6 Aralık 2013 Cuma

sayın adsız yorum yazan arkadaşın dikkatine

Bu videoyu neden yayınladığınızı anlayamadım. Çünkü bu adamın anlattıklarının gerçeklerle alakası yok.Bu siteyi severek takip ediyordum.Fakat bir hizmet gönüllüsü olarak sizi bu yayından dolayı kınıyorum ve sitenizi sık kullanılanlar listemden siliyorum.Başlığı Gönül olan bir site bir gönül insanına bunu yapmamalıydı..... 


takipten sildiğinizi yazmışsınız takipci sayım aynı duruyo ayrıca neden gizleniyorsunuz bu millet haramileri

din tüccarlığı yapan şebekeleri öğrenmesi lazım artık

28 Kasım 2013 Perşembe

urfalı şâir Yûsüf Nâbî

urfalı şâir Yûsüf Nâbî

Urfalı büyük şâir Yûsüf Nâbî (vefat 1712), çağdaşı olan Çorlulu Ali Paşa’nın kararıyla evi yıkılıp perîşân olunca aşağıdaki gazeli yazmış. Derler ki; “keşke yüz evi olup yüzü de yıkılsaydı da Nâbî’den, böyle yüz eser kalsaydı.”
Bu şiire çok sonraları yapılan nazire ve tahmisler cidden kayda değer evsaftadır.
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz
[Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.]
Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
[Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.]
Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

 [Gönlü kırık olanın atıverdiği âh topunun nice büyük sultanların muhkem kalelerini yıktığını biliriz.]
Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

 [Derd ehli olanların kırıklıkla döktükleri gözyaşlarının yaptığı seller önünde nice gösterişli kâşânelerin, mâlikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.]
Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

[O garipler ki, bütün sermâyeleri can yakıcı bir âh silâhından ibarettir ama, onu şöyle bir attıkları zaman, nice hızlı süvarilerin vurulup yere serildiklerini gördük.]

Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

[Sadarette itibar üzere oturan nicelerini gördük ki; gün geldi de onlar el pençe vaziyette pabuçluğu mekân tuttular (yani hizmetçi oldular)]
Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

[O elindeki –gururla kaldırıp kaldırıp- içtiğin kadeh var ya, gün gelir de dilenci çanağına döner; benzerlerini çok gördük.]
Söz Nâbî’den açıldığı için bir diğer meşhur şiirini de takdim etmek isterim.
Sultan Dördüncü Mehmed zamanında hacca giden surre alayında geçer hadise. Nâbî merhûmun içinde bulunduğu kafileye –bugünkü tabirle- sponsorluk eden ağa Medine-i Münevvereyeyaklaşıldığı bir sırada insanlık icabı hafif uykuya dalınca, Efendimizin bu kadar yakınında uykuyu edebe mugayir gören hikmet şairimiz irticalen yüksek sesle beş beyt terennüm eder:

Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.

[Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i Ekrem’in makâmıdır.]
Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
[Burası Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden ise, Arş-ı âlânın üstündedir.]
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,
Â’mâdan açdı mevcûdât dü çeşmin; tûtiyâdır bu.

[Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü körlükten açtı.]
Felekde mâh-ı nev Bâb’üs-Selâmın sîne-çâkidir,
Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

 [Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O’ nun nûrundan doğmaktadır.]
Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Matâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.

[Ey Nâbî! Bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ burası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu yer olup; bu kapının eşiğini, peygamberler bile edeb ve hürmet dairesinde eğilip öperler.]
Son beyte gelince üstad, baştan beri yapılan sert ihtarların muhatabı olarak kendisini göstermekte, böylelikle muazzam bir tevazu örneği sergilemektedir.
Gerçi hadise malûmdur; şehre girilince acaip bir şey olur: Sabah ezanını bitiren müezzinlerin her biri bu şiiri okurlar. Nâbî merhum adeta şoktadır. Çünkü bu manzumeyi herhangi bir insanoğlunun bilmesine imkân yoktur. Birkaç dakika önce kendisi tarafından irticalen söylenmiştir çünkü.
Bulduğu müezzinin yakasına yapışır, işin sırrını ve hikmetini sorar. Ancak müezzinlerin ağzını bıçak açmaz. İyice şaşıran merhum şair en son ser-müezzini bulur ve ona da aynı suali tevcih eder; kendisini de tanıtır. Bunun üzerine ser-müezzin der ki:
“Arkadaşlarımız ketum davranmakta haklıdırlar; çünkü mesele sırdır. Ancak siz Nâbî iseniz, sizden de gizli değil tabiî. Efendimiz (aleyhisselâm) bu gece her birimizin rüyasını teşrif ederek bu şiiri ta’lîm edip emrettiler: -Ümmetimden Nâbî şehre geliyor; sabah ezanından sonra bunu okuyarak kendisini karşılayınız!”
Nâbî merhum ikinci kez şoktadır. Sorar:
“Ümmetimden Nâbî dedi mi?” diye…
Evet cevabını alıp, yeminle te’yîd ettirir; yemini üç kez tekrarlatır ve sevincinden bayılır.
Kaynak ayan-beyan anlaşılmıştır ve hikmet şairimiz müjdelerin en büyüğüne kavuşmuştur.
Av. Hayati İnanç

Sultan Fâtih (Sadelik)

Sultan Fâtih (Sadelik)
İstanbul’u fethettiği zaman Sultan İkinci Mehmet henüz 21 yaşındaydı bilindiği gibi. Batılı ressamların fetih anını tasvir ettikleri resimlerde ise 40 yaşın üzerinde görünmektedir ve bu husus ayrıca dikkate değer. Yani bugün maalesef müptelâ  olduğumuz aşağılık kompleksinin, çok daha öncelerden beri Batılı dostlarımızın fârik vasfı olduğunu hatırlatmaktadır.
Doksan küsur yıllık ömrünü 1996 yılında tamamlayıp giden İngiliz müsteşrik Arnold Toynbee’nin, İstanbul’da üç kütüphanede (Bayezid, Süleymaniye ve Nuruosmaniye) toplam 51 yıl mesai harcadığı ve “son bin yılda Rumcayı en iyi bilen ve konuşan insan –Rumlar dahil olmak üzere- Sultan Fatih’dir”  dediği pek hatıra gelmez. Bu arada belirtmelidir ki, Fatih’in bildiği altı dilden biri idi Rumca ve Ayasofya’nın hemen yanıbaşında olup fetih esnasında yıkık vaziyette bulunan sarayı görünce; kendisinin Sadî Şirâzî’ nin Farsça Dîvânından şu beyti terennüm ettiğini de hatırlayalım:
Bûm nevbet mîzened ber târem-i Efrâsiyâb
Perdedâr-ı mîküned der kasr-ı Kayser ankebût
Bakar mısınız kaderin cilvesine; dünyaya kan kusturan Bizans imparatorlarının sarayında nevbet vurmak üzere baykuştan başka kimse kalmamış ve saraylarının protokol müdürlüğü de örümceğe kalmış!]
Ömrünün her safhasında amansız düşmanlarla mücadele eden, bir beylikten cihan devleti çıkaran insanın; sahip olduğu genel kültür zenginliğine de, san’at inceliğine de hayrânlık beslememek mümkün mü?
O Sultan Fâtih ki, bilindiği üzere birinci sınıf şâirdir aynı zamanda ve Avnî mahlâsıyla yazdığı şiirler göz kamaştırıcıdır. İşte Dîvânından örnek bir beyt:
Her ne denlû cürmüne hadd ü nihâyet yoğ’ise
Avniyâ kat’ eyleme sen avn-i Rahmân’dan ümid
[Kendine hitapla: Her ne kadar günâhın çok ise de ey Avnî; rahmet-i ilâhî senin günahlarından büyüktür. Sakın ola ki Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmeyesin; zira bu en büyük suç olur!]
Fethi izleyen günlerde adet üzere şairler birbirinden güzel eserler (Fethiye) takdim ederler Cihan Padişâhına. Bir köylünün de, aynı maksatla huzurda şu sözler dudaklarından dökülür:
Güzergâhın çayır-çimen
Yediğin bal-kaymak olsun hünkârım
Hiç öyle gösterişli bir söz de değildir hani. Edebî değerden bahsetmek imkânı yok. Ama Padişah gayet güzel hediyeler bahşeder ve köylünün gönlünü hoş eder. Hayret edenler olur tabii bu duruma; öyle ya birbirinden üstün o kadar söz ustası varken bu hediye niçin bu köylüye, üstelik sıradan sözlerinin karşılığı olarak tensip olunmuştur. Sorarlar ve Cihan Padişahından şu cevabı alırlar:
-  Evet köylünün sözlerinde edebî san’atlar filân hakgetire ama; samimidir, içinden geçeni söylemiştir ve ömr ü hayatında bildiği bütün güzellikleri bize layık görme inceliğini göstermiştir.
Hersekli Ârif Hikmet şöyle söyler bir beytinde:
Mir’âtın i’tibârı belî sâdelikdendir.
[Şu demek olur: Prenseslerin ellerinden düşmeyen, saraylarda en görünür yere asılan, yani öylesine kıymet ve itibar gören ayna, bunu nasıl kazanır bilir misiniz? Sade ve gösterişsiz olmasından…]
“Fazla mal göz çıkarmaz” derler; belki doğru ama lâfın fazlası öyle değil, can bile çıkarır. Sözde de, özde de sadelik.
Sadelik üzerine Nâbî merhûm der ki:
Olur reng-i taalluk reh-zen-i dâr-ı bekâ Nâbî
Anın’çün sâdelikden gayrı reng olmaz kefenlerde
[Dünyada çeşitli şeylere gönlünü kaptırmak, kötü olan dünyanın sevgisine kalpte yer vermek, sonsuz âhiret yolculuğunda yol kesicidir; nitekim yolculuğun ilk adımı olan kabir hayatı başlarken giyilen kıyafetin rengi pek sâdedir.]
avukat hayati inaç