demektir.










Bununla beraber kalbin bir de manevi yönü vardır ki, biz ona genellikle gönül adını vermekteyiz.


Çünkü, insanlar akılla bulamadıklarına gönülle erişmek isterler. Bu yüzden olacak ki, aklın sınırlı oluşuna dikkat çeken Mevlana, "Bu yolda akıl, çamura batmış eşektir." benzetmesini yapmaktadır. Çünkü insan, herşeyi akılla çözemediği gibi salt mantıkla da halledemez, işte o zaman devreye gönül girer. Kalbin işlevinin bittiği yerde gönül yoluna devam eder.










Gönül, öyle yüce bir varlıktır ki, alçağı bile yükseltir. Söz gelişi, birine 'alçak' dediğinizde o kişi buna fazlasıyla üzülür, ama ayni kişiye 'alçak gönüllü' dediğinizde ise, kendini yücelmiş hissederek bir sevinç duyar. Demek ki gönül, burada alçağı yüceltmiştir.










Dr. Haluk Nurbaki, kalbi bu yönden ele alarak şu bilgileri verir:










"Yeni buluşlar birçok şeyi yıktığı gibi materyalist görüşü de kökünden söküp atmıştır. Darwin nazariyesinden sonra 'akıl ve beyin herşeyi halleder' görüşü de iflas etmiştir. Çünkü insanı insan yapan değerler akıl ve beyinden ibaret olmayıp bir de kalp vardır. Merhamet, cesaret ve sevgi gibi insanı yücelten değerler hep kalp ile ilgilidir. İnsan vücudundaki bütün bezelerin beyne bağlı olduğu kanunu temelden yıkılmıştır. Çünkü göz yaşı bezlerinin, emri kalpten alıp, akıl ve beyni değil, sadece kalbi dinlediği tespit edilmiştir. Şefkat, merhamet ve sevgi merkezlerinin de kalp olduğu kesinleşmiştir. Allah'ın:






“Kalbinizle inanın' öğüdünün sırrı böylece anlaşılmıştır."










Kalp, gönül veya yürek... Adına ne derseniz deyiniz. Herşeyin madde planı yanında bir de manevi yönü vardır ki, ilim ilerledikçe gerçekler biraz daha netlik kazanacaktır.










Ümit










Bois adındaki düşünür: "Ümidini kaybetmiş olanın başka kaybedecek birşeyi yoktur." diyor. Ne yazık ki, doğru söylüyor. Ümidini kaybedenlerin sanki yaşamaya da hakları kalmamıştır. Onları hayata bağlayan bütün ipler kopmuş olduğundan tutunacak birşeyleri kalmamıştır. Büyüklerimiz şu hatırlatmayı yapmışlardır: "Hayat bir faaliyet ve harekettir. Onu yürüten ise şevktir. Şevk dolu bir ruhla hayat ortamına atılan insan, yeis yani ümitsizlik adı verilen korkunç düşmanla karşılaşır. Bu düşman onun ayağını kaydırıp düşürmeye çalışır:










Aman sende!.. Bu işi senden başka yapacak yok mu? Hem sen bu işi başaramazsın... gibi bir sürü olumsuz düşüncelerle yolundan döndürmek ister. Eğer moral bozulur, maneviyat sarsılırsa gerçekten o iş başarılamaz, ve bir adım dahi ileriye gidilemez. Onun içindir ki, bu azılı düşmana karşı Allah'ın kullarına yaptığı hatırlatma daima gözönünde bulundurulmalıdır: "Allah'dan ümidinizi kesmeyiniz." Bu söz ile daima ümitsizlik yenilebilir. İnsanları kemiren yeis daima bu ümitle yokedilir.










Peygamber Efendimiz de şu hatırlatmayı yapmışlardır: "Birşey tamamen ele geçirilmezse, tamamen de terkedilmez."










Demek ki, pes etmek yok. Çünkü azmin elinden birşey kurtulmaz. Ancak yılmamak gerekir. Çünkü başarının ilk engeli ümitsizliktir. Onu aşmadıkça düzlüğe çıkamayız. Ümidin bittiği, çaresizlik anlarının gelip çattığını sananlar için bir İngiliz şairi şunları söylüyor:










"Umudunu mu yitirdin? Dostların çekip gittiler mi? Kendini yapayalnız mı hissediyorsun? Asla yalnız olduğunu sanma!. Kapını ve pencereni sonuna kadar aç ve dış dünya ile harman ol, hemhal ol ve onunla kucaklaş.. Kuşları dinle, yıldızları oku ve denizle dertleş. Allah ile konuş..Allah'a yalvar ve yakar. O seni duyar. O'nun sana neler verdiğini düşün. Lutfettiği nimetleri bir bir gözönünde bulundur, şükretmesini öğren... (Göreceksin ki,) esen yel içine ferahlık dolduracaktır..."










Unutma ki, nice tek gözlüler hiç gözleri olmayanlara bakarak, nice tek kollular hiç kolları olmayanları görerek.. Nice tek bacaklılar hiç bacağı olmayanları düşünerek, mutlu olmasını bilmişler ve kendilerine bu nimetleri veren Allah’a şükretmişlerdir.










Unutmayalım ki, bizim rnutlu olmamız ve ümitsizliğe düşmememiz için bir değil birçok sebep var. Hele bunlar üzerinde bir düşünelim!. Meğer biz nice imkânlara sahipmişiz!...










Mehmet Coşar, Altınoluk Dergisi