26 Eylül 2012 Çarşamba

semayesi kan olan şirket

Sermayesi kan olan şirket: PKK

PKK terör örgütünün Ekim 1978'de bir bildirge ile kurulmasının üzerinden 34, Ağustos 1984'te Eruh ve Şemdinli'de karakol ve lojmanlara saldırarak ilk büyük eylemini gerçekleştirmesinin üzerinden de 28 yıl geçmiş. Çeyrek asır gibi, uzun sayılabilecek bir süredir eylemleriyle ülkeyi kan gö

lüne çeviren bu eli kanlı terör örgütü, o tarihten bu güne, çoluk çocuk, beşikteki bebek demeden, binlerce sivilin ve yine binlerce güvenlik görevlisinin canına kıydı.
Temelinde Marksist-Leninist ideoloji olan ve ilk yapılanması Solcu-Kürtçü gençlerden oluşturan örgüt, başlangıçta şehir eylemleriyle yola çıkma kararı almışsa da, ilerleyen dönemde, Maoist bir anlayışla, bölge halkının, yani köylülerin de desteğini alarak kırsal kesimde etkili olma yolunu tercih etti. Sesini ve gücünü duyurma adına öncelikle köyleri basarak savunmasız insanları katleden, kundaktaki bebekleri bile kurşunlamaktan çekinmeyen örgüt, daha sonraları jandarma karakollarına saldırmaya, yol keserek adam kaçırmaya ve pusular kurarak can almaya devam etti.
Devletin ilk başlarda terörle mücadele yönteminde kararlı ve etkili hamleler yapamaması ve sonraki safhalarda bazı taktik yanlışlara yönelmesini takiben tesir sahasını gitgide arttıran örgüt, bölge halkının üzerinde uyguladığı yoğun baskıların da katkısıyla palazlandı. Çoğunlukla pusu ve baskın yoluyla güvenlik birimlerine saldıran PKK, bugüne kadarki süreçte, her türlü kalleşliği yapmaktan çekinmemiştir. Savunmasız, masum sivilleri katletmek bir yana, kendi örgüt içindeki elemanlarını ve hatta kurucu üyelerini bile infaz etmekten kaçınmamıştır.
***
Bu süre içinde yaklaşık 5 bin sivilin, 8 bin güvenlik görevlisinin canına kıyan ve kendisinden de, kandırarak dağa götürdükleri gençlerden oluşan 30 bin elemanını kaybeden PKK neyi amaçlıyordu ve ne elde etti?
Kürt halkının sorunlarını ileri sürerek yola çıkan, eylemlerini, söylemlerini, propagandalarını ve göz boyamalarını bu 'sorunlar' üzerinde inşa eden PKK, bu zaman zarfında sık sık özerklik, federasyon ve bağımsız Kürdistan gibi 'hedef'leri de dile getirmiş; varlığını bu hedeflere sığınarak devam ettirmeye çalışmıştır.
Halbuki bugüne kadar da görüldüğü gibi, eli kanlı terör örgütünün amacı, hedefi, niyeti ve derdi hiçbir zaman Kürtlerin meseleleri, sıkıntıları, hakları ve istekleri olmamıştır. Örgüt, sadece bunları kullanarak ve kendine payanda yaparak diğer aslî gayesine ulaşmak istemiştir.
***
Nedir bu gaye? Bu gaye, keseyi ve kasayı doldurmaktır. Kürtlerin sorunlarını bahane ederek varlığını sürdürmek ve terörü kullanarak da oluşturduğu korku imparatorluğundan rant elde etmektir.
Evet, bunu başarmıştır PKK. Yıllık cirosu trilyonlarca doları bulan bir holding gibi, uyuşturucudan insan kaçakçılığına, silah ve organ kaçakçılığından haraç kesmeye ve her türlü mafyavari oluşuma el atan ve böylece cirosunu ve kârını yıldan yıla arttıran PKK için terör, sadece bir vitrin unsuru olarak önem taşımaktadır. Başka bir ifade ile kandırılan gençler ve bir kısım yöre halkı, bu örgütün kendi hakları ve sorunları için var olduğunu ve mücadele ettiğini sanırken, PKK, onların bu saflığını kolayca ranta tahvil etmektedir.
Geçen yarım asırlık PKK tarihine ve terör dönemine bakıldığında, bu örgüte şöyle ya da böyle destek verenler şu soruya cevap aramalılar: 'PKK bugüne kadar onbinlerce insanın hayatına kıydı, onbinlerce ocağı söndürdü, bu ülkeye trilyonlarca lira zarar verdirdi; peki bunun karşılığında ne elde etti?'
PKK'nın ne elde ettiği belli değil mi? Söylemleri ve propagandaları çerçevesindeki hedeflerinde elde ettikleri sıfır; İsviçre'deki banka kasalarını doldurma bakımından elde ettikleri ise trilyonlar...
PKK, asıl amacı para ve rant olan bir terör şirketidir. Sermayesi kan ve kandırdığı saf insanımız olan bir şirket... " Hasan Celal Güzel

25 Eylül 2012 Salı

geç kaldım ferman karaçam


Ferman Karaçam'ın kendi sesinden "Kor Ayaklar" şiiri...


Geç kaldım
Bölüşüldü gökler
Talan edildi güneş

El konuldu ay yüzlü çocukların mehtabına
Yıldızlar sökülüp alındı gecelerimizden

Islanamadım parmaklarında
Göğsüme ılık ılık rüzgarın değil
Ateşin düştü
Bu yüzden
Alnıma granitler sürüyorum
Çağdaş yasalardan
Ve keskin sözlerden

Bir İstanbul gecesine
Dokunup geçiyor kanatlarım

Bir neon lambasından sızıyorum
Köprü altı çocuklarının gözbebeklerine

Afrika'da çöl
Asya'da dağ
Ortadoğu'da Kan'ım

Bir kadın çığlığıyım Laleli'de
Kartal bakışlı bir çocuk oluyorum Caharkale'de
Ve sivri uçlu ağır bir Taş'ım Filistin'de

Alnıma kristaller sürüyorum
Tipili yollarda

Yüreğimi güneşine ayarlıyorum
Ve geçiyorum
Yüzleri mor mendillere yapışmış
İnsanların ülkesinden

Geçiyorum
Pabuçları hindi kanına bulanmış
Adamların yanından

Arınamadım parmaklarında
Ciğerime serin sebillerin değil
Ateşin düştü

Bir damla bile olamıyorum
Tatsız tuzsuz bir akşam üstüyüm
Kolsuz kanatsız bir yalnızlığım bu şehrin
Gül yakılan bulvarlarında

Ve Urfa'da hazan
Malatya'da sancı
Dilimde mavera
Boynumda engizisyon

Koynumda kor gibi ayakların
Ateş gibi sözlerin

Düşerse ateşin bir zenci kalbine
Kavurur çöl eder
Nara döndürür

Sıcak iklimleri sever gözlerin
Dilerse bir bakar
Yare döndürür

Alevlendirir hasret Kor'dandır gurbet
Fakat sana hasret Bal'a döndürür

Başında bulutlar ay iki büklüm
Mazlum kalplerini sana döndürür

Sevgili sevgili canların canı
Dünyayı yaratan sana döndürür

Sana dönüyorum sana
Ki sen
Bestesisin ol emrinin

Sana dönüyorum
Ve
Baygın baygın bakıyorum mevsimlere
Gelmişler ve gitmişler habersiz
Sana dönüyorum ve
Deli bir tay fışkırıyor gövdemden
Gövdem alçalıyor ayaklarına
Gövdem alçalıyor adına

Adın başka bir sancak
Adın başka bir ülke
Kime ne adından
Söylemem
Söyleyemem

Yutkunuyorum zaferimin sarhoşluğunu
Asırlık bir çınarım ben kupkuru
Hafızası boşalmış dillere destan bir çılgınım ben
Günahkâr ve asi

Ve ah bir deli rüzgâr olmalıydım şimdi
Tutuşturmalıydım mabetlerini bu şehrin
Yakmalıydım yüreklerini bebeklerin
Ve bir ışık patlamasıyla
Sarsmalıydım kocaman bedenleri

Bir damla olmalıydım bulutunda ah efendim
Bir damla
Süzülmeliydim gözlerinden Bahira'nın
Geç kaldım

21 Eylül 2012 Cuma

cumanız mübarek olsun dostlar


cumanız mübarek olsun dostlar


Büyük İskender komutanlarını çağırıp
son üç arzusunu iletmiş...:

1- Tabutumu dönemin en iyi doktorları taşısın

2- Altın, gümüş ve değerli taşlar,
yol boyunca tabutuM mezarıma gelene kadar serpiştirilsin

3- ElleriM, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkıtılsın.

Komutanlardan biri, şaşkın, nedenini sormuş.
Büyük İskender, açıklamış:

1- En ünlü doktorların taşımasını şu nedenle istiyorum:
Herkes bilsin ki, Doktorlar ne kadar iyi olursa olsun,
onlar bile ölümün karşısında çaresizdir.

2- Yerlere serpeceğiniz değerlerim de gösterecektir ki:
Bu dünyada elde ettiğimiz zenginlik, bu dünyada kalır.

3- Ellerim tabutun dışında kalsın ki, herkes bilsin:
Bizim için en değerli şey olan zamanımız tükenince,
boş ellerle doğduğumuz gibi,GİDERİZ

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kalbin de dili vardır


Nimetler, lezzet veren şeyler demektir. İnsanın aldığı lezzetler üç türlüdür: Birincisi; aklın ve kalbin aldığı lezzetlerdir. Bunlar ilim ve hikmet gibi gözle görülmeyen manevi olanlardır. Bu tadı tatmak insanlara mahsustur.
İkincisi; bazı yırtıcı hayvanlara mahsus ise de insanlarda da mevcuttur. Rakibini ezmek, ona karşı üstünlük sağlamak, parçalamak gibi olanlardır.
Üçüncüsü; bütün hayvanlarla müşterek olduğumuz lezzetlerdir. Yemek, içmek, yatmak, uyumak, nefsâni arzularını tatmin etmektir... Bu zevkler bütün hayvanlarda da mevcuttur. Kurtçuklar, böcekler, akrepler, yılanlar da bu saydıklarımızdan zevk duymuşlardır ve duymaktadırlar.
BİZİM BİR FARKIMIZ OLMALI!..
Bizim hayvanlardan, böceklerden üstünlüğümüz olmalıdır. Hayvanlarla müşterek olan lezzetlerden başka tat alacak bir şeyimiz yoksa, o zaman onlardan ne farkımız kalır? Bu zevkler onları tatmin eder ama insanları tatmin etmesi mümkün değildir. Kalıcı olmayan lezzetlerde hayır yoktur.
Bu zevklerin en kıymetli olanı aklın ve kalbin aldığı lezzetlerdir. En az olanı da budur. İlim ve hikmetten beş duyu organımız bir şey anlamaz. Diğer uzuvlarımız da zevk alamaz.
En az olanı da budur. İlimden yalnız âlimler, hikmetten de onu ancak tadanlar bilir.
Diğer lezzetler geçicidir, bu ise kalıcıdır. Diğerleri usandırır, buna doyum olmaz. İnsan ne kadar acıksa da belli bir miktar yiyince doyar ve artık yemek istemez.
Yediğimiz yiyeceklerin tadını ağzımızdaki dil ile alırız, manevi lezzetleri ise kalbimizin dili ile tadarız. Kalbimizin dilinin olduğu Hadis-i şerifle sabittir. Buyuruyor ki: “İmanın tadını tatmıştır o kimse ki Allahü teâlâyı Rab olarak bilir. İslâm dinini din olarak seçer. Muhammed aleyhisselâmı Resul olarak kabul eder.”
Bu tat bambaşka bir tattır. Bunu tadanlar diyorlar ki: “Eğer cennette de bu kadar lezzet varsa bulunmaz bir nimettir.” Başkalarının uyuyakaldıkları gecenin geç saatinde Rabbi ile baş başa kalan, ona hitap etme şerefine nail olanların aldıkları lezzeti ancak onu tadanlar bilir.
Bunlardan Ebu Süleyman Darani rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: “Gecelerdeki münâcâtımdaki lezzet olmasaydı dünyada kendimi zevk almış saymayacaktım.”
Yahya bin Muaz er-Razi rahmetullahi aleyh buyuruyor ki: “İnsanların bazısına çok acıyorum! Dünyaya geliyorlar, belli bir süre hayatta kalıyorlar fakat dünyanın en tatlı ve en lezzetli şeyini tadamadan göçüp gidiyorlar.” “Nedir o dünyanın en tatlı şeyi?” diye soruyorlar. “Marifetullahtır” diye cevap veriyor.
Bu kadar güzel ve kalıcı lezzeti alabilme imkânı varken buna talip olmamak, onu elde edebilmeye çalışmamak akıllı insanın yapacağı iş değildir.
Oyuncakları ile oynayan bir çocuğa; “Oyuncaklarını ver sana çok güzel bir binanın tapusunu verelim!” Veya “Seni bir şehire vali veya paşa yapalım!” deseler razı olmaz.
Çocuğun oyuncakları, bina sahibi olmak veya makam mevki sahibi olmaktan daha kıymetli değildir; fakat çocuk bunu idrâk edemediğinden razı olmuyordur...
Akıl kemâle erince kalbin dili ile tat alınmaya başlanır, o zaman lezzet nasıl bir şeymiş anlaşılır.
İlim ve hikmetten alınan lezzetler kalıcıdır. Muhafazası için bekçilere gerek yoktur. Hırsızın eli ona uzanamaz. Kaybolmaz, çürümez, harcandıkça çoğalır. Mal harcandıkça azalır.
KALICI OLMAYAN NİMETLER...
Geçici olan lezzetler bitince yerini üzüntüye ve eleme bırakır. Üzüntülerin bitmesi lezzettir. Hasta olan birinin şifa bulması, hapiste olan birinin dışarı çıkması onları ne kadar sevindirir.
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Dünya hayatında ömrünü nimetler içinde geçiren, fakat ahiretini düşünmeyen bir adamı cehenneme atarlar ve sorarlar: Sen hiç rahatlık gördün mü? O da (dünyada yaptıklarını unutmuş) hayır hiçbir rahatlık görmedim diye cevap verir... Dünya hayatı sıkıntılı, hastalıklı geçen bir adamı da cennete götürürler. Cennet nimetlerine dalınca ona da sorarlar: Sen hiç sıkıntı çektin mi? O da (hepsini unutmuş) hayır diye cevap verir.”
Kalıcı olmayan nimetler de, sıkıntılar da tamamen unutulacaktır. Demişler ya: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Dünya hayatı hayal veya uyku gibidir...
M.SAİD ARVAS