29 Kasım 2010 Pazartesi

Babadan oğula

Toplantıya gideceğim.Baktım genç kalma



ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor


ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara'da


Bakanlıklar.Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL


uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü


arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek için bir ayak


dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü


varmı diye aranmaya başladı.


"Üstü kalsın kardeşim"dedim.


Döndü bana doğru


"Vaktin varmı ağabey ?" dedi.


"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)


Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde


bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş


uzattı.Belli ki para bozdurmuş.


"Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?"


-Ne alacağım ağabey 50 krş.u


-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın demiştim.


Döndü bana,attı kolunu arkaya :


-Vaktin varmı ağabey


-Var


-Çek kapıyı o zaman


Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.


5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden


eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar


haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.


Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük


yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş


bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi


olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam


bize"Durun kalkmayın" derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada


konuşma yapardı.


"Aha" dedim,"Bizim meslek",seminerci.


- Ne anlatırdı baban






- Hayattta nasıl başarılı olunur ?






O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra


çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.


-Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit


ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi


karşısına alıp "Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın" diye


anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,"Babanızla alay etmeyin.O,


hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeiş var,onların


babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara


vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o


ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş


ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa


kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı


kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki çocuğa


5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı.


Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?


-Ne bıraktı ?


-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım


işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan.


Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne


birahane. Ailesi dağıldı.


Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer


taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer


dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :


"Asıl mirası bizim baba bırakmış."


Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan


beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var


Allah'a şükür.


Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :


-Dur ağabey,asıl bomba şimdi.


-Nedir bomban ?


-Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin


oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.






Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir


miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da


evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.














A.Şerif İZGÖREN'in kitabından

27 Kasım 2010 Cumartesi

İŞTE KERAMET

Hüdayi Hazretleri bir gün saraydadır.
Feyzli bir sohbetin ardından namaz vakti girer.
Mübarek taze bir abdest almaya niyetlenirler.
Sultan Ahmet koşar ibrik getirir.
Şehzadeler seccadeleri sererler.
Valide Sultan kafes arkasında peşkir hazırlar.
Kadıncağız kalbinden “Ah” der, “Ah mübareğin bir kerametini göreydim.”
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine malum olur.
“Hayret!” buyururlar, “Bazıları hâlâ keramet görmek istiyor.
Koca Halife-i rûy-i zemin bizim gibi bir garibe ibrik tutsunlar,
muhterem anneleri peşkir hazırlasınlar.
Bundan âlâ keramet mi olur.”

25 Kasım 2010 Perşembe

24 Kasım 2010 Çarşamba

Yağmurda otomobil sürmek

Yağmurda otomobil sürmek







SAĞANAK YAĞIŞTA ETKİN GÖRÜŞ


Yoğun bir sağanak altında otomobil kullanırken nasıl iyi bir görüş elde edilir? Neden bu kadar etkin olduğundan emin değiliz; bu metodu yoğun yağmur altında sadece bir deneyin. Bana bu metodu, deneyen ve gerçekten işe yaradığını tespit eden bir polis arkadaşım verdi. Çok yararlı... hatta gece sürüşünde dahi. Bu metod yıllarca Kanada Askeri Sürücüleri tarafından kullanılmış.






Bir çok sürücü yoğun sağanak sırasında silecekleri yüksek ya da en hızlı konumda çalıştırır, ve buna rağmen ön camdaki görüntü netliği yeterli olmaz.


Böyle bir durumla karşılaştığınızda hemen güneş gözlüklerinizi takın (modeli farketmez), ve mucize!!!






Aniden görüşünüz, yağmur yağmıyormuşcasına mükemmel bir netlik kazanacak. Aracınızda her zaman bir güneş gözlüğü bulundurduğunuzdan emin olun. Sadece net bir görüşle emniyetli bir sürüş gerçekleştirmekle kalmayın, bu fikri arkadaşınızla paylaşarak onun da hayatını kurtarın. Deneyin ve arkadaşlarınızla deneyiminizi paylaşın. İnanılmaz, cam üzerindeki damlaları hâlâ görüyorsunuz ama yağmur suyunun oluşturduğu tabakayı görmüyorsunuz. Yağmurun yoldaki sıçramasını görebiliyorsunuz. Aynı zamanda, sollanan ya da takip edilen aracın sıçrattığı sudan kaynaklanan körlüğü de bertaraf edebiliyorsunuz (ya da güneş gözlüğü kullanmayıp şikayet edeceksiniz). Sürücü eğitimlerinde bu küçük ipucunu mutlaka öğretmeliler. Gerçekten de işe yarıyor.






SİS FARLARI


Sis farlarının yoğun BEYAZ ışık vermesi gerektiği aksi taktirde işe yaramamasının nedeni de benzerdir. SARI ışık veren sis farları gece, tipi ve kar yağışlı havalarda çok işe yarar, kar taneleri hemen hemen görünmez olur.


Ama SARI sis farları YAĞMUR ve SİSte hiç işe yaramaz.






Sıradaki uyarı da çok önemli! Kaç kişi bunu biliyor merak ediyorum.






CRUİSE KONTROL


36 yaşındaki bir kadın sürücü, birkaç hafta önce bir kaza geçirdi ve araç pert oldu. Kinburn, Ontario'da yaşayan sürücü, Kinburn ile Ottawa arasında seyahat etmekteydi. Her ne kadar aşırı değilse de, hava yağmurluydu. Araç aniden kızaklama yaptı ve kelimenin tam anlamıyla havada uçtu... Kadın ciddi bir şekilde yaralanmadı ama aniden meydana gelen bu durum karşısında çok şaşkındı. Durumu otoyol polisine anlattı ve memur, herkesin bilmesi gereken şeyler söyledi:






YAĞMURLU HAVADA ARACINIZI ASLA CRUISE KONTROL KONUMUNDA SÜRMEYİN. Aslında kadın cruise kontrol konumunda sürerek ihtiyatlı davrandığını ve tutarlı bir hızla sürerek emniyetli bir davranış sergilediğini düşünüyordu. Ama memur ona yağmurlu havada aracının cruise kontol konumunda olmasının, kızaklama yapmasına ve lastiklerin asfaltla temasının kesilmesi ile aracın yüksek oranda hızlanmasına ve tıpkı bir uçak gibi kalkışa geçmesine neden olabileceğini anlattı. Kadın başına gelenin aynı memurun anlattığı gibi olduğunu söyledi. Memur tüm araçların güneşliklerinde hava yastığı uyarısı ile birlikte şu uyarınında yazılı olması gerektiğini söyledi:


YOL ZEMİNİ ISLAK YA DA BUZLU İSE KESİNLİKLE CRUISE KONTROL KONUMUNDA SÜRMEYİNİZ. Bizler genç çocuklarımıza cruise kontrol konumunda güvenli bir hızda sürmelerini söylüyoruz, ama cruise kontrolünü sadece yol zemini KURU iken kullanın demiyoruz.










NOT: Bazı araçlarda silecekler çalışır durumdayken cruise kontrol modunu devreye almanıza izin vermeyen bir sistem bulunmaktadır.






Çeviri: Cengiz Durmaz


yazıyı gönderen av.hayrettin abime tşk sivasa selamlar

HAYATIMDAKİ EN İYİ ÖĞRETMEN

Bu, çok yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen bir hikayedir Adı Bayan Thompson'du Ve 5sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün



onlara bir yalan söyledi Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi


Bu mümkün değildi, çünkü orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı Adı Teddy Stoddard


Bir önceki yıl, Bayan Thompson, Teddy'yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla


oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü Ve, Teddy mutsuz da olabilirdi


Çalıştığı okulda Byan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti Ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı


Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı


Çünkü birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve


çok iyi huylu ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu" diye yazmıştı


İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor" diyordu


Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek" diye yazmıştı


Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor" demişti


Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu Ve öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı


Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı


O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi


Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları


eğitmeye başladı


Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy onun en sevdiği öğrenci olmuştu


Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu Teddy'dendi Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu


Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçtiO notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson'un hala en hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu


Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi


Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu Theodore FStoddard Tıp Doktoru


Bu hikaye burada bitmedi Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı Ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü ve Bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi


Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel'de Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu


söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, Beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için" diye fısıldadı


Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Ben sana teşekkür ederim Teddy" dedi "Sen yanılıyorsun Ben sana değil, sen bana öğrettin Seninle


karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum!"










22 Kasım 2010 Pazartesi

HOŞGÖRÜ

Hoşgörü nedir?*







*Hoşgörü insanlığın bir parçasıdır. Hepimizin hataları ve eksikleri var; *






*gelin karşılıklı olarak birbirimizin hata ve eksiklerini bağışlayalım,*






*çünkü;*






*hoşgörü doğanın ilk yasasıdır.*






* *






*Voltaire*






21 Kasım 2010 Pazar

Sırlar deryasından

Ey Salik ! bir söz diye ki sana haktır ,



Kim işitir ol sözü ol hak kulaktır,


Gerekmez aşıka keşfü keramet,


Ki bu aşıka bir tuzaktır... Sümbül Sinan Efendi Ks,






Ey Akıl Sahibi !






Şeri’at kapısında çirkin gözüken ne varsa, onun etrafında dolaşma.


İşinin baştan başa, doğru gittiğini görmek istersen de kendi isteğine


göre hareket etme.






Verdiği bizzat tutan bunu başkalarına da dinletebilir.Kendi sözüyle


amel etmeyenin sözünü başkaları da dinlemez.






Ey çok kitaplar okuyan


Sen mi tutarsın bana dak


Okur ise Sırru Ayan


Aşkda oku bir varak Yunus Emre Ks










Allah zikri, bu ruhun gıdası, bu yaralı gönlün merhemidir.Allah’ı


unuttuğun anda şeytanla yoldaş olursun.Zikirde önce ihlas gerekir.


Samimi olmayan zikir nasıl dürüst olabilir ki ?






Dil beytini pak iden


Dervişi anka iden


Alemi lahute giden


Mevla zikridir, zikri Nureddin Cerrahi Ks






Yüzünü dünyaya çevirmiş zavallı ahiret aleminden ne nasip


alabilir ki ? İşi ahireti düşünmek olanlar için Allah’tan bol bol


ihsanlar vardır.Dünya malı düşkün olanlara, ahiret günahtan


sakınanlara verilmiştir.






Dünyayı terk, nefsin zühdüdür.


Ahireti terk, kalbin zühdüdür,


Kendini terk, ruhun zühdüdür,


Terki terk, ariflerin zühdüdür. Hallac-ı Mansur ks










Eğer aklın ilmine yakın ise derviş ol, dervişlerle otur.


Dervişlerden başkalarıyla oturup kalkma.Elinden gelirse onların


gıybetinde bulunma.Dervişin elbisesi, kaba kumaştan başkası


değildir.O, istek ve arzularının ve boğazının peşinde koşmaz.


Nefsinin boğazına ayağına koymayan yiğit, Allah katına nereden


yol bulabilir ?






Hayıf benim bunca geçen ömrüme,


Dervişlik ne güzel sultanlık imiş,


Hu deyince safa verir gönlüme,


Dervişlik ne güzel sultanlık imiş. Yunus Emre ks










Gaflet uykusuna yatar uyanmaz,


Kalp gözü kapalı cahilan çoktur


Hak sözü dinlemez, asla inanmaz


İçi kafir dışı müslüman çoktur. Genç Abdal ks






Sen hakkı arayan bir kardeş isen, Allah buyruğundan başka bir


konuda ağzını açma.Eğer hiç ölmeyecek olan Allah’a dair bir


bilgin varsa, ağzına sükut mührünü vur.Akıllıların adeti sükut,


cahillerin adeti unutkanlıktır.Hakkı övmekten başka söz söyleme.






Erenler nazarında sofilik satmayalar


İhlas ile bu aşka riyayı katmayalar


Tatlı sözler söyle sen şirinlikler eyle sen


Sohbetlerde Yunus’u hergiz unutmayalar Yunus Emre ks






Akılsız ilim ziyandır.İlim bir kuş ise akıl onun kanadıdır.


İlim sahibi olupta amel etmeyen, akıl yolundan uzaklaşmış olur.






“Şükrün hakikati odur ki, nimeti veren ifade edile,


kalben biline ve söz ile de söylene”


Abdulkadir Geylani ks






İlmi olmayanları amelsiz bil, hilmi olmayanları ilse gerçek


müslüman değildirler.Hidayete ermemiş kimselerde, tevbe


düşüncesi olmadığı gibi tahkik ehli olmayanlarda hakkı göremezler.






“Altı yerde dünya sözü ile meşgul olmak otuz senelik makbul


ibadeti batıl eder; Mescidde, İlim meclisinde, Cenaze


merasiminde, Mezarlıkta, Ezan vaktinde, Kur’an okunurken”


Mevlana Celaleddin-i Rumi ks






Allah’tan zenginlik dilemek uygun düşmez.Çünkü zenginlik


iman ehline azap ve ıstırap getirir.Fakirlik ve dervişlik


mü’minin şifasıdır.Çünkü o hayatta safa vardır.Mal ve evladın


nazarında göz nuru gibi, sevgili ise de manen birer


düşmandırlar. “Mallarınız, çocuklarınız sizin için bir fitnedir”


ayetini hatırında tut.






Hırs ve tamah hastalıklarına tutuldunsa sana her taraftan bela


yüz gösterir.Para sevdasında olmayan kişi her nerede olursa


olsun selametledir.O nefis belasından değil midir ki , zavallı


muradsız kuş gelir avcının tuzağına düşer.






Gelsin marifet alan


Yoktur sözümde yalan


Emmareye kul olan


Hayrı şerri seçer mi ? Üftade ks














Münafıkta üç alamet vardır.Bu sebeble Allah’ın kahrına uğramıştır;


Vaadleri hep yalan, hep uydurma ve kuru laftan başka bir şey olmaz.


Müminlere az yardım gösterir, emanete hıyanet ederler.


İki yüzlülerin sözlerinde vefa yoktur.Bundan dolayı yüzlerinde nur


ve safa olmaz. Münafıkla yoldaşlık edenin yeri kuyunun dibinde olur.






İmanın temeli altı şeydir,


Üçü Yakin, havf ve reca


Üçü de tevekkül, muhabbet ve hayadır.






Yakin nuru kimin ruhunda parlarsa o iman ehli ve aydın gönüllü olur.


Canında Havf ( Allah korkusu ) olmayanın imanı zayıf olur.






Allah korkusu çekenlerin amel defteri temiz olmasa bile korkma.


Allah’ın rahmetinden ümit kesme.Allah’a tevekkülü olmayanın


vay haline ! diye ağlasan yeridir.Kalbinde Allah muhabbeti olmayanın


amelinden dolayı kazancı rüzgardan başka bir şey olmaz.






Ey kul ! Allah’a sevgi besle ki, azabından uzak kalasın.


Haya imandandır.Utanmazlar şeytan zümreleridir.






Eğer sen kötülüklerden sakınan iman ehliyim der isen,


günahtan sakınanların dostluğunu iste...


20 Kasım 2010 Cumartesi

osman yüksel serdengeçt


OSMAN YÜKSEL NÜKTELERİ


1) Serdengeçti bir sohbet esnasında yaptığı nüktelerle, latifelerle, vezinli konuşmalarla hepimizi kahkahalarla güldürüyordu; "Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum." diyordu.
2) Anıtkabir yapımında gençler çalışırken Osman Yüksel'e sorarlar, "Sen genç değil misin? Niye Anıtkabir'de çalışmıyorsun?" Serdengeçti, fikirlerinden dolayı kendisini hapishanelerde süründüren ve sevmediğini her zaman açıkça söylediği İsmet İnönü'yü kastederek cevap verir, "Vallahi hapishanelerden bana zaman kalmıyor. İnşallah ikinci anıtkabirde canla başla çalışırım."
3) Serdengeçti dergisinin ilk sayısı çıkınca Osman Yüksel'in kapısını aşındıranların sayısı artar. Aralarında çok şık olan adamlar da vardır. Böyle tiplerden hoşlanmayan Serdengeçti, kendisine yok dedirtir. Bir gün evde yalnızdır, kapıyı açan da kendisidir. Gelen kişi sorar,
- Osman Bey evdeler mi?
- Yoklar efendim.
- Siz kimsiniz?
- Ben onun hizmetçisiyim.
- Yaaa. O halde kendisine selam ve hürmetlerimi söyleyiniz.
- Hay hay efendim.
4) Bir toplantıda Büyük Doğu dergisini kimin kapattığı tartışılıyordu. Serdengeçti durumu izah eder, "O kadar düşünmeyin yahu! Düşüne düşüne başınız ağrımıştır. Bir aspirin 'Bayer' yutun. Her şey anlaşılır. Bir şeyciğiniz kalmaz." Bazıları bu söze anlam veremezken, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı hatırlayanlar acı acı gülümser.
5) Merhum anlatıyor,
- Mustafa Kemal son günlerindedir. Ziyaretine zamanın menfaatçi, yağdanlık tipli, üstadın tabiri ile hokkabaz mizaçlı birkaç mebus, bürokrat vs. gelir ve Mustafa Kemal'in başucuna otururlar. Mustafa Kemal zorlana zorlana başını çevirir ve bunları görür görmez, "Siz mi geldiniz .....ler?" der. Bizim yağdanlıklar sevinç içinde birbirlerine dönerler, "Tanıdı bizi, tanıdı bizi."
6) Yavuz Bülent Bakiler, KKTC meselesinin zirvede olduğu 60'ların sonu, 70'lerin başlarında, büyük bir coşku içinde KKTC'deki kardeşlerimize bir şiir yazar. Şiir her dizede, kafiyeyi sağlayan "daş" sesleri ile bitmektedir. Gönüldaş, karındaş, ülküdaş, arkadaş, yoldaş, sırdaş vs. Yavuz Bülent Bakiler şiirini Osman Yüksel Serdengeçti'ye okutur önce. Merhum şöyle bir inceler şiiri ve Yavuz Bülent Bakiler'e tebessüm ederek, "Çok güzel, çok beğendim ama şiirde o kadar çok "daş" var ki, bu daşları Akdeniz'e döksek, Kıbrıs'a kadar yürürüz alimallah."
7) Serdengeçti hastalanır. Parkinson olmuştur ama aldırmaz; zaman zaman hastalığını da alaya alır, "Parkinson öyle hoş bir isim ki araba markasına benziyor. İnsanın 'keşke benim de bir Parkinson'um olsa' diyesi geliyor. Mao'da da bu hastalık varmış yahu. Eh, yine de büyük adam hastalığı. Ne de olsa serde fukaralık var. Bu da proleter hastalığıymış. Bize de böylesi yakışır." der.
8) Serdengeçti'ye takılmaktan zevk alan bir arkadaşı onun damarına bastı, "Sen." dedi, "Sağ mısın, sol musun?" Üstat cevap verir, "Yaşadıkça sağım."
9) Osman Yüksel milletvekili olduğu dönemlerde bir mesele ile alakalı meclis kürsüsünde konuşurken milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak protesto ederler ve konuşmasını engellemeye çalışırlar. Bunun üzerine Osman Yüksel, "Bu meclisin yarısı eşektir."deyip kürsüden iner. Bunun üzerine vekiller "Meclisin şahs-ı manevisine hakaret söz konusudur. Sözünü geri alsın." diye itirazda bulunurlar. Bunun üzerine Serdengeçti yeniden kürsüye gelip şöyle der, "Tamam, sözümü geri alıyorum. Bu meclisin yarısı eşek değildir."
10) Serdengeçti bir ara milletvekilliği yapmıştır. Sabah meclise gitmek üzere Hüseyin Üzmez'le birlikte yola çıkar. Hüseyin Üzmez anlatıyor, "Meclisin kapısı döner kapılardan girdim, Osman Ağabey de arkamdan girdi. Ben çıktım. Bir sağıma baktım, bir de soluma; Osman Ağabey yok. Baktım ki kaptırmış dönüyor kapıda rahmetli. Çektim kolundan çıkardım. "Ulan." dedi, "Daha girmeden, kapısında başladı döneklik. Allah içeride bize yardım etsin."
11) Meşhur Malatya davasından beraat ettikten sonra avukatına, "Arif, ben şimdi devletten on dört ay alacaklıyım. Bir devlet mensubuna hakaret etsem, bundan dolayı verilecek cezaya bu yattığım mahsup edilir mi?" diyerek tekrar içeri gireceğinin sinyalini vermektedir. Çünkü o, hapishaneyi "evim" diye tanımlayan bir kişidir.
12) Ankara cezaevinde Ahmet Emin Yalman'ın vurulması vakasından sanık Hüseyin Üzmez ve onun azmettiricileri olarak tutuklanan Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek bir köşede oturmaktadır. Hüseyin Üzmez Serdengeçti'ye Tolstoy'un "Suç ve Ceza" adlı romanından bölümler okumakta, üstat da dinlemektedir. Bir süre sonra Necip Fazıl yürüyüp gider. Serdengeçti bağırır, "Üstat nereye gidiyorsun?" Necip Fazıl cevap verir, "Küçük su dökmeye gidiyorum Osman." Serdengeçti bu; durur mu hiç, "Estağfurullah üstat. Sizden küçük su sadır olur mu ? Siz dökseniz dökseniz büyük su dökersiniz." Necip Fazıl her zaman olduğu gibi yine kızar ve bağırır, "Espri budalasııı."

14) İnönü'nün bir yurt dışı seyahatinde uçakta Osman Yüksel de bulunmaktadır. Bunu öğrenen İnönü, ona takılmak için torununu çağırıp Serdengeçti'yi tarif ederek, aşağıya biraz para atıp birkaç fakiri sevindirmesini istediğini söyler torununa. Sonra da, "Git Osman amcana aynen söyle bunu." der. Çocuk Osman Yüksel'e gider ve dedesi İnönü'nün isteğini söyler. Osman Yüksel muzipçe gülerek cevabı yapıştırır, "Evladım, ben aşağıya biraz para atsam birkaç fakir sevinir ama aşağı dedeni atarsak bütün fakirler sevinir." Bunu duyan İnönü gülme krizine girer.
15) Üstada aklı evvelin biri "Sen çok fazla Allah diyormuşsun." diye dokundurur. Osman Yüksel de ona cevabı yine o keskin zekasıyla verir, "Allah Allah!"
16) Hasta olarak gittiği bir MHP toplantısında rahmetli Türkeş'e söylediği sözler uzun zaman dillerde dolaşmıştı, "Alparslan Bey. Senin en yakın, en sadık dostun benim. Bak, sen bir kere 'Ey Türk. Titre ve kendine dön.' dedin. Ben de titremeye başladım. O gün, bu gündür titriyorum ve bir türlü kendime gelemiyorum." (Rahmetli Parkinson hastasıydı.)
17) Üstadın "boş işler" dediği bir meclis oturumunda gübre meselesi konuşuluyormuş. Demirel meselenin çözümünü milletvekillerine sormuş. Herkes bir şeyler söylemiş. En son Serdengeçti söz isteyince herkes hayret ve ilgiyle ona doğru dönmüş. İşte Serdengeçti'nin çözümü,
- Sayın Demirel. Bu işin çözümü çok kolay. Şu ön sıralarda oturan, yiyip de çıkarmayan mebusları tarlalarda şöyle bir dolandırıp def-i hacet yaptırın. Gübre meselesi hallolur.
18) Osman Yüksel'e "Senin hastalığın ne?" diye sormuşlar. O da "Vallahi araba markası gibi bir şey. İnsanın benim de bir Parkinson'um olsa diyesi geliyor."demiş. Hey koca Serdengeçti hey! Parkinson hastalığına yakalandığı zaman "Kalk be, ne yatıyorsun?" diyenlere "Bir zamanlar dünyayı karıştırıyordum, şimdi çayımı bile karıştıramıyorum." cevabını veren üstadımız.
19) Yanındaki masada oturan Osman Yüksel Serdengeçti felç olmuş, titriyordu. Maliyeci İbrahim Bey, her zamanki zarafeti ve sıcaklığıyla Osman Yüksel Serdengeçti'ye "Sizi iyi gördüm Osman Bey." dedi. Teşkilat Müdürü Refik de, İbrahim beyin moral vermek istediğini sezdiğinden desteklemek gereğini duydu, "Son gördüğümden daha iyisiniz Osman Bey." Hemşerisi Abdullah Özcan da onları doğruladı, "Osman Ağabey gerçekten iyi." Bastonundaki sağ eli devamlı titreyen Osman Yüksel Serdengeçti durumunu belirtmek ihtiyacı duydu,
- Geçen gün Akseki'deydim. Annemin arkadaşı ve aynı zamanda komşumuz olan bir teyze bize gelmişti. O da bana "Oğlum Osman, çok iyi görünüyorsun. Orucunu tutabiliyor musun?" diye sordu. Ben de ona şöyle cevap verdim, "İyiyim teyze. Görmüyor musun? Kendimi bile tutamıyorum."
20) Mukaddesat düşmanı meşhur bir adamdan bahsediliyordu. Serdengeçti böyle insanlara çok kızardı. Dedi ki, "Bu adam öylesine pis, mülevves ve kirli ki, Akdeniz'e düşse o deniz Karadeniz haline gelir."
21) Üstadın bir sözü,
- Tuhafıma gitti. Gazetelerimizin çoğunun isminin sonu "et"li. Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Medeniyet, Hizmet, Hakimiyet, Memleket vs. Bu et düşkünlüğü de nereden çıkıyor? Acaba gazetecilerin her yere, her şeye burnunu soktuklarından, etliye sütlüye karıştıklarından mı?
22) Rahmetliden,
- Kırıkkale müftüsünün sakalının yarısı tam beyaz, yarısı ise iyice siyah. Bunu Beşiktaş taraftarı bir talebe görür ve müftüye sarılır, "Hocam sen de bizdenmişsin." Gördün mü şu spor merakını? Bu sayede, ilk defadır ki bir öğrencinin ihtiyar bir sakallıya hürmet ettiği görülüyor.
23) "Tanrı Türk'ü Korusun" sloganının ve Tanrı kelimesinin kulislerde çokça tartışıldığı dönemde, bir tartışmada şöyle demiştir, "Ne tartışıyorsunuz? Tanrı Türk'ü, Allah da Müslüman'ı korusun."
24) Birtakım gazetecilerin, "Osman Bey, komünistlerle aranızda ne fark var?" ithamına karşı verdiği cevap da tek kelimeyle müthiştir, "Aramızda Allah var."
25) Necip Fazıl, Osman Yüksel ve Nazım Hikmet aynı koğuştadır. Necip Fazıl dertlidir; bir oraya, bir buraya volta atar; sigara üstüne sigara yakar. Serdengeçti gayet neşelidir. Nazım ise her rast geldiğine komünizmi anlatır, durur. Bir gün yine Nazım karşısındakine komünizmi anlatırken Serdengeçti yanına yaklaşıp der ki, "Üstat, bu komünizm nedir?" Nazım kendinden gayet emin bir şekilde "Elini sol cebime at." der. Serdengeçti hemen atar. Nazım der ki "Ne buldun?" "İki tane yirmi beş kuruş." der serdengeçti. Nazım "Birini al." der. Serdengeçti alır. Nazım gururla "İşte komünizm bu." cevabını verir.
Bir gün Nazım'a elli lira gelir; Serdengeçti sormadan hemen elini Nazım'ın cebine atar ve yarısını almak ister. Nazım hemen müdahale eder, "Hop, hop. Ne oluyor?" der. Serdengeçti, "Üstat, yarısı benim değil miydi?" deyince Nazım, "O kadar da uzun boylu değil." karşılığını verince Serdengeçti taşı gediğine koyar, "İşte, komünizm dedikleri yirmi beş kuruşluk bir şeymiş."
26) Serdengeçti Parkinson hastalığına yakalandığında birkaç kişi ziyaretine gelir. Çay demlenip getirilir. Serdengeçti şekerlerden birini tutar; bayağı bir uğraştıktan sonra bardağa atmayı başarır. Sıra ikinci şekere gelir; uğraşır, uğraşır ama atamaz. Sonunda "Hey gidi Osman hey. Bir zamanlar Türkiye'yi karıştırırdın. Şimdi çayını bile karıştıramıyorsun." der.
27) Bir gün yine Denizciler Caddesi'ndeki kitapçı dükkanında oturuyorduk. Muhterem ağabey, "Bir şeyler yiyelim." dedi. Bir tabak pekmez ve ekmek getirildi. Bir arkadaş somun ekmeğinin içini pekmeze bandırdı. Ekmek pekmezi sünger gibi emince, arkadaş koca lokmayı ağzına attı. Osman Yüksel Ağabey de dedi ki, "Yahu sen ne yapıyorsun? Bataklık mı kurutuyorsun?"
28) Osman Ağabey Bedi-üz Zaman lakaplı Said Nursi'yi ziyarete gittiğinde Said Nursi ona demiş ki, "Bir oğlum olsa ismini Osman koyardım. Sen benim manevi evladımsın." Manevi dünyamızda onun yeri büyüktür. Muhterem ağabeyim, Allah sana gani gani rahmet etsin.
29) Serdengeçti kelimenin her iki manasıyla "garip" bir adamdır. Hayatında bir kerecik olsun kravat takmamış, palto giymemiş, içki içmemiştir. Fakültede bir gün arkadaşları onu sıkıştırır. Aralarında kızlar da vardır. "Etme Osman. Ne olursan, bir kerecik olsun kravat tak. Bizim hatırımız için." Osman, "Şimdiye kadar ben neyi taktım ki kravatı takayım? Vazgeçin bu sevdadan." dediyse de kar etmez. "Takacaksın da takacaksın." Bakar ki olacak gibi değil, "Peki." der, söz verir. Yarın sabah fakülteye kravatlı gelecek. Fakültenin bir başından öbür başına bu haber yayılır, "Hani felsefede şu karışık saçlı Osman var ya? Kravat takacakmış." Sabah olur, arkadaşları Osman'ı beklemekte. Bir de bakarlar ki seninki yine kravatsız, başı açık, sinesi üryan çıkagelir. Arkadaşları, "Aşk olsun. Sen erkek adamsın, sözünün erisin. Hani kravat?" "Taktım canım, taktım. Bakın işte." Osman takmış, takmış ama neresine? Kravatı donuna bağlayıvermiş! Bir kahkahadır gider. Bunun üzerine arkadaşı Arif Emre, Osman Yüksel için bir şiir yazar, "Palto giymez, şunu yapmaz, bunu yapmaz." dedikten sonra sözü kravata getirerek şiirini şu iki mısra ile bitirir,
"Kravat takmaz desem, istisnalıdır,
Ya kuşak yapmıştır ondan, ya donuna bağlıdır."
30) Merhum Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili olduğu dönemde radyoda yaptığı konuşma esnasında "Allah'ın, vatanın ve milletin yolundayız." dediği için tutuklanır. Hakim sorar, "Hakkında böyle bir suçlama var. Ne diyorsun?" Serdengeçti'nin cevabı müthiştir,
- Vallahi hakim bey, günlük konuşmalarımızda Allah kelimesini kullanmak o kadar normal bir şeydir ki. "Allah yolunu açık etsin" deriz, "Allahaısmarladık" deriz, "Allah'a emanet ol" deriz. Allah kelimesini kullanmak bu kadar normal bir şey iken, benim Allah demem suç sayılıyorsa, benim buna karşı söyleyeceğim söz sadece şudur: Allah Allah!
31) Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde ikinci sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'te meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. (Suçlama: Türkçülük hareketine öncülük etmek, talebeleri hocaların aleyhine kışkırtmak, devlet büyüklerine hakaret etmek vs.) Tekrar öğrenimine devam etmek istediyse de kabul edilmedi. Bunun üzerine dönemin milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel'e hitaben "Yüksek vekaletin alçak vekiline" sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçeyi bakana verme cesaretini kimse bulamadı. Kendisi bizzat verdi ama yeniden hapishaneye gönderildi. Hapisten çıkınca, unvanını aldığı ünlü Serdengeçti dergisini çıkarmaya başladı. İşte dilekçesi,
"Yüksek Vekaletin Alçak Vekiline / ANKARA
Üç Mayıs 1944 hadiselerine öncülük yapmak, gençliği kışkırtıp tahrik etmek suçuyla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Felsefe Şubesinin son sınıfının son noktasında bir telefon emrinizle okuldan atılan ben Osman Yüksel, İstanbul'a sürülüp örfi idare komutanlığının emrine teslim edildikten, tabutlara tıkılıp zincirlere vurulduktan sonra suçsuz olduğum anlaşılmıştır. Kader beni yine sizin karşınıza dikmiştir.
Hakkımı istiyorum efendi, hakkımı.
Sizden bahşiş istemiyorum.
İmtihan hakkımı ya verirsiniz, ya zorla alırım.
Beni tuttuğum yoldan Yücel değil, ecel gelse döndüremez."
(On kuruşluk pul ve Serdengeçti'nin imzası)



Mekanı Cennet olsun

15 Kasım 2010 Pazartesi

YAT KURBAN OL İSMAİLCE



Yat kurban ol İsmail’ce






















Eğer âşık isen yâre






Sakın aldanma ağyare






Düş İbrahim gibi nâre






Bu gülşende yanar olmaz














Gönlündeki sevdası İbrahim’ce olanın, yüreği kocaman olur. İnsan İbrahimî bir aşka talip olursa, aşkının ateşi Nemrutların yaktığı ateşi söndürür, bunda kimsenin kuşkusu olmasın. Çünkü aşk ateşine su kar etmez. Onun sönmesi için âşık ile maşuk’un vuslat bulması gerekir. Zahirdeki ateş ise; odun atıldıkça hararetlenir, su atıldıkça söner. Birisi zahirdedir, görülür, hissedilir, diğeri ise sinede gizlidir, ne görünür, ne de hissedilir. Aşk kalemle kâğıda yazılmaz. Aşk tarifi pek de mümkün olmayan, sadırların nasibi ölçüsünde Hakk’ın yoktan halk ettiği bir ihsân-ı atâdır. Aşk yürek ummanında, benlikten sıyrılmış bir vaziyette, maşuka doğru yol almadır, sevdalanmadır, yanmadır…






Kurbanı açıklamak için tek başına akıl yetmez. Yani kurbanda rasyonellik sökmez. Onu anlatmaya da anlamaya da aşk gerek. Kurban akılla değil aşkla açıklanabilir ancak. Çünkü aşk denizinde akıl gemisi yol al(a)maz. Aşk körüğü aklı döver, aşk tezgâhından akıl geçmez. Mücerred âkil olanda aşk olmaz. Sadrında kalp yerine taş taşıyanlar nasıl anlasınlar ki kurbanı? Yani koca bir ömrü yemekhane, yatakhane, abdesthane, işhane arasında, hayatın bundan öte, daha yüce bir anlamı olduğunu fark etmeden geçirenler nasıl anlasınlar kurban eden İbrahim (a.s.)’i ve kurban olan İsmail (a.s.)’i? Sevemeyenler, sevmeyi bil(e)meyenler, “Halilullah” (Allah sevgilisi) olan İbrahim (a.s.)’in rüyasını, hülyasını, sevdasını, sadrını, kalbini, aşkını nasıl anlasınlar ve nasıl hayra yorsunlar? “Sahibi benim” dediklerinin eline kendi benliklerinin zincirlerini verip, binek olarak aldıklarının altında binek olanlar, “sahibi benim” dediklerinin gerçekte sahibi olan ve sırtına binip onu aşkın yolculuğunda bir binek olarak kullananları nasıl anlasınlar? Develerini ahıra, arabalarını garaja koymak yerine yüreğinin en hassas noktasına mıhlayanlar, dünyaya menfaat penceresinden bakanlar, hayatının dünyalık bölümünü mamur edip, ahiret alanını köhne ve virane bırakanlar, idrakini egosuna mahkûm edip, “kul” olma vasfını rafa kaldıranlar, “ümmet” olma şerefine ulaştıracak yolları kendi elleriyle kendisine kapayanlar, en değerli varlığı Hakk’a sunmayı nasıl anlasınlar, nasıl idrak etsinler?...






Kurban bir “hayvan”, Kurban Bayramı da “et festivali” değildir. Kurban en değerli olan şeyi yüce değer uğruna İbrahim (a.s.) misali adamanın ve İsmail (a.s.) misali adanmanın yoludur. Hem de en yüce sermayesi olan hayatlarını, kişiliklerini, haysiyetlerini, kalplerini, insanlıklarını kendilerinden kat kat aşağı değerdeki şeyler uğruna hoyratça harcayanların varlığına inat. Hem de nefsanî arzu ve isteklerine müptela olup fedakârlık, kadirşinaslık, diğerkâmlık gibi yüce ve ulvi hasletlerin varlığından bîhaber olanlara inat. Adayacağı ve adanacağı gerçek kapıyı bilenleri kimse daha aşağı bir değer uğruna harcayamaz, kullanamaz, kurban edemez. Kulluğun şuuruna erenleri kimse bu şereften beri tutamaz. Ümmet olmanın izzetini elde edenleri hiçbir kul zelil ve biçare bırakamaz. Hangi ateş imanı yakabilir ki? Nura ateş sirayet edemez. Su aşkı söndüremez. İşte İbrahim (a.s.); önce canla sınandı, sonra cananla. Can sınavını ateşte verdi. Yanmadı, çünkü iman yanmaz, imanı yakacak ateş var mı ki? Aşkını imana, imanını hayata dönüştürmüş birini yakacak ateş bulunabilir miydi? Bulunamazdı, bulunamadı…






Bir alışveriştir kurban. Allah'la kulu arasındaki çok karlı bir ticaretin sembolüdür. İstenen: can ve mal, Karşılığında ödenen ise cennettir. Zaten her şey O’nun değil mi? Cennetin sahibi, cennetini, isterse karşılığını alarak verir, dilerse can ve malı sahibine bağışlar, karşılıksız olarak verir.






O, mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Cennetin de, mal ve canın da gerçek sahibi O olduğu halde, hükmündeki tasarrufunu göstermek için, bağ bağışladığı kulundan, hikmeti gereği, bir salkım ister ki, daha büyük bağlar ve bahçeler (cennet) ihsan etsin. Mal bağışladığından bir avuç ister ki; daha fazla ve daha hayırlı olanı versin. Kurban asıl itibariyle tam bir fedakârlıktır; babanın oğlunu, oğulun canını feda etmesidir. Kayıtsız şartsız teslimiyettir. Babaların evladından, evlatların canından geçtiği zamandır. İşte, bayram o günler için vardır. İslâm yaşasın diye canını feda eden, ortaya koyan İsmailler için, İsmail yaşasın diye canından geçen kurbanlar o zaman vardır.






Kurban, insana verilen ulvi bir derstir. Baş koymanın, kendini adamanın, fedakârlığın dersidir kurban. Kurban, diri ölümü ölü hayata, bâki olanı fani olana, ukba nimetini dünya nimetine, ameli söze, kanı seraba tercih etmektir. Kurban, İsmail (a.s.) misali yaşamak ve yaşatmak için ölmenin öbür adıdır. Kurban, İbrahim (a.s.) misali Yaradan’ı yardıma çağırmanın yankısıdır. Kurban, peynir gemileri bile lafla yürümezken, İslâm gemisini lafla yürütmeye çalışanların, dini dünyevi çıkarları doğrultusunda budayanların aksine, karaya oturmuş bu “kulluk” gemisini yeniden yüzdürmek için, kandan/kurbandan denizler akıtmanın, Firavunlar için Kızıldenizler peyda etmenin talimidir, provasıdır. Kurban, vermenin zirvesidir. Kurban, yaşamanın sırrı, rızanın anahtarı, kulluğun göstergesi, Kur’an ve Sünnet’ten uzak yaşanılan hayatlar sayesinde gönüllerde enkaz haline bürünen İslâm binasını, eskiden olduğu gibi yeniden Hakk’ın vahdaniyetini temel alarak inşa etmektir, tamirat ve tadilat yapmaktır. Kurban, İbrahimî inanca sahip olmanın lisan değil fiilen ortaya konulmasıdır. Kurban: “İki kurbanın oğluyum.” diyen Muhbir-i Sadık (s.a.v.) Efendimizi yâd etmedir, anmadır, peşinden gitmedir…






İsmail’ce kurban olmak, yâre can vermektir. Yâre can vermek ise canı kendisine yar kılmaktır. O’nun olanı O’na feda ederek, kişinin kendisini yapmasıdır. Yani kurban olmak; olmaktır. İnsan olmaktır, adam olmaktır, müslüman olmaktır. Koyundan başka kurban edeceği hiçbir şeyi bulunmayanların, sahibiyiz dediği onca şeye muhalif İslâm yolunda canla, malla mücadele etmektir. Rızay-ı Bariye muhalif bütün istek ve arzularıyla birlikte nefsi tevhid bıçağının altına yatırmanın diğer adıdır kurban. Sevdiğinden, daha çok sevdiği adına vazgeçmedir. İbrahimî (a.s.) ahlâk ile en kıymetli gördüğünü ve “benim” dediğini gözden çıkarmak, feda etmektir. Ya da İsmail’ce emre boyun eğmek, canı canana “hedy’e” sunmaktır. Ya da Hacer libasına bürünüp göz nurunu, ciğer paresini, kulluk ve teslimiyet adına Hak fermanına, hak bıçağına teslim etmektir. Hak’tan gelene rıza göstermektir.






“Hoştur bana Sen’den gelen






Ya hilat-ü yahut kefen






Ya gonca gül yahut diken






Kahrın da hoş, lütfun da hoş”






Bu noktada İsmail’ler olmak ise hiç de kolay olmayan büyük bir mücadeledir. Türlü bahanelerle nefsinin en küçük ahlakından, dünyevi basit bir alışkanlığından vazgeçemeyen bizlerin bırakın yapmayı adını ağızlarımıza dahi alamayacağımız değerli ve mukaddes bir olgudur İsmail (a.s.) olmak. Açıktan işlediğimiz günahların ve haramların varlığı ortadayken, dillerimiz her dakika gıybet, dedikodu, yalan ve iftira gibi onlarca sûî ahlâkın pençesinde ihtişamlı bir dem sürerken, gece geç saatlere kadar televizyon karşısında en kıymetli iki şeyden biri olan zamanımızı boş yere ve cömertçe israf ederken, bütün bunların yanında ise namazlarımızı üşenerek kılıp, kulluk vazifelerimizin büyük bölümünü nefsanî bahanelerle savsaklarken İsmail (a.s.) olmak, İsmail (a.s.) olmaya soyunmak, Hak bıçağının keskinliğine canı hediye sunmak çok ama çok zor olan haslet olsa gerek. İsmailler yetiştirmeden kurbanlar verilmeyecek, kurbanlar vermeden rıza elde edilmeyecek ve özlenilen bayramlar gelmeyecektir.






Bütün bunların fevkinde ise, kurban olmak bir liyakat işidir. Uzvunda noksanı bulunan, hayvanlar dahi kurban olmaya layık değillerken, İslâm’ında, imanında, ahlâkında, aklında, dilinde ve gönlünde eksiği olanlar, aklını cebine, sadrını banknotlara sıkıştıranlar, hayata mevduat hesaplarının gölgesinden bakanlar, kar ve kazanç olarak parayı nirengi tayin edenler, merhamet duygusunu faiz kazancına(?) endeksleyenler, nefsinin hezeyanı ile kendisini düşündüğü kadar kardeşini düşünmeyenler, kendi rahat ve huzuru için Hakk’ın emirlerini hiçe sayanlar, lüks ve şaşaanın girdabında her geçen gün Hak’tan uzaklaşanlar, nefsinin hevâ ve hevesini kendisine Rab ittihaz edinenler, Hak yolunun kurbanı ol(a)mayacaklardır. İslâm’ında şüphesi olanlar, ahireti hesaba katmayanlar, maddi çıkarları için haramı helâl addedenler ne bugün ve ne de yarın asla kurban olma, ümmet olma, kul olma nimetine layık olamayacaklar.






Kurban olacaklar ise dün olduğu gibi bugün de Hakk’a Hak olduğu için sahip çıkan, Hakk’ın yüceliğini muhafaza hususunda nefsî ihtiras ve çıkarlarını düşünmeyen, sadrını İslâmî ilimlerle tezyin etmiş, bütün bunların yanında ise ilmin vakar ve heybeti sayesinde arif ve ilmiyle amil olmuş, Rasûl sevdalısı, Sünnet aşığı, Kur’an hâdimi kişilerdir.






İnsan ömrünü nerede ve ne şekilde tükettiğinden sorguya çekilecekse bize düşenin ömrü Hakk’a kurban olma vasfına büründürmektir. Hem de öyle bir vasıf ki; ne can kurban olduğuna, ne bıçak kurban aldığına incinmemeli, pişman olmamalı…






Yollar uzun, yollar ince






Yol tükenir aşk gelince






Yat kurban ol İsmail’ce






Bıçak senden incinmesin






Hayatların kurban olmaya layık, kurbanların da Hakk’ın rızasına uygun olması duasıyla…






herşey gönlünüzce olsun huzurlu ve sağlıklı bayramlar






alıntı