3 Temmuz 2012 Salı

delinen kırbalar


Delinen Kırbalar

e-PostaYazdır
İstanbul’un Vefa semtine adı verilen Şeyh Ebül Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, “Bir din büyüğünün oğludur, çok sürmez geçer” diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa’ya şikayet ettiler.
“Zararınız ödenecektir!”
Ebul Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, “Tamam” dedi. “Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; “Hanım, sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa bu çocuğun sonu kötü” dedi.
Hanım düşündü, taşındı, nihayet bir olay hatırladı. Hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını emmiş.
Bunu, beyi Ebul Vefa hazretlerine anlattı. Şeyh Vefa:
-Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile, diye tembihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Çocuğa, olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi.  
Hikmet-i Hüda, çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

vefa ve samimiyet

KONFÜÇYÜS

Vefa ve samimiyet ilk prensipleriniz olmalıdır.
Eğer kusurların varsa, onlardan kurtulmaya çalışmalısın ve bundan korkmamalısın.
Yapılmış şeyler üzerinde konuşmak lüzumsuzdur, geçmiş şeyleri ayıplamak da manasızdır.
Bir insan sabahleyin doğru yolda ise, akşam saatlerinde de öyle kalacak ve bundan pişman olmayacaktır.
Tevazu ile konuşmayan bir kişi, zamanla bununla ilgili bütün kelimeleri de tamamıyla unutabilir.
Kelimelerin kuvvetini bilmeyen insanlarla esaslı bir konuyu konuşmak mümkün değildir.
İhtiyatlı insan nadiren hata işler.
Doğaya göre bütün insanlar birdir, fakat pratikte birbirlerinden dehşetli ayrılık gösterirler.(bilsen ,biliyorsun,bil)

Sohbet Geleneğimiz Yok Oluyor


Sohbet Geleneğimiz Yok Oluyor

e-PostaYazdır
Bu ülkede uzun zamandır insanlarımızın yerine, telefon, televizyon, radyo, bilgisayar gibi aletler konuşuyor.

Yıllar var ki, aileler sessiz; saatler boyu kimsenin çıtı çıkmıyor.

Dolayısıyla da, kuşaklar arasında müthiş kopukluklar yaşanıyor.

Yürek yürekten kopmuş; sonuçta dünyalar öyle farklılaşmış ki, aile fertleri aynı çatı altında farklı dünyaları yaşıyorlar!

Sonuçta eve yorgun geliyor, evden yorgun çıkıyoruz!

Aile sohbetlerinin insan ruhunu ve zihnini dinlendirip rahatlatan bir misyonu vardı.

Artık yok.

Çünkü sohbet yok!

Aile fertleri bir birlerine küs gibi duruyor. Tabiatıyla bütün iş televizyona kalıyor. Oysa televizyon dinlendirici değil, yorucu: Akşamları yorgun argın geldiğimiz evden, yorgun-argın çıkmamızın hikmeti budur.

Ruhu sükûnet bulmayan insanın zihni dinlenemez.

Bilirsiniz: Osmanlı ceddimizin sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi, bugün çoğunu unuttuğumuz kavramlardan oluşan bir sohbet geleneği vardı.

Evlerin yanı sıra tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, camiler, mescitler, kıraathaneler bu geleneğin yaşatıldığı yerlerdi.

Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane derlerdi.

Varlıklarıyla bugün bile şereflendiğimiz insanlar hep o sohbet ekseninde yetişmiş değerlerdir.

Çünkü sohbetin hem insan ruhunu pişirip olgunlaştırmak, hem de sevgi paylaşımıyla yürekleri bütünlemek gibi özellikleri var.

Çocuklar dokuz-on yaşlarında iken sohbet sofrasına alınır, on dördüne bastıklarında soru sorma hakkı tanınır, on dokuzundan sonra da sohbete katkıda bulunmalarına müsaade edilirdi.

Çocuklar aile ve toplum içinde kendilerini ifade etmeyi böylece öğrenirlerdi.

Aile bireyleri bir birlerini sohbet sofrasında keşfeder, büyükler küçüklere deneyimlerini aktarırken, küçükler büyüklerine kendi dünyalarını yansıtırlar, zamanın kuşaklar arasına girmesinden oluşan dil farklarını giderirlerdi.

Büyükler küçüklerin kullandığı dile, küçükler büyüklerin kullandığı terminolojiye âşina hale gelirlerdi.

Dil ayırıcı bir özellik olarak kuşakların arasına girmez, birleştirici ve bütünleştirici bir rol oynardı.

Yani, kuşaklar arası kopukluğu önlemesi sohbet meclisinin en önemli işleviydi: Farklı kuşaklar aynı ortamı paylaşmanın huzuruyla bir birlerini anlamaya, kavrama ve keşfetmeye çalışırlardı.

Tüm aile fertleri arasında saygılı bir samimiyet olur, ama bu asla lâubaliliğe kaçmazdı.

Babalar Beybaba, anneler Hanımanne, nineler Hanım nine (haminne), dedeler Efendi dede idi;
Ailedeki yaşlılardan moruk diye bahseden çocuk, o tarihlerde, herhalde kıyamet alâmeti sayılırdı.

Sonra ne olduysa oldu, kuşakları birbirine bağlayan sohbet ipi koptu, sohbet geleneği yok oldu.

Sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi ailenin ayakta durmasını sağladıktan başka, topluma yansımaları son derece olumlu olan ve aslında insanın da mayasını oluşturan kavramlar, sohbetin arkasından bitti biter, gitti gider.

Buyurun, internetin chat odalarında chatleşelim!
Telefondan mesajlaşalım.
Yavuz Bahadıroğlu, 2012-06-27

1 Temmuz 2012 Pazar

Dil !

Selamet ül-insan fi hıfz il-lisan.... (İnsanın selameti dilini tutmasıdır)