1 Ağustos 2012 Çarşamba

Peygamber Hasreti(s.a.v)

Hazreti Peygamber'in hayatında gönüllerde çiçek açan bu sevda, onun vefatıyla birlikte hasrete dönüştü. Sahabiler o hasret ateşiyle yanıp kavruldular. Medine onlara dar geldi. Hasretin tutuşturduğu heyecanla yollara düştüler. Çöller, yollar aştı

Hazreti Peygamber'in hayatında gönüllerde çiçek açan bu sevda, onun vefatıyla birlikte hasrete dönüştü. Sahabiler o hasret ateşiyle yanıp kavruldular. Medine onlara dar geldi. Hasretin tutuşturduğu heyecanla yollara düştüler. Çöller, yollar aştılar.

Kur'an'da, Allah sevgisinin gerçekleşmesi için Hz. Peygamber'e ittiba şartkoşulmuştur. (bk. Ali İmran, 3/31) Yine Kur'an'da Allah'a itaatle birlikte Peygamber'e itaat emr olunmuştur. Hz. Peygamber'in, imanın kemale ermesi ve lezzetinin tadılması için kendisine gerçek bir sevgi ile bağlanmayı şart koşması, ashabın kendisini bir "baba" gibi algılaması, ashab içinde ona karşı abideleşen bir sevgi çağlayanı oluşturdu.

Sahabiler onunla konuşurken ondan bahsederken ve onu dinlerken heyecanlanıyor. Söylediklerini vecd ve coşku ile dinliyorlardı. "Anam babam sana feda olsun!" "Canım sana feda olsun!" şeklindeki ifadeler ona olan, sevgilerinin bir tezahürüydü. Bu sevgi, ondan uzak kalma düşüncesini düşünmeye bile izin vermiyordu. Ondan dünyada ya da ukbada uzak kalmanın hasretine dayanamayacaklarını düşünüyorlardı. Hatta cennette bile ondan mahrumiyet, onlar için dayanılmaz biz hasreti oluşturmaktaydı. Bu yüzden o: "Kişi sevdikleriyle beraberdir" açıklamasına mecbur olmuştur. Dünyada beraberlik, cennette komşuluk ne büyük mutluluktu. Nitekim Nesibe Hatunun Uhud'daki yararlıkları sebebiyle Allah Rasulü'nden beklediği sadece cennette ona komşu olmaktı."

Hz. Peygamber'in hayatında gönüllerde çiçek açan bu sevda, onun vefatıyla birlikte hasrete dönüştü. Sahabiler o hasret ateşiyle yanıp kavruldular. Medine onlara dar geldi. Hasretin tutuşturduğu heyecanla yollara düştüler. Çöller, yollar aştılar. Bilal gibi tekrar Medine'ye gelip ezan okuyarak onu çağıranlar ve Bilal'in sesini duyunca da "Resulullah geldi galiba!" sevinciyle evlerinden dışarı fırlayıp hasretle onu kucaklamaya koşanlar odu. Ama nafile. Çünkü artık onu dünya gözüyle değil, ancak mana ve kalb gözüyle görmek mümkün olabilecekti.

Hz. Hasan gibi genç sahabiler, onun hilye ve semailini gözleri önünde canlandırmak için daha iyi tanıyan sahabilerden onun tavsifini istiyorlardı. Hz. Hasan'la başlayan ve Hz. Ali, Hind b. Ebi Hale gibi sahabilerin anlattığı fiziki ve ruhi portresine aid şemail rivayetleri ile hilye levhaları hep ona duyulan hasretin bir terennümü olarak kültür tarihimizdeki yerini almıştır. Evlerimizi süsleyen hilye levhaları, divan edebiyatımızdaki naatlar, musikimizde o sevda ile yakılan ilahiler, hep ona duyulan hasretin ifadesidir.

Biz bu yazıda gerek divan, gerekse tekke halk edebiyatımızda Allah Resulü'ne duyulan hasretin şiire yansıyan boyutlarından kesitler sunmaya çalışacağız. Bilindiği gibi bizim tasavvufi edebiyatımızın ilk şahsiyeti Ahmed Yesevi'dir.

Ahmed Yesevi, Peygamber hasreti, ona benzeme ve ona kavuşma arzusunun ilk tipik örneğidir. Tekkesinin önüne kazdırdığı kabir çukuruna onun vefat yaşı olan altmış üç yaşından sonra günün belli saatlerinde girer ve orada zamanını zikir, tesbih, salâvat ve rabıta-i mevt ile geçirirdi. NitekimDivan-i Hikmet'inde bunu şöyle anlatır:

Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yeraltına yalnız girip nurla doldum;
Hakk'a tapanlar makamına mahrem oldum,
Batin kılıcı ile nefsi parçaladım iste.

Tasavvuf ve edebiyatımızın bir diğer abide şahsiyeti şiirlerini Farsça yazanMevlana Celaleddin Rumi (m.o 1273)'dir. O, rubailerinde Kur'an anlayışını peygamber hasretini şöyle dile getirir:

Ben sağ olduğum sürece Kur'an'ın bendesiyim
Muhammed Muhtar'ın ayağının tozuyum.
Kim benden bundan başka bir söz naklederse
Ben o sözden de onu nakledenden de incinirim.

Mevlana ile hemen çağdaş sayılan ve Batı Türkçesinin güçlü temsilcisi gönüller sultani Aşık Yunus da aynı duygularla şunları söylemektedir:

Canim kurban olsun senin yoluna
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Bu üç gönül eri ile başlayan hasret türküleri her devirde o devrin gönül erlerince seslendirilmeye devam etmiştir. Nitekim Hacı Bayram Veli'nin damadı ve Kadiriye'nin Rumiye kolu kurucusu Eşrefoğlu Rumi (o.1469) bu heyecanı yaşayıp seslendirenlerdendir. Seher vakti bir kerecik olsun onun yüzünü görmek sevdasında olan, Eşrefoğlu, günahının çokluğuna rağmen hala bundan ümidli olduğunu şöyle dile getirmektedir:

Ederim canimi kurban senin yolunda ey Ahmed,
N'ola bir kez yüzün görsem seher vakti seher gahi,
Bu Eşrefoğlu Rumi'nin günahı çokdur gayet
Şefaat kil ya Muhammed yüzün şems'ü kamer mahi

Taci-zade Ca'fer Çelebi (o. 1515) onun gül yüzüne kavuşmak ümid ve özlemiyle kıyamet sabahını beklediğini şöyle ifade etmektedir:

Iyd-i cemaline kati müstakim isterem
Mihr-i ruhun ümmidini subh-i kıyameti

"Su Kasidesi" adli şiiri ile naat vadisinde bir sah-eser vücuda getirmiş bulunan Fuzuli (o. 1556) peygamber hasretini en güzel dile getirenlerin başında gelmektedir. Onun bu 32 beyitlik manzumesinden seçtiklerimizden bazıları:

Ben senin insanlara ilahi aşk sunan dudağını özlemişim. Zahidiler kevser peşinde koşar. Nitekim aşk sarhoşuna aşk şarabi, ayıklara da su içmek iyi gelir.

Ben lebin müştakıyım. Zühhad kevser talibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelir, huşyara su.

"Selvi boylu ve güzel yürüyüşlüsün sen. Sular herhalde sana aşık olmalıdır ki hiç durmadan sana doğru akıyorlar." (Nitekim sairin yaşadığı Bağdad'daki Dicle ve Fırat'ın suları Medine tarafına doğru akmaktadır.)

Ravza-i kuyine her-dem durmayıp eyler güzar
Aşık olmuş galiba ol serv-i hoş reftare su.

"Şayet ben, Sevgili Peygamber'in elini öpmek arzusuyla ölecek olursam, toprağımdan bir desti yapıp onunla o sevgiliye su sunun."

Dest busu arzusuyla ölürsem dostlar,
Kuze eylen toprağım, sunun anınla yare su.

Şairin kabir toprağından desti yapıp sevgili Peygamber'e sunulunca mecburen, dudaklarını bu kaba değdirecek elini öpme arzusuyla ölen sair, bu suretle onun dudaklarını öpmüş olacaktır. Bu bir hasret ve şefaat talebi ifadesidir.

"Ey Allah'ın sevgilisi ve ey insanların en hayırlısı, sana müştakım; hasret çekiyorum. Nasıl susuzluktan dudağı kurumuşlar bir yandan yanıp bir yandan da su ararlarsa, ben de bu hal ile seni arıyorum."

Ya Habiballah ya hayral-beser müştakınem
Öyle kim leb-teşneler yanıp diler hem-vare su.

"Ve nihayet umduğum, kıyamet günü vuslatından mahrum olmamaktır. Hiç olmazsa o gün vuslat çeşmen ben susamışı sulasın."

Umduğum oldur ki ruz-i haşr mahrum olmayam
Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i didare su.

Osmanlı'nın sufi sairleri kadar şair sultanları da ayni hasret ateşini ruhlarının derinliklerinde duymuşlardır. Nitekim "Muhibbi" mahlası ile şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman (o. 1566) der ki:

"Ya Rasulullah sen bugün alemlerin nuru ve Allah'ın sevgilisisin. N'olur aşıklarını bir lahza kapından uzak tutma!"

Nur-i alemsin bu gün hem dahi mahbub-i Huda
Eyleme aşıkların bir lahza kapından cüda

Sultan I. Ahmed Han (o. 1617) de Hz. Peygamber'e olan hasret ve sevgisi sebebiyle onun ayak izi seklinde tahtadan bir levha yaptırmış ve üzerine:

N'ola tacım gibi başımda götürsem daim
Kadem-i resmini ol Hazret-i Sah-i Resul'ün
Gül-i gülzar-i nübüvvet o kadem sabidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün

kıt'asını yazdırarak cuma ve bayram selamlıklarında bir sorguç gibi başında taşımıştır.

Ehl-i beyte mensub olan ve Hz. Peygamber'in cemal nuruyla gönlü yaralı bulunan Seyyid Nizamoğlu (o.1602) onun cemalinin şevki kalbe tecelli edebi beri gönlünün arsa kadar yarıldığını anlatır:

Cemalin nurunun şevki tecelli edebeli kalbe
Onuncun Seyfi'nin gönlü ki çak arşa beraberdir

Halvetiyye'nin Nasuhiyye piri Üsküdar'da medfun M. Nasuhi (o. 1718) hasret ateşiyle şöyle yanıp yakılır.

"Aşıkları, daimi surette divaneye çeviren senin aydınlık yüzündür ya Rasulallah! Onları derd ile sabah, aksam ah ile inleten de senin hasretindir ya Rasulallah."

Eyleyen uşşakı şeyda daima
Tal'atindir ya Resulallah senin
Derd ile ah ettiren subh u mesa
Hasretindir ya Rasulallah senin.

"Beni gece gündüz feryad ettirip hasretle gönlümü yakan ve devamlı gözlerimden yaşlar akıtan senden uzaklığın özlemidir ya Rasulallah!"

Ruz u şeb karım benim efgan eden
Nar-i hasretle dilim suzan eden
Dem-be-dem bu gözlerim giryan eden
Firkatindir ya Rasulallah senin.

Allah Resulü sevdalılarından Yahya Nazım (o.1727). Peygamber hasretini şöyle anlatıyor:

"Aşkının hastası olalı beri ebedi hayati buldum. Senin aşkının derdi hasta gönlüme devadır ya Resulallah. Bu derd kalbimi gül gibi açtırır ve senin aşkının ömrünü artırır. Senin derdin senin askın hem gönül acar hem cana can katar"

Olaldan haste-i aşkın hayat-ı cavidan buldu
Dil-i bimarıma derdin devadır ya Resulallah
Açar gül gibi kalbin artırır bimarının ömrün
Gamın hem dil-güşa hem can-fezadır ya Resulallah

"Devamlı surette ciğerlerim kana bulansa bunda şaşılacak ne var. Çünkü gönül, senin gam denizinin yabancısı değildir. Onda yüzmesini bilir."

Aceb mi dem-be-dem ageste-i hun-i ciğer olsa
Gönül bahr-ı gamınla aşinadır ya Resulallah

Halvetiyyen'in Gulşeni- Sezai kolunun piri Edirneli Hasan Sezayi (o. 1737), bizim hasta; onun doktor, bizim seven, onun da sevilen olduğunu şöyle ifade ediyor:

Biz mariziz, tabibimiz sensin
Biz muhibbiz, Habibimiz sensin.

Mevlana'nın Mesnevi'sini nazmen Türkçe'ye çeviren Süleyman Nahifi (o. 1738) bakınız Peygamber hasretiyle neler söylüyor:

"Vuslat özleminin gücü başıma iş çıkardı. Ayrılık ateşi hasta tenimi dağladı. Hasret derdinin iniltisi bu ağlayıp inleyen Garibi öldürürse diyeceğim sadece sanan Salat u selamdan ibarettir."

Canıma kar etti tab-i iştiyak-i vuslatın
Dağ dağ etti ten-i bimarı nar-i firkatin
Öldürürse ben garib u zari derd-i hasretin
es-Salatu ve's-selam ey fahr-i alem es-selam

Salahi-i Uşşaki (o. 1782) der ki:

"Gönül senin hayalini düşünerek sabaha çıkar. Sabah aydınlığı senin güzellik mumunun ışığıyla meydana gelir."

Gönül fikr-i hayalinle sabahlar ya Rasulallah
Olur sem'-i cemalinle sabahlar ya Rasulallah

Onun gül cemalini bir gece rüyasında görmek arzusuyla yanıp tutuşanlar hiçbir devirde eksik olmamıştır. XIX yüzyılda Hafız Muhammed Hilmi (o. 1881) bakiniz ne diyor:

Ya Habiballah ezelden aşık-i didarınem
Lutfedip rüyada bir şeb arz-i didar et bana.

Ayni yüzyılın aşık şairi Osman Şems Efendi (o. 1893) de şunları söylüyor:

"Ey güneş gibi aydınlık güzel. Senin yüzünün nuruna göreliden beri gam iklimindeki gözyaşlarım gül renkli şarab gibi oldu, kana boyandı. Sinemdeki aşk ile yarılmış yarıklardan taşıp gelen sırlar aşk destanı gibi adeta yazılmış bir kitap gibi oldu. Muhabbet divanının göğsü ıstırapla doldu. Aşkını iman nuru gibi sinemde saklarım. Canımın cevheri gibi vücudumda beslerim.

Ta görelden nur-i vechin ey cemal-i afitab
Eşk-i çeşmim bezm-i gamda oldu gül-cam-i şarab
Şerh ettim razı sinem şerhalardan bab bab
Dasitan-i aşk ile oldum müdevven bir kitab
Sadr-i divan-i muhabbetle yine pür-ızdırab
Saklarım sine de aşkın nur-i imanım gibi
Beslerim cismimde derdin cevher-i canım gibi

"Ateş" redifli gazeliyle peygamber hasretini XX. yüzyıla taşıyan ve bu hasretle ona kavuşan M. Es'ad Erbili de bu vadinin mestlerindendir.

"Yüzünün güzelliğinin hayal ve özlemiyle can ve gönül yansa, şaşılacak ne var? Sevgili Peygamberim, gel de kalbimde ki ve feryadımdaki ateşi gör."

Hayal-i şem'-i ruyinle aceb mi yansa can u dil
Nigarım gel de gör, kalbim de ateş, ah u zar ateş

"Güzellikte kemale ermiş yüzünü bir kerecik görsem bu kotu köleniz ondan sonra da siye feda olsun"

N'ola bir kerre şad olsun cemal-i ba-kemalinle
Ki kemter bendeniz Es'ad sana olmak feda ister

Mevlana aşkı ile hidayete eren Yaman Dede adıyla ünlü Abdülkadir Keçeoğlu da içinde volkan alevi gibi bir peygamber hasreti taşıdığını şöyle anlatıyor:

"Senin aşkınla gönül kan oldu, kana boyandım ya Rasulallah! İçimdeki bu yanan ateşe nasıl dayandım bilemem. Ben ezel bezminden beri sürüp gelen bir çığlık gibi hasret ateşiyle kavruluyorum. Güzel yüzünü gösterip beni ferahlat ki yanıyorum ya Rasulallah!"

Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Rasulallah
Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Rasulallah.
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Rasulallah.
Cemalinle ferah-nak et ki yandım ya Rasulallah!

Arif Nihat Asya'nın (o. 1975) naat inde ise bu hasret su beyitlerle ifade edilmektedir.

Gel ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!...
Hacdan döner gibi gel;
Miracdan iner gibi gel,
Bekliyoruz yıllardır.

Hocamız Kemal Edib Kürkçüoğlu (O. 1977) merhumun naatında da bu hasrete şöyle atıflar vardır:

Gözyaşı ile ağlayıp uyuyarak yüzünü rüyada gören onun güler yüzünü etkisiyle gülerek uyanır.

Zaru giryan uyuyup ruyini rüyada gören
Uyanır neşve-i didar ile handan olarak

Cebrail her gece ihrama girerek senin mübarek beldene gelip yüzünü görmek ve orda konaklamak için can atar.

Can atar her gece Ruhu'l-kuds ihrama girip
Harem-i muhterem-i kuyine mihman olarak.

Ve son olarak Arif Hikmet Gökoğlu Bey'in naatinden hasret-i nebi duygularına kulak verelim:

"Ya Rasulallah andolsun bugün hasret ve ayrılık derdiyle perişanım. Bana yardim et! Aşk ateşine tutuldum. Bugün adeta ateş olmuş gibiyim. Suri ve maddi uzaklık sebebiyle. Bugün canim yanıyor. Elimden tut ve bana merhamet eyle! Çünkü ben isyan denizine batmışım. Ancak islediğim günahların hepsine pişmanım bugün."

Ya Rasulallah inayet kil perişanım bugün
Hasret u hecrinle vallah sine-suzanım bugün
Nar-i aşkınla tutuştum mahz-i niranım bugün
Bu'd-i suriden efendim yanmada canim bugün
Merhamet kil al elim mağruk-i isyanım bugün
Ettiğim masiyete gayet peşimanım bugün.

Kronolojik sırayla tasavvuf edebiyatımızdan sunduğumuz bu peygamber hasreti terennümleri, bugün suri vuslat mümkün olmayan Sevgili Peygamberimizin,

1) Yüzünü rüyada ve alem-i manada görerek teselli olmayın; 2) Kabr-i saadetine yüz sürüp hayatıyla sermest olmayı; 3) Ahirette şefaat ve komşuluk arzusunu dile getirmektedir.

Prof. Hasan Kamil Yılmaz-Altınoluk Dergisi–1997 - Temmuz, Sayı:137

Kısaca Arakan Tarihi

Bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Arakan; Bangladeş, Hindistan ve Çin ile komşudur. Arakanlılar geçmişte 50 bin kilometre karelik bir toprak parçasında yaşıyorlardı ve bu bölgeye Arakan deniyordu. Fakat şu an Arakan Halkı 10 bin kilometre karelik bir bölgede yaşıyor. Arakanlı Müslümanların nüfusları da 2 milyona düştü. İslam’ın Arakan’a ilk defa 8. yüzyılda bölgeye gelen Arap tüccarlar ve dervişler vasıtasıyla girdiği tahmin ediliyor. 13. yüzyıla gelindiğinde Arakan Halkı tamemen Müslümanlaştı ve 1430 yılında Arakan İslam Devleti kuruldu. Arakan İslam Devletinin ilk sultanı ise Süleyman Şah’dır. Arakan İslam Devleti 1784 yılına kadar bölgeye hükmetti. Bu dönemde Arakan bir ticaret ve ilim merkezi oldu. Portekizliler, Hollandalılar uzun yıllar Arakanla ticaret yaptılar ve Arakan ekonomik olarak güçlü bir hale geldi.
 
İSLAM DEVLETİNİN HÜZÜNLÜ VEDASI
 
Bugün petrol ve doğalgaz açısından Güneydoğu Asya’nın en zengin topraklarına sahip olan Arakan, tam 350 yıl İslam’la yönetildi. 17OO’lü yıllardan itibaren Budist Burma Sultanlığı’nın saldırılarına uğramaya başlayan Arakan İslam Devleti, Müslüman Halkın gösterdiği büyük direnişe rağmen 1784 yılında yıkıldı. İslam Devletinin yıkıldığına şahit olan Arakanlı Kadınların günlerce gözyaşı döktükleri rivayet ediliyor. Burma Sultanlığı, Arakan İslam Devleti’ni yıksa da bölgeye tam olarak hâkim olamadı. 19. Yüzyılda Arakan’ı işgal eden yeni sömürgeci güç İngiltere’ydi. Arakan’ı iliklerine kadar sömüren ve Arakanlı Müslümanları maden ocaklarında zorla köle olarak çalıştıran İngiltere, bölgeden ayrılırken Arakan’ı Burma Sultanlığı’na bıraktı. İngiltere, Ortadoğu’da oynadığı oyunun aynısını bu sefer Asya’da oynuyor, burada da cetvellerle sınırlar çizerek ardında kalan sorunlar yumağıyla bölgeyi askeri olarak terk ediyordu.
 
ARAKANLILAR’IN ÇİLE DOLU GÜNLERİ
 
Myanmar geçmişte Burma Sultanlığı olarak biliniyordu. Fakat Burma Sultanlığını deviren Askeri Yönetim, ülkenin adını Myanmar olarak değiştirdi. Myanmar’ın nüfusu şu an 51 milyon civarında ve Myanmar halkının yüzde 80′i Budizme inanıyor. Arakan Halkı, İslam Devleti’nin yıkılmasının ardından Budistler tarafından sürekli olarak din değiştirmeye zorlandı. Fakat Arakanlı Müslümanlar her ne pahasına olursa olsun dinlerini terketmediler. Bunun üzerine Burmalı Budistler, askerlerden aldıkları destekle Arakanlı Müslümanlara yönelik büyük bir katliama giriştiler. 28 Mart 1942 yılında ilk olarak Minbya şehrine bağlı Çanbilli Köyü’nde başlayan, daha sonra da bütün Arakan’a yayılan bu katliamda en az 150 bin Arakanlı Müslümanın öldüğü tahmin ediliyor. Bu tarihi katliam esnasında yüzbinlerce Arakanlı vatanını terk ederek komşu ülkelere sığındı.
 
NE WİN ARAKANLILARA SAVAŞ AÇTI
 
Toprakları işgal edilen Arakanlı Müslümanlara yönelik ikinci saldırı dalgası 1962 yılında askeri darbe ile yönetimi ele geçiren Komünist General Ne Win tarafından başlatıldı. Yüzlerce İslam Âlimini kurşuna dizdiren Ne Win, Arakan’daki bütün camilerin kapısına kilit vurdurdu ve camiler birer eğlence mekânına dönüştürüldü. Ne Win’in imza attığı en büyük zulüm ise Arakanlı Kadınlara yapılanlardı. Arakanlı Kadınlar askerler tarafından toplama kamplarına götürüldüler. Bu kadınların birçoğu toplama kamplarında tecavüze uğradı ve tecavüz sonucu hamile kalan kadınlar zorla Budist erkeklerle evlendirildi. Bu dönemde yine hacca gitmek, kurban kesmek, toplu olarak namaz kılmak ve diğer ibadetler yasaklandı. İnsan hakları kuruluşları tarafından açıklanan resmi rakamlara göre Arakan’da 1962 ile 1984 yılları arasında 200 bin Müslüman öldürüldü. 1 miyona yakın Arakanlı da komşu ülkelere, özellikle de Bangladeş’e kaçtı.
 
İZİN ALMADAN ÇOCUK YAPAMIYORSUNUZ
 
Arakan’daki müslümanlar bugün de Mymar Askeri Diktatörlüğü tarafından dayatılan inanılmaz uygulamalarla karşı karşıyalar. Evlenmeyi veya çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız, mutlaka devletten izin almak zorundasınız. Bu nedenle evlilik yaşı gelen Arakanlı Gençlerin birçoğu ülkelerinden kaçarak başka bir ülkede evleniyorlar. Arakanlı Müslümanlara getirilen bir başka yasak da seyahat yasağı. Ülke içinde bir yerden başka bir yere gitmek istiyorsanız veya evinize bir misafir gelecekse bu durumu mutlaka devlete bildirmeniz gerekiyor. İnsanı hayrete düşüren bir başka yasak da eğitim alanında. Arakanlı çocuklar sadece ilkokul eğitimi alabiliyorlar. Arakanlı bir çocuk lise veya üniversite okumak istiyorsa mutlaka din değiştirip Budist olmak zorunda. Arakan’da şu an, ezan okumak veya çocuklara Kur’an dersi vermek ölüm sebebi olarak yetiyor. Mymer’deki bütün bölgelere 24 saat elektrik verilirken, Arakanlılara günde sadece 4 saat elektrik veriliyor. Yine Arakanlı Müslümanların internet gibi iletişim araçlarını kullanmaları da askeri yönetim tarafından yasaklanmış durumda.
 
ARAKANLI MÜSLÜMANLARLA NE KADAR KARDEŞİZ?
 
Arakan’da yaşananlar sadece bu anlattıklarımla sınırlı değil elbette. Bu anlattıklarım yaptığım kısa bir araştırma sonucu tespit edebildiklerim. Ülkeye hâkim olan baskı rejimi nedeniyle Arakan’dan dışarı doğru dürüst haber çıkmıyor. Kim bilir Arakanlı Müslümanlar her gün ne tür sıkıntılarla karşı karşıya kalıyorlar’ Arakanlıların Türkiyeli Müslümanların kardeşliğine, desteğine ve dualarına bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaçları var. Bizden Filistin, Irak, Patani, Çeçenistan, Afganistan ve Somali için ettiğimiz duaların arasına Arakan’ı da eklememizi ve Osmanlı Halifelerinin torunları olarak onlara kol kanat germemizi istiyorlar. Bu masum ve anlamlı istek inşallah bir gün gerçekleşir.

BİR ANI: Aşağıda size anlatacağım olay kısa bir zaman önce Arakan’da yaşandı. Sadece bu olay bile Arakanlı Müslümanların ne tür baskılarla karşı karşıya olduklarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor: ‘Arakan’da yaşayan bir grup Müslüman devletten izin alamadıkları için izinsiz olarak Sittwe Şehrinden Rangoon Şehrine otobüsle yolculuk yapmak istediler. Yocuların amacı yakınlarını ziyaret etmekti. Arakanlı Müslümanlara yönetim tarafından 1988 yılından beri seyahat yasağı uygulandığını bilen Arakanlılar, bu yasağı delmek için Budist kıyafetleri giyerek yola çıktılar. Sittwe yakınlarındaki Min Chaung köprüsünde askerler tarafından durdurulan Arakanlı Müslümanların Budist olmadıkları anlaşılınca, yolcuların hepsi tutuklandı. Yocular çıkarıldıkları mahkeme tarafından Müslümanlara uygulanan seyahat yasağını delmek suçundan 6 ay hapis cezasına çarptırıldılar.’
(Adem Özköse, Gerçek Hayat Dergisi, 2008)

29 Temmuz 2012 Pazar

DUA SEFERBERLİĞİNE DAVET

DUA SEFERBERLİĞİNE DAVET  


HAKKARİDE CATIŞMA SÜRÜYOR HZ.ALLAH MEHMETCİĞİMİZE KUVVET VERSİN ONLARI HERTÜRLÜ KÖTÜLÜKTEN KALLEŞLİKTEN MUHAFAZA EYLESİN VATANIMIZA GÖZ DİKENLERİ KAHRU PERİŞAN EYLESİN 


SURİYEDEKİ KARDEŞLERİMİZİDE ESAD ZULMÜNDEN KORUSUN HZ.ALLAH


ARAKANDA ZULÜM DEVAM EDİYOR LÜTFEN SESSİZ KALMAYALIM






İnnemel mû’minûne ihvetun fe aslihû beyne ehaveykum vettekûllâhe leallekum turhamûn.




Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.




Hucurat Suresi 10.ayet

27 Temmuz 2012 Cuma

Oruç Nefs Terbiyesidir...CUMAMIZ MÜBAREK OLSUN

Allah için susamak, Allah için acıkmak...
Rabbim sağlık vermiş elhamdülillah!
Ne güzel sıcak günlerde oruç tutmak!
Benim yangınım Kevser Havuzunda son bulacak...(inşaallah)
Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) rivayet ediyor: Resulullah(s.a.v.) ile birlikte çıkmıştık. Biz gençtik ve evlenme imkânımız yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimiz(s.a.v.)şöyle buyurdu: `Ey gençler! Evlenmeye imkânı olan evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan korur, iffeti muhafaza eder. Evlenmeye imkân bulamayan da oruç tutsun. Çünkü oruç cinsel arzuları kırar, azaltır.` (Neseî, Sıyam: 43)
Orucun insana sağladığı önemli bir faydası nefsin istek ve arzularına set çekmeyi öğretmesidir. Bilhassa gençlik çağında, dinçlik zamanında insan, çelikten bir vücudu olduğunu sanıp, dünyada ebedî kalacakmış gibi ona sarılır. Türlü türlü zevki ve lezzeti tatmaya çalışır. Kendisini şefkatle besleyen, terbiye eden Yaratıcısını unutabilir. Ömrünün sonunu, ebedî hayatını düşünmez hale gelebilir. Böylece ahlâkî olmayan davranışların içine girip duygularına hâkim olamaz. Akıl ve mantığını dinlemez; iffetini, şerefini koruyamaz hale gelir.
Zayıflığımızı anlatır oruç
Oruç, insana güçsüzlüğünü, zayıflığını iyice anlatır, ders verir. Böylece nefis, firavunluğunu bırakır, yaratılış istikametinde hareket etmeye çalışır. Ahlâkını, iffetini korur, kendine hâkim olur. İşte nefsin huyundan olan, istediği gibi hareket etme arzusunun karşısına ancak oruçla çıkılabilir. Çünkü, oruç, onun bu hareketini sınırlandırdığı gibi, başıboş olmadığını da her an hatırlatır.
Nefsi mağlup etmek
Kur`ân-ı Kerimde, `Oruç farz kılındı ki, takvaya eresiniz` şeklinde beyan buyurularak, insanın oruç sayesinde nefsine daha iyi hakim olabileceği ve nefsini daha iyi terbiye edebileceği ifade edilir. Elmalı`nın ifade ettiği gibi, `Oruç şehveti kırar, nefsi mağlup eder, azgınlıktan ve kötülükten korur, dünyanın aşağılık lezzetlerini, makam ve üstün çıkma kavgalarını hakir gördürür, kalbin Allah`a teveccühünü arttırır. Ona melekî bir zevk ü safa bahşeder.`
Manevi perhiz
İnsan oruç vasıtasıyla bir çeşit manevî perhiz yapar, Allah`ın emirlerini dinlemeye alışır. Manevî hayatı da zehirlenmekten kurtulur. Çünkü diğer duygular rahat nefes alırlar, vazifelerine güzel çalışırlar. Mide geçici bir açlık yüzünden ağlarken, diğer ulvî duygular adeta bayram ederler.
Yaratılıştan gelen iyilik
İnsanın yaratılışında bulunan iyi duygular, bu şekilde kötü duygulara galip gelir. Nefis de kendisinin asıl mal sahibi olmadığını, aciz bir kul olduğunu idrak eder. Zira oruçlu olan kişi görür ki, Cenab-ı Hakkın izni olmadan en küçük, en basit yiyeceğe elini uzatmaz. Böylece kulluk vazifesini hatırlar, hakiki vazifesi olan şükre gider.
Gençlerin kurtuluşu oruçta
Evet, `Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve inatçılara, zaafını ve aczini ve fakrını hissettiriyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece ve şefkate muhtaç olduğunu fark eder kişi. Bu açıdan yüzlerce günahın insanın üzerine geldiği böyle bir zamanda oruç, gençler için en güzel bir çare ve muhkem bir sığınaktır. Arzularına hâkim olmak için en kolay bir yoldur. Bu oruç Ramazan orucu olunca değeri ve önemi daha da artar.
Bedenin zekâtı oruçtur
Ebu Hureyre(r.a.) rivayet ediyor: Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: `Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur.` (İbni Mâce, Sıyam: 44) Zekât sadece maldan verilmez. Allah`ın ihsan ettiği her nimetin kendine göre bir zekâtı vardır. İlmin zekâtı bildiğini başkalarına öğretmek, ömrün zekâtı namaz kılmak, malın zekâtı hakkını vermek, bedenin zekâtı da oruç tutmaktır.
Şükürler olsun Allah`ım
Zekât bir çeşit şükürdür. Oruç ise, `halis, hakiki, büyük ve umumi bir şükrün anahtarı` hükmündedir. Oruç sayesinde mümin, gözle görülür şekilde kendisine verilen nimetlerin kıymetini düşünme fırsatı bulur. Oruç tutan insan, vücudunun da, sahip olduğu nimetlerin de kendi malı olmadığını, istediği zaman yiyip içemeyeceğini anlar. Oruçla onların kendisinde emanet bulunduğunu, hakiki mal sahibinin kim olduğunu idrak eder. Onun emri olmadan yiyemez, içemez. Böylece, gerçek nimet sahibi olan kişi Rabbine teşekkür eder. Nimetlerin doğrudan doğruya Ondan geldiğini bilir. Vücut nimetine karşı teşekkürünü, oruçla karşılar.
Tertemiz bir beden için
Zekâtın bir diğer manası da temizliktir. Maldan verilen zekât onun temizlenmesine, çoğalmasına, bereketlenmesine sebep olduğu gibi, oruç da bedenin maddî ve manevî temizlenmesine, sağlık ve bereketin artmasına sebeptir. Zekât veren insan malını kir ve günah pisliklerinden temizlediği gibi, oruç tutan da vücudunu günahlardan öyle temizlemiş sayılır. Ter temiz bir vücut ve ruha sahip olur.
Efendimiz`in iftar duaları
`Allah`ım! Senin için oruç tuttum, sana inandım, sana dayandım, Senin verdiğin rızıkla orucumu açtım. Yarının orucuna da niyet ettim, benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla.`
Abdullah b. Amr`dan nakille; `Allah`ım, her şeyi kuşatan rahmetinle beni bağışlamanı dilerim.`
Senin rızan için
*Muaz ibni Zühre (r.a.) anlatıyor: Bana ulaştı ki, Resulullah (s.a.v.) iftar ettiği zaman şu duayı okurdu: `Ey Allah`ım, Senin rızan için oruç tuttum ve Senin rızkınla orucumu açıyorum.` (Ebû Dâvud, Savm: 22)
Sevap kesinleşti inşallah
*Mervan ibni Salim, ibni Ömer (r.a.)`dan naklediyor:
Resulullah (s.a.v.) orucunu açınca şöyle derdi: `Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşallah Teâlâ sevap kesinleşti.`
Hadisin râvisi Rezin, duanın baş kısmına `Elhamdülillah` kelimesini ilave etti. (Ebu Dâvud, Savm: 22)
Abdullah ibni Ömer`de (r.a.) iftar vakti şöyle dua ederdi: `Allah`ım, bütün kâinatı kaplayan rahmetinin hakkı için beni affet, günahlarımı bağışla.`