9 Ağustos 2012 Perşembe

Namazdan Uzak Olanlar

Gönül ehli, namazdan uzak olanları îkâz sadedinde şöyle buyurur:
“Mal, mülk ve servetin çokluğundan gaflete düşüp namaza yanaşmayanlar, Kârûn’la haşrolacaklar; saltanat ve idâreden dolayı yanaşmayanlar, Firavun’lahaşrolacaklar; yüksek devlet memurluğundan ötürü yanaşmayanlar, Hâmân ile  haşrolacaklar; ticâret ve kazançtan dolayı yanaşmayanlar da Peygamber düşmanı olan Übey bin Halef ile haşrolacaklardır…”
Namazdan uzak kimseler, dünyâ hayatında bereketsiz bir ömür yaşar. Sîmâlarında ilâhî güzelliğin nûru kalmaz. Hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Duâları kabul olmaz. Sâlih kimselerin sevgisinden mahrum kalır. Târih boyu müşâhede edilen: “Nasıl yaşarsanız, o şekilde ölürsünüz.” sırrınca son nefesi tehlike arzeder ve ızdıraplı olarak can verir. Kabri onu sıkar ve cehennem çukurlarından bir çukur olur. Kıyamette de Cenâb-ı Hakk’ı kendisine gazaplanmış olarak bulur. Hesabı çok çetin geçer ve nihayet cehenneme atılır.
Buhârî’de nakledildiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, sabah namazından sonra ashâb-ı kirâm’a bir rü’yâ görüp görmediklerini sorardı. Görenler anlatır, O da tabir ederdi. Birgün âdeti üzere yine sordu. Daha sonra şöyle buyurdu:
“Ben bir rü’yâ gördüm. İki kişi geldiler ve beni alıp götürdüler.”
Sonra uzunca olan rü’yâyı anlattı. Cennet, cehennem ve cehennemdeki kişilere yapılan çeşitli azâbları teker teker açıkladı. Onlardan biri başı taşla ezilerek azâb edilen bir şahıstı. Taş öyle şiddetle vuruluyordu ki, sıçrayıp geriye düşüyordu. O taş alınıyor, yine aynı şekilde şiddetle vuruluyor ve azâb böyle devam ediyordu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kendisini götüren o iki kişiye:
“–Bu kimdir?” diye sordu.
Onlar da:
“–Bu adam, Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrendiği hâlde onu bırakıp okumayan ve farz namazı kılmayıp uykuya yatandır.” dediler.
İblîsin insanoğlu ile diğer ibâdetlerden ziyâde namaz husûsundaki mücâdelesi kulu:
“Namazı olmayanın dîni yoktur.” (Taberânî) hitabına muhâtab bir hâle getirebilmek ve böylece onun da kendisi gibi rahmet-i ilâhiyyeden uzaklaşmasını te’mîn etmek içindir.
Dolayısıyla basîretli mü’minler, şeytanın bu yoldaki tuzaklarından kendilerini korurlar ve herhangi bir sebeple kılamadıkları namazları kazâ olarak edâda son derece acele davranır ve bu hususta hiçbir gayretten hâlî kalmazlar.
Şâyet hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Kim bir namazı unutursa, onu hatırladığında hemen kılsın; onun bundan başka keffâreti yoktur.” (Müslim, Mesâcid, 314) beyânına dikkat edilmezse, dağ gibi yığılacak namaz borçları, neticede kulu âhıret perîşânlığına dûçâr kılar.

7 Ağustos 2012 Salı

Nazar haktır

Nazar haktır. Beğenerek, imrenerek veya kıskanarak bakılan şeylere nazar değer. İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı) mealindeki 51. âyeti inmiştir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Nazar haktır.) [Müslim]

(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) 
[İbni Adiy]

(İnsanların yarısı nazardan ölür.) 
[Taberani]

(Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez.) 
[Beyheki, İbni Sünni]

Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allahü teâlâya sığının.) [Deylemi]

(Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi.) [Müslim]

Görülmeyen şeylere yok demek, bugünkü bilime de aykırıdır. Günümüzde, aletlerden çıkan şuaların iş yaptığı tespit edilmiştir. Mesela, TV’yi çalıştıran, kanallarını değiştiren veya arabaları açan kumandalar vardır. Onlardan çıkan şualar, iş yapmaktadır. Lazer denilen şualarla ameliyatlar yapılmaktadır. Bunlar gibi, gözden çıkan ve mahiyeti tam açıklanmayan şualardan da nazar değerek, bakılan şey zarar görebilir
.Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünceMâşâallah demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez. Hadis-i şerifte, (Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez) buyurdu. (Beyheki, İbni Sünni)
NAZAR İÇİN OKUNACAK
               BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
ü  3 defa İhlas Suresi
ü  3 defa Felak Suresi
ü  3 defa Nas Suresi
ü  3 defa Ayet-el Kürsi
ü  33 defa İn kanet illa sayhaten vahideten fe izahüm hamidün
ü  70 defa selamün gavlen mirrabbirrahim
ü  7 defa ve İyye kadüllezine keferu ve yüzliguneke innehü le mecnun.
 Ve ma hüve illa zikrun lil alemin.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

İnsanlar Düşünsünler diye

“Biz bu Kur'an’ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Sure-i Haşr 59/21)
Denilir ki, Allah Tebareke ve Teâlâ’dan aciz kula hitap gelir de, kulun zerre zerre dağılmasına engel olan gaflet ve şüphe perdesidir…
Fahruddin Er-Razi, bu ayeti kerimenin tefsirinde: Bundan murad insanların kalblerinin katılığına işaret etmektedir, diyor.
Mesnevi Şerif’de de şöyle denir:
“Bunu babadan ve anadan işitmişsin; şüphesiz buna gafil olarak sarılmışsın.”
Kur'an’ı Azimüşşan’ın Hakk’ın kelamı olduğunu anadan babadan işiterek bir aşinalık içinde yetiştiği için, azamet ve celadeti gözlerde ve kalbinde mahfuz kalmaktadır. Böylece onu bir şekil ve emirler silsilesi olarak, insanın kendinden, yaradılışından, tarihten haber veren bir vesika olarak görmüştür. Onun hakikatleri, eski ifade ile hakâyıkı tarafımızdan tam olarak anlaşılsa buz gibi erirdin, diye belirtilmiştir.
Rivayet edilir ki, Hz. Ömer (r.a.) Sure-i Tur’daki (51/7)  ‘İnne azabe Rabbike levakıun - ‘Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.’ Ayeti kerimesini işittiği vakit bayılıp bir ay hasta yatmıştır.
Ne hikmetse günümüz insanları Kur'an’ın suretini doğru okuyor ama manasından bî haberdirler. Bilmem siz hiç okuduğu ayeti kerimenin ya da sure-i celilenin tesirinde kalıp Hz. Ömer gibi hastalanan ya da gafletten uyanan kişilere vakıf mısınız?
Ayet-i kerimenin sonunda, “Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” buyrulmakta. Bizler de bu misali düşünmeye çalışalım. Bu dünya serüveninde insanoğlunun uğradığı, görüp göreceği en büyük şeref muhakkak ki Allah Azimüşşan’ın hitabına muhatap olmasıdır. Zira muhatap olmak ya da muhatap alınmak eşitler arası bir durumdur. Âlemlerin Rabbi ile topraktan yaratılmış ya da nutfeden üremiş insanın arasındaki rab ve kul ilişkisi, yoktan var ederek ona izzet bahşetmesidir. Hülasa, insanın Allah’ın cemalini temaşadan evvel mazhar olduğu en büyük şeref, Halık zü’l-celâlin hitabına mazhar olmasıdır. Şüphesiz yakin kesbedenler, hitabına vakıf olanlardır. Ya da doğru ifade, hitabına vakıf oldukça, yakini aynı oranda artmaktadır.
Haşyetinden pare pare oldu Tur,
Âdeme bilmem neden gelmez fütur!
Haşyet ve azamet, kelimeleri önce gönlümüzden sonra lisanımızdan çıkalı beri, fütur da semtimize uğramaz oldu. Yani insan korkusunu ve pervasını yitirerek, mana karşısında aldırmaz oldu.  Allah’ın tecellisinden Tur, pare pare olup da, âdemoğlunun Kur-an’ı Kerim’i okuyup da fütursuz kalması gafletinin koyuluğu ve kalbinin katılığından kaynaklanmaktadır. Aksi takdirde Kur-an’ı her okuyuşumuzda Allah korkusu ile başları eğip, nefis dağlarının parça parça olması gerekmektedir.
Allah’ın azametinden haşyete kapılmak maalesef her kalbin kârı değildir.  Belki talep ettiği ve teslim olduğu oranda o ummandan hissesine düşen, tedricen katrecikler almaya müsaittir. Sözden tesirlenebilmesi için istidat ve anlayış olması gerekmektedir.
Nasıl ki çocuk kendisinin lehine olan şeyler söylendiğinde idrak edemeyip itiraz eder ya da ilgisiz kalırsa insan da, iman kalbinde kıvam bulana kadar, Kur-an’ı Kerim’i takdir edememektedir. Nitekim Sure-i Hac-74 de ve Sure-i En’am-91 de “Allahın kadrini hakkıyla bilemediler…” buyrulmuştur, bu yüzden “Rabbim! Benim bilgimi, ilmimi artır.” Ayetinde belirtildiği üzere, niyaz halinde olunmalıdır.
Kendi ifadesi ile hem nur, hem şifa, rahmet ve hidayet, aynı zamanda zikir olan Kur-an’ı Kerim’i Peygamberimiz okuduğu zaman; nimet ayetine rastlarsa, bu ayet onun üzerinde hüküm sahibi olur, Allah’ın ihsanını ister ve iyiliği talep ederdi. Azap veya tehdit ayeti okuduğu zaman ise Allah’a sığınırdı. Allah’ın yüceltildiği ayetlere gelince de, Allah Tebareke Teâlâ’yı yücelterek tesbih ederdi. Önceki toplum ve kavimlerin hallerini ve hükümleri anlatan ayetlere gelince ibret alırdı.  Her hangi bir fiili yapması gereken bir hüküm ayeti okuyunca, o hükmü yerine getirirdi.
Kur-an ayetlerini okumak ve düşünmek, Kur'an hakkında anlayış sahibi olmak, tam da bu demektir. Kur-an’ı bu şekilde okumayan, derinden düşünmeden ve basiret olmadan onu okumuş olur. Böyle okuyan kişi okuma halinde değil aktarma durumundadır. Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam, bir hadis-i şerifinde, okuduğu Kur-an kalbine tesir etmeyip de boğazından aşağı inmeyenlerin, dinden okun yaydan çıkması gibi çıkacağını belirtmiştir.
“Biz bu Kur-an’ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Sure-i Haşr 59/21)
Ayet-i kerimedeki dağ misali, insanın dünyasında bir azamet ve yücelik ifadesi telkin ettiği için verilmiştir. Olayın ciddiyet ve vahametini algılayabilmemiz için verilen bu örnek defalarca tefekkür edilmelidir. Üzerine Kur'an inzal olmuş ve Allah korkusundan parça parça olmuş bir dağ tasavvur ederken, insanın içinde hakikate erişmesine engel olan enaniyetinin tuz buz dağılmasının yolu açılmalıdır… Allah korkusundan parça parça olabilmek, bir dağdan çok insana yakışan bir haldir. Kul olmanın künhüne varabilmek, Allah korkusundan baş eğebilmekle doğru orantılıdır… Haşyet, hep içimizde olmalıdır.  Böyle baktığımız zaman Kur'an, insanın her yönelişinde kendini sil baştan yenilemesi, tazelemesi demektir. Zira “Allah her an yeni bir oluş yaratıştadır” (Sure-i Rahman-29/20)
Kur-an’ı okuyup da içindeki karanlıkları aydınlığa çeviremeyenler için Mevlana Celaleddin Rumi’nin şu şiiri ne kadar manidardır…
Ey canımın içinde bulunan ve canın haberi
Bile olmayan dost,
Dünya seninle dolu, fakat dünyanın haberi
Bile yok senden.
Gönlüm,
Canım, nasıl izini izlesin ki,
Candasın gönüldesin, fakat canın gönlün haberi
Bile yok senden…
Suretin hayalde amma hayalin senden nasibi yok;
Adın dilde; amma dilin haberi bile yok senden.
Halkın senden haberdar oluşu, ancak adla, belirtiyle,
Ama yinede bütün bu adla-sanla belirtiyle halkın haberi bile yok senden…
Senin künhünün incisini arayanlar
Tam inanç ve şüphe vadisinde, haberleri bile yok senden.
Seni nasıl anlatayım, nasıl bildireyim; çünkü ebedi olarak
Anlatış senden aciz, bildirişin haberi bile yok senden…
Sineğin Cebrail’in kanadından haberi bile yoksa
Senden haber vereninde o çeşit haberi bile yok senden…
Handan Özduygu
2011 Altınoluk Dergisi- Mayıs, Sayı: 303, Sayfa: 050