2 Mayıs 2013 Perşembe

YALNIZLIK


İnsan kendini nasıl yalnız hissedebilir…
İki omuzunda iki melekle yaşıyor…
Kiramen katibin deniyor onlara…


... Gündüz iki, akşam iki melek nöbetleşe om

...uz başımızda…
Neyi kimden gizliyorsunuz…
İnsan bir günah işlerken ne büyük gaflette…
Allahü tealanın gördüğünü unutuyor…
Bu iki meleğin gördüğünü unutuyor…
Ahireti bilen bu melekler; bu kimse günah işlerken kim bilir nasıl üzülüyorlar…
Kim bilir neler söylüyorlar…
‘Ey mümin… Ne yapıyorsun… Bunun karşılığını bilsen yapmazdın… Bu ne gaflet…’ mi diyorlar acaba…
Sağdaki melek, soldaki meleğin amiridir…
Bir kimse bir günah işlediğinde sol omuzundaki sağ omuzdaki amirinden izin istiyor…
- Yazayım mı bu günahı…
- Yazma… Belki bir hayır işler, tevbe eder… Bekle, diyor
Merhamete bakınız…
***
Her ne olursa olsun… İki omuzumuzdaki meleğin varlığını unutmamaya alışmalıyız… Unutsak da oradalar onlar…
Yatağa uzandığımız zaman biri başımıza, biri ayak ucumuza geliyor… Ve bekliyorlar… Ne yaptığımızı takip ediyorlar…
Hayatımıza girmiyorlar… Vazifeleri kayıt… Sadece mahrem yerlerde (hela ve cima) kişinin yanınndan ayrılıyorlar... Burada bir günah işlenirse Allahü teala meleklere bildiriyor...
***
Biz beş kişilik bir arkadaş topluluğunda beş kişi değil, on beş kişiyiz aslında…
Veya iki arkadaş, oradan ayrılıp giden arkadaşlarının arkasından dedi kodu yaparken iki kişi değil, altı kişiler…
Az önce samimi konuştukları o arkadaşlarını çekiştirirken; bu meleklerin katında ne iğrenç bir duruma düşüyor bu insanlar…
Yalnız değiliz, değiliz…
Mahşer günü her şey ortaya çıkacak…
***
Bu melekler vazifeli oldukları kimsenin ölüm anında; gözlerinden perde kalktığında ona görünmeye başlarlar…
Ve yıl sonu karnesi gibi, yıllar içinde tuttukları defteri o kimseye gösterirler…
Nasıl ki başarılı bir öğrencinin yüksek notlu karnesi kendisine tebessümle verilir… İşte olgun bir müslümanın defterlerini de ona memnuniyetle gösterirler…
Bir büyük zat buyurmuş ki; ‘Kişi günah işlemeye niyetlendiği zaman kötü bir koku yayar. Kiramet katibin melekleri bu kokudan rahatsız olurlar… Onlar sizi rahatsız etmediği gibi siz de onları rahatsız etmeyin…’
Ne hakkımız var Allahın iki mübarek kulunu rahatsız etmeye…

30 Nisan 2013 Salı

tesettür


Özellikle günümüzde müslümanların en önemli problemi tesettür
Başını örtenler: Eğer inanmadan örtünüyorsanız, başörtüsünü çıkarınız. Eğer siyasi simge olarak örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer mahalle baskısı ile örtüyorsanız çıkarınız. Eğer babanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer kocanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer ağabeyinizin baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer yaşadığınız ortamda prim yaptığı için örtüyorsanız, başörtünüzü çıkarınız. Eğer gelenek olduğu için örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer sizi güzelleştirdiği için başınızı örtüyorsanız, çıkarınız. Eğer Allah için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz. Eğer inandığınız için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz. Eğer dini gereklilik için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz devam ediniz. Ancak artık özgür olmadığınızı unutmayın. Başörtüsü ile sakız çiğneyerek dolaşamazsınız. Karşı cinsle sarmaş dolaş olamazsınız. Artık temsil ettiğiniz bazı değerlerin var olduğunu unutmayınız. Eğer inandığınız için örtünüyorsanız içini doldurunuz. Dürüstlüğünüz, çalışkanlığınız, hoşgörünüzle örnek olurken; ahlakî anlayışınız, oturup kalkışınızda da daha dikkatli olmalısınız. Çünkü başörtüsü sizin için hem bir hak hem bir değerdir. Haktır; çünkü sonradan çıkarılmış bir kavram değildir. 1400 yıllık bir geçmişi vardır. O halde örtündüğünüz gibi yaşayın. Yaşadığınız gibi örtünün. Karşı çıkanlar: Başörtüsüne size ölümü hatırlattığı için karşıysanız, vazgeçiniz. Ölüm vardır ve gerçektir. Başörtüsüne din karşıtlığınız sebebiyle muhalifseniz, vazgeçiniz. Dinin teselli etme ve hayata anlam katma gücünü yok edemezsiniz. Başörtüsüne korktuğunuz için karşıysanız, korkunuzu analiz ediniz. Korkunuz dini bir veriden kaynaklanıyorsa, o veriyi tartışınız. Korkunuz dinin yanlış yorumlarından kaynaklanıyorsa, doğru yorum bulmak ya da oluşturmak için mücadele ediniz. Korkunuz küçük kentler ve Anadolu’daki mahalle baskısı ile insanlarla diyologa giriniz. Birlikte yaşama bilincini oluşturmak gibi bir misyon üstleniniz. Yasağı yasakla gidermek çözüm olamaz. Korkunuz İran gibi olmaktan kaynaklanıyorsa, başörtüsüne karşı çıkmak yerine radikalliğe karşı çıkınız. Korkunuz Atatürkçülüğün tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa hangi Atatürk’ü savunduğunuzu sorgulayınız. Korkunuz Cumhuriyetin tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa “Tek Parti Cumhuriyeti”ni mi, “Çok Partili Cumhuriyeti” mi savunduğunuzu sorgulayınız. Korkunuzun sebebi özgürlüklerin kaybolması ise, ise herkese özgür yaşayacağı ortam sağlayacak çözümler üretiniz. Korkunuz laikliğin tehlikede olmasından ileri geliyorsa, laiklikle din karşıtlığını karıştırıp karıştırmadığınızı sorgulayınız. Korkunuz sahip olduklarınızı yitirmekse, elde ettiğiniz varlıklara “düşünceye karşı düşünce” yöntemiyle mi mücadele ediyorsunuz, bunu sorgulayınız. Başörtülü birini gördüğünüzde size ‘dinsiz’ denildiğini hissediyorsanız, vazgeçiniz. Çünkü bu sizin algınız olabilir. Niyet okuyarak hükme varmak, insanı realite körlüğüne götürür. Başörtülü bir kadını gördüğünüzde, ‘dinde böyle bir uygulama yok’ diye düşünüyorsanız, bırakınız onu konunun uzmanları söylesin. Bilimsel cahillik yapmayınız. Başörtüsünü ‘gericilik’ olarak değerlendiriyorsanız, asıl gericiliğin öğrenme hakkını engelleme olduğunu görünüz. Gericilikle mücadele cehaletle mücadeledir; dinle mücadele değildir. Başörtülüleri ‘kendilerini kısıtlayan insanlar’ olarak görüyorsanız, inandığı değerler için zevklerinden vazgeçenlere saygı duyunuz. Başörtülüler size ‘Usame Bin Ladin’i hatırlatıyorsa, zihin haritanızı değiştiriniz. Radikal din anlayışının, İslam dininin ilk doğuşunda üç halifeyi öldürdüğünü unutmayınız. Başörtüsünü görünce ‘dinî faşizm’den korkuyorsanız, Hitler’den hareketle ‘bütün Almanlar faşisttir’ deme adaletsizliğini yapmayınız. Başörtülüler, size ‘tehdit altında olduğunuz’ izlenimini veriyorlarsa, kendinize konuyu kişiselleştirip kişiselleştirmediğinizi sorunuz. Başörtülülerle konuşmayı deneyiniz. Önyargıları, diyaloglar aydınlatır. Bir insanın başının zorla kapatılmasından yana iseniz, ceberutsunuz. İslam tarihinde selefi, harici radikalizm yorumu bunu öngörmüştür. Bir insanın başını zorla açtırıyorsanız yine ceberutsunuz. Bu durum, din karşıtlığını dogma haline getirdiğinizin ispatıdır: Kendinizle yüzleşiniz. Belki de ‘Modern Tiran’lığı savunuyorsunuz. Güç kullanarak kendi dogmalarınızı kabul ettirmek istiyorsanız, siz Ortaçağ’a aitsiniz. Dinî görünümlü ya da modern görünümlü olmanız fark etmez. Siyasî talebi olmayan bir genç kızın inançlarının gereğine göre yaşamasına karşı çıkıyorsanız, laikliğe de karşı çıkıyorsunuz demektir. Siyasî talebi olmayan bir ailelerin çocuklarına dinin öngördüğü ahlakî normları öğretmeyi, din dersi vermelerini laikliğe aykırı görüyorsanız; bu davranış bilimsel, çağdaş, ilerleme ve aydınlanmaya uygun değildir. Alternatif üretiniz. Siyasî talebi olmayan ama dinini yaşamak isteyen doktora, mühendise, subaya karışmayınız. Aydınlanmanın Descartes döneminde takılıp kalmışsınız demektir. Allah’a hesap verme duygusu yaşayan bir subay ya da doktor ülke için şanstır. Siyasî talebi olmayan ama dinin teselli gücünü, yaşama anlam katma özelliğini ve ölümden sonraki hayatı öngörme fikrini bilimle birleştirenlere karşıysanız, bilimsel gelişmeye ve düşüncenin ilerlemesine de karşısınız demektir. Başörtüsüne ‘bazı siyasîler sahip çıkıyor’ diye karşıysanız, demokratlığınızı sorgulayınız. ‘Başörtüsü istismar ediliyor’ diye düşünerek muhalefet ediyorsanız, istismar edenle etmeyeni anlamanın en iyi yolunu deneyiniz. Bu konuyu istismar edeni etmeyenden, önyargılı olanı olmayandan ayıran laboratuar, sosyal alanlardır. Üniversitelerde serbest bırakın. Üç, beş sene gözlemleyin. Eğer kamu düzeni bozulursa ve başı açıkların hakları ellerinden alınırsa, aptallık yapmayın; mücadelenizi verin. Eğer askerseniz ve sezgileriniz, Türkiye’nin geleceğini tehdit edecek bir tehlikeyi haber veriyorsa; üniversiteler sizin için birer sosyal psikoloji laboratuarı olacak. Böylece siz de deneyecek ve göreceksiniz: Kamu düzeni, provokasyonlara rağmen bozuluyor mu bozulmuyor mu? İnsan davranışlarının dilini, yalan söylenip söylenmediğini, niyetleri anlamayı ve korkuları yenmeyi gösterecek en iyi yol, deneme sınamadır. Deneme-sınama yöntemi her zaman risklidir, ancak radikalliği önlemek için bu riski göze almak gerekir. Adalet, cesaret istediği gibi doğruları bulmakta, risk almayı gerektirir. Özgürlük ve barış tarihte hiç kolay elde edilmemiştir. Bazıları başının dışını örtüyor, bazıları içini örtüyor. Bunun için sosyal psikoloji laboratuarı en etkili bilimsel deney ve gözlem yeridir. Türkiye kendi modernizmini geliştirmek dünyaya model olma şansını yakalayabilir. Bu konuda da rehberimiz akıl ve bilim olmalıdır. Bilim inancı taklit etmez ama tehdit de etmez. İnceler, rapor eder ve tarih sahnesine sunar. Özellikle üniversiteler hiçbir fikre kapısını kapamazlar. Analiz ederler, yorumlarlar. Evrensel yaklaşım bu olmalıdır. İnanç bilimsel kategoridir. Üniversitelerin sosyal psikolojik laboratuvar olması fırsatını kaçırmayalım. Türkiyemiz bu sınavı dünyaya örnek olacak şekilde aşması dileğiyle… Prof. Dr. Nevzat TARHAN
Başını örtenler:

Eğer inanmadan örtünüyorsanız, başörtüsünü çıkarınız.

Eğer siyasi simge olarak örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer mahalle baskısı ile örtüyorsanız çıkarınız.

Eğer babanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer kocanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer ağabeyinizin baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer yaşadığınız ortamda prim yaptığı için örtüyorsanız, başörtünüzü çıkarınız.

Eğer gelenek olduğu için örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer sizi güzelleştirdiği için başınızı örtüyorsanız, çıkarınız.

Eğer Allah için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.

Eğer inandığınız için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.

Eğer dini gereklilik için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz devam ediniz. Ancak artık özgür olmadığınızı unutmayın. Başörtüsü ile sakız çiğneyerek dolaşamazsınız. Karşı cinsle sarmaş dolaş olamazsınız. Artık temsil ettiğiniz bazı değerlerin var olduğunu unutmayınız.

Eğer inandığınız için örtünüyorsanız içini doldurunuz. Dürüstlüğünüz, çalışkanlığınız, hoşgörünüzle örnek olurken; ahlakî anlayışınız, oturup kalkışınızda da daha dikkatli olmalısınız.

Çünkü başörtüsü sizin için hem bir hak hem bir değerdir.

Haktır; çünkü sonradan çıkarılmış bir kavram değildir. 1400 yıllık bir geçmişi vardır. O halde örtündüğünüz gibi yaşayın. Yaşadığınız gibi örtünün.

Karşı çıkanlar:

Başörtüsüne size ölümü hatırlattığı için karşıysanız, vazgeçiniz. Ölüm vardır ve gerçektir.

Başörtüsüne din karşıtlığınız sebebiyle muhalifseniz, vazgeçiniz. Dinin teselli etme ve hayata anlam katma gücünü yok edemezsiniz.

Başörtüsüne korktuğunuz için karşıysanız, korkunuzu analiz ediniz.

Korkunuz dini bir veriden kaynaklanıyorsa, o veriyi tartışınız.

Korkunuz dinin yanlış yorumlarından kaynaklanıyorsa, doğru yorum bulmak ya da oluşturmak için mücadele ediniz.

Korkunuz küçük kentler ve Anadolu’daki mahalle baskısı ile insanlarla diyologa giriniz. Birlikte yaşama bilincini oluşturmak gibi bir misyon üstleniniz. Yasağı yasakla gidermek çözüm olamaz.

Korkunuz İran gibi olmaktan kaynaklanıyorsa, başörtüsüne karşı çıkmak yerine radikalliğe karşı çıkınız.

Korkunuz Atatürkçülüğün tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa hangi Atatürk’ü savunduğunuzu sorgulayınız.

Korkunuz Cumhuriyetin tehlikede olmasından kaynaklanıyorsa “Tek Parti Cumhuriyeti”ni mi, “Çok Partili Cumhuriyeti” mi savunduğunuzu sorgulayınız.

Korkunuzun sebebi özgürlüklerin kaybolması ise, ise herkese özgür yaşayacağı ortam sağlayacak çözümler üretiniz.

Korkunuz laikliğin tehlikede olmasından ileri geliyorsa, laiklikle din karşıtlığını karıştırıp karıştırmadığınızı sorgulayınız.

Korkunuz sahip olduklarınızı yitirmekse, elde ettiğiniz varlıklara “düşünceye karşı düşünce” yöntemiyle mi mücadele ediyorsunuz, bunu sorgulayınız.

Başörtülü birini gördüğünüzde size ‘dinsiz’ denildiğini hissediyorsanız, vazgeçiniz. Çünkü bu sizin algınız olabilir. Niyet okuyarak hükme varmak, insanı realite körlüğüne götürür.

Başörtülü bir kadını gördüğünüzde, ‘dinde böyle bir uygulama yok’ diye düşünüyorsanız, bırakınız onu konunun uzmanları söylesin. Bilimsel cahillik yapmayınız.

Başörtüsünü ‘gericilik’ olarak değerlendiriyorsanız, asıl gericiliğin öğrenme hakkını engelleme olduğunu görünüz. Gericilikle mücadele cehaletle mücadeledir; dinle mücadele değildir.

Başörtülüleri ‘kendilerini kısıtlayan insanlar’ olarak görüyorsanız, inandığı değerler için zevklerinden vazgeçenlere saygı duyunuz.

Başörtülüler size ‘Usame Bin Ladin’i hatırlatıyorsa, zihin haritanızı değiştiriniz. Radikal din anlayışının, İslam dininin ilk doğuşunda üç halifeyi öldürdüğünü unutmayınız.

Başörtüsünü görünce ‘dinî faşizm’den korkuyorsanız, Hitler’den hareketle ‘bütün Almanlar faşisttir’ deme adaletsizliğini yapmayınız.

Başörtülüler, size ‘tehdit altında olduğunuz’ izlenimini veriyorlarsa, kendinize konuyu kişiselleştirip kişiselleştirmediğinizi sorunuz. Başörtülülerle konuşmayı deneyiniz. Önyargıları, diyaloglar aydınlatır.

Bir insanın başının zorla kapatılmasından yana iseniz, ceberutsunuz. İslam tarihinde selefi, harici radikalizm yorumu bunu öngörmüştür.

Bir insanın başını zorla açtırıyorsanız yine ceberutsunuz. Bu durum, din karşıtlığını dogma haline getirdiğinizin ispatıdır: Kendinizle yüzleşiniz. Belki de ‘Modern Tiran’lığı savunuyorsunuz.

Güç kullanarak kendi dogmalarınızı kabul ettirmek istiyorsanız, siz Ortaçağ’a aitsiniz. Dinî görünümlü ya da modern görünümlü olmanız fark etmez.

Siyasî talebi olmayan bir genç kızın inançlarının gereğine göre yaşamasına karşı çıkıyorsanız, laikliğe de karşı çıkıyorsunuz demektir.

Siyasî talebi olmayan bir ailelerin çocuklarına dinin öngördüğü ahlakî normları öğretmeyi, din dersi vermelerini laikliğe aykırı görüyorsanız; bu davranış bilimsel, çağdaş, ilerleme ve aydınlanmaya uygun değildir. Alternatif üretiniz.

Siyasî talebi olmayan ama dinini yaşamak isteyen doktora, mühendise, subaya karışmayınız. Aydınlanmanın Descartes döneminde takılıp kalmışsınız demektir. Allah’a hesap verme duygusu yaşayan bir subay ya da doktor ülke için şanstır.

Siyasî talebi olmayan ama dinin teselli gücünü, yaşama anlam katma özelliğini ve ölümden sonraki hayatı öngörme fikrini bilimle birleştirenlere karşıysanız, bilimsel gelişmeye ve düşüncenin ilerlemesine de karşısınız demektir.

Başörtüsüne ‘bazı siyasîler sahip çıkıyor’ diye karşıysanız, demokratlığınızı sorgulayınız.

‘Başörtüsü istismar ediliyor’ diye düşünerek muhalefet ediyorsanız, istismar edenle etmeyeni anlamanın en iyi yolunu deneyiniz.

Bu konuyu istismar edeni etmeyenden, önyargılı olanı olmayandan ayıran laboratuar, sosyal alanlardır. Üniversitelerde serbest bırakın. Üç, beş sene gözlemleyin. Eğer kamu düzeni bozulursa ve başı açıkların hakları ellerinden alınırsa, aptallık yapmayın; mücadelenizi verin.

Eğer askerseniz ve sezgileriniz, Türkiye’nin geleceğini tehdit edecek bir tehlikeyi haber veriyorsa; üniversiteler sizin için birer sosyal psikoloji laboratuarı olacak. Böylece siz de deneyecek ve göreceksiniz: Kamu düzeni, provokasyonlara rağmen bozuluyor mu bozulmuyor mu?

İnsan davranışlarının dilini, yalan söylenip söylenmediğini, niyetleri anlamayı ve korkuları yenmeyi gösterecek en iyi yol, deneme sınamadır.

Deneme-sınama yöntemi her zaman risklidir, ancak radikalliği önlemek için bu riski göze almak gerekir.

Adalet, cesaret istediği gibi doğruları bulmakta, risk almayı gerektirir.

Özgürlük ve barış tarihte hiç kolay elde edilmemiştir.

Bazıları başının dışını örtüyor, bazıları içini örtüyor. Bunun için sosyal psikoloji laboratuarı en etkili bilimsel deney ve gözlem yeridir.

Türkiye kendi modernizmini geliştirmek dünyaya model olma şansını yakalayabilir.

Bu konuda da rehberimiz akıl ve bilim olmalıdır.

Bilim inancı taklit etmez ama tehdit de etmez. İnceler, rapor eder ve tarih sahnesine sunar. Özellikle üniversiteler hiçbir fikre kapısını kapamazlar. Analiz ederler, yorumlarlar. Evrensel yaklaşım bu olmalıdır.

İnanç bilimsel kategoridir. Üniversitelerin sosyal psikolojik laboratuvar olması fırsatını kaçırmayalım. Türkiyemiz bu sınavı dünyaya örnek olacak şekilde aşması dileğiyle…

Prof. Dr. Nevzat TARHAN

29 Nisan 2013 Pazartesi

biz eskiden


Biz Eskiden
Biz eskiden diye söze başlayan yaşlılara eskiden çok kızardım. Buna rağmen ben de bugün öyle söze başlamak istiyorum. Galiba yaşlanıyorum! Biz eskiden otomobil kullanmaz, yakın yerler için otobüse dahi binmezdik; şimdi öksürüğümüzün ulaştığı mesafelere bile otomobille gidiyoruz. Hareketsizlikten göbeklerimiz çıkıyor, eritmek için de spor salonlarına avuç avuç para döküyoruz. Biz eskiden evlerimize telefon bağlatmak için yıllarca sıra beklerdik. Meselâ ben basın tercihli telefonumun bağlanması için 7 seneyi aşkın bir süre beklemiştim. Önce Büyük Postane’ye kaydımızı yaptırır, bazen beş, bazen on, hatta on beş sene sabırla beklerdik. Telefon ticareti denen bir ticaret türü vardı: Çeşitli isimler telefon sırasına kaydedilir, çıkınca fazlalar satışa sunulurdu. Gazetelerin ilân sayfalarında her gün satılık telefon ilânları olurdu. Fiyatı da oldukça yüksekti. Çünkü telefon yalnızca bir iletişim aracı değil, çok zor ulaşılabildiğinden dolayı, aynı zamanda bir statü göstergesiydi. Bırakınız telefona sahip olmayı, telefona çağrılmak bile önemli sayılırdı. Âcil görüşmesi gerekenler ya bakkalı arar ya da telefonlu komşusundan yardım isterdi. Telefona çağrılmak çok önemliydi. Tüm mahalle gelen haberi merak eder, dedikodusu yapılırdı: Kız biliyor musun Hayri Bey bugün karısını telefona çağırdı? Ne olduğunu doğrusu çok merak ediyorum. Şimdi herkesin cebinde birkaç telefon var. Ama telefon kültürümüz hâlâ oluşmuş değil, maalesef. Olur olmaz yerlerde telefon serenadı başlıyor.

Eskiden camide cemaatle kıldığımız namazlarımıza huzur ve huşu hâkimdi. Cep telefonu yaygınlaştı yaygınlaşalı huzur içinde namaz kılamaz olduk. Secde namazın en huzurlu anıdır, telefon melodileri o huzur anını da param parça etti. Bu yüzden sohbetlerin bile tadı-tuzu kaçtı: Rahatça bir konferans dinleyemiyoruz. En can alıcı yerinde telefonlar çalmaya başlıyor. Ya da dinleyicilerden birkaçı, hatibin gözünün önünde pervasızca telefonla oynuyor. Ne yapıyorsunuz dostum? Söylediğiniz güzel sözleri arkadaşlara twitliyorum! Hay twitin batsın! Ne kendin huzur buluyorsun, ne başkalarına huzur veriyorsun! Her teknolojinin bir kültürü vardır dostlar. Bize teknoloji geliyor, ama kültürü gelmiyor. Teknik ithal edilebiliyor, ama kültür ithal edilemiyor. O sadece içeriden oluşturulur çünkü. İşte bu yüzden bir telefon kültürü, bilgisayar kültürü oluşturamadık. Bilgisayarı bilgi için, telefonu iletişim için kullanmamamız bundandır.
Biz eskiden komşularımızla sık sık görüşür, dert ve neşe alışverişi yapardık. Bu yüzden hafifler, her derdi içimizde biriktirmek zorunda kalmaz, tabiatıyla depresyona girmezdik. Güvenilir komşularımız vardı. Komşuda pişer, bize de düşerdi. Tek başımıza üstesinden gelemediğimiz işleri komşu yardımıyla çabucak yapardık. Ne de olsa, Komşu komşunun külüne muhtaçtı. Komşu ziyaretlerinde geçen akşamlarımız doyumsuz sohbetlerle şenlenirdi. Komşumuzu yüzü asık görsek, Karadeniz’de gemilerin mi battı? diye sorar, Derdini demeyen derman bulamaz diye konuşmaya teşvik ederdik. Yüz yüze müthiş bir paylaşımımız vardı. Dolayısıyla daha mutlu, daha huzurluyduk. Şimdi komşularımızı tanımıyoruz bile, aynı apartmandan cenaze çıksa, haberimiz olmuyor. Acaba bu yüzden mi daha mutsuz, daha huzursuzuz dersiniz?
(Yavuz Bahadıroğlu, Nisan 2013)

27 Nisan 2013 Cumartesi

türkiyeye dev......

Türkiye’ye Dev Kazık

İçler acısı bir hikâyedir. Bugün yerli otomobil üretip üretemeyeceği tartışılan Türkiye, 1927 yılında uçak yapıyordu. Bu üretim, 1952 yılına kadar devam etti. Ayrıca, sadece üretilmekle kalmadı; Türkiye, Batılı pek çok ülkeye de uçak sattı. Sonra bir anda kesildi. Uçak üretimi yapılan binaların kapısına kilit vuruldu. Yoğurt ve peynir üretim tesislerine dönüştürüldü. Çünkü, Marshall Yardımı geldi! ABD, “Ben size zaten veriyorum, ne gereği var, üretmeyin” dedi. Bunu da kara kaşımıza, kara gözümüze hayran olduğu için yapmadı. Eski malı satmanın en iyi yolunun hibe olduğunu bildiğinden yaptı. Sonra da her verdiği malı Türkiye’nin hanesine borç olarak yazdı. Yetmedi, bitmedi, bu kadarla da kalmadı. Hem borçlandık, hem de yedek parçaydı, bakımdı, derken hibe edildiği söylenen o uçakları her 10 yılda bir yeniden satın aldık. Kelimenin tam anlamı ile iğfal edildik!
Marshall Yardımı oyununa gelmeseydik. Ekibimizi dağıtıp, tesislerimizi kapatmasaydık. Uçak üretimine devam etseydik. Acaba ne olurdu? Hiç şüphe yok ki çok farklı olurdu. Hem de pek çok insanımızın tahmin dahi edemeyeceği ölçüde farklı olurdu! Üstelik, bunu ben söylemiyorum; konunun uzmanları öyle diyor. Türk Hava Kurumu Başkanı Osman Yıldırım’ın yaptığı değerlendirme, hepimizi isyan ettirecek cinsten: Eğer yerli uçak üretimimiz kesintiye uğramasaydı, Türkiye uçak üretiminden vazgeçmeseydi ve doğru adımlar atsaydı, bugün dünya deviydik. Airbus ya da Boeing ayarında uçaklar, Skorsky ayarında da helikopterler üretiyorduk. Bu değerlendirme hiç de abartılı değil. Çünkü, ABD’nin 1980′li yıllarda yaptığı teknoloji harikası denilen Hayalet Uçakların ilk benzerini onlardan 40 yıl önce Türkkuşu’nda biz ürettik. Her türlü denemesini yaptık ve uçurduk.
Havacılık konusunda bugün de kötü durumda ve geri olduğumuz söylenemez. Üretim yapmasak bile bu konuda ciddi birikim ve kabiliyet kazandık. Hava Kuvvelerimizin Eskişehir’deki ikmal merkezinin motor bölümü, dünyada ilk üç arasında. F-16′lar dahil her türlü uçağın motor bakımları burada yapılabiliyor. Kazandığımız birikimi kullanabilsek, havacılık alanında önemli sıçramalar yapmamız işten bile değil. İşte bugün Türk Hava Kurumu bunu yapıyor. 100′ün üzerindeki uçak ve helikopterine 17 tane daha ekledi. Isparta’da Boeing ve Airbus uçakları için yeni bir bakım merkezi kurdu. Burası yakında Avrupa’nın uçak bakım merkezi haline gelecek. Boeing’le bir anlaşma yapıldı. Dünyanın ikinci pilot yetiştirme merkezi Dalaman’da kuruluyor. THK Havacılık ve Uzay Üniversitesi, İzmir ve İstanbul’da Hava Ulaştırma Fakültesi ve Pilotaj Eğitimi bölümleri açıyor. Ankara ve Çorlu’da helikopter bakım merkezleri oluşturuluyor. 2014′te de yerli uçak üretimimiz başlıyor.
Boeing’in yaptığı araştırmaya göre, önümüzdeki on yıllık sürede dünyada 450 bin pilot ile 1 milyon 200 bin teknisyen, kule ve kabin görevlisi ihtiyacı ortaya çıkacak. THK da bugün Havacılık ve Uzay Üniversitesi ile bu pastadan en büyük payı kapmaya hazırlanıyor. THK Başkanı Osman Yıldırım’ın hedefi: “Türkiye’yi, Dünyanın havacılık eğitim ve bakım merkezlerinden biri haline getirmek.” Bu da milyonlarca dolar gelir ve binlerce istihdam imkanı demek. THK Başkanı Osman Yıldırım ile THK Havacılık ve Uzay Üniversitesi Rektörü Prof. Ünsal Ban, Türkiye’nin kaybettiği açığı kapatmaya çalışıyor. Sessiz, gürültüsüz; fakat büyük ve akılcı projelerin altına imza atıyor. Kutlamak lazım.
(Emin Pazarcı, Nisan 2013)