17 Nisan 2013 Çarşamba

NE SİHİRDİR NE KERAMET, "KÖFTELİ ÇORBA' DA" MARİFET !


NE SİHİRDİR NE KERAMET, "KÖFTELİ ÇORBA' DA" MARİFET !

NE SİHİRDİR NE KERAMET, "KÖFTELİ ÇORBA' DA" MARİFET !

Kadiri Tarikatı'nı Türkleştiren Eşrefzade Rumi'nin hatırasını yüzyıllardır yaşatıyorlar.Tarikatları sadece kıyafetleri ve başlıkları ayırmıyor. Her tarikatın kendine mahsus yemeği de var. Erbain helvası, Safer aşı, limon ve karadut peltesi bu yiyecekler arasında. Kadiri tarikatının Eşrefi kolunun özel yemeği ise “köfteli çorba.” Küçük köftelerin, bol maydanozlu ve pirinçli suya katılarak hazırlandığı çorba Eşrefzade Rumi’nin, aşk yoluna girişinin sembolü.

“Kalbe giden yol mideden geçermiş” sözü aşkı, âşık ile mâşuk arasındaki ilişkiyi anlatır. Sözün gelişinden de anlaşılacağı üzere bu aşk, insanidir. Ancak yemek sadece “cismani” âşıklar için değil, kalbiyle yaşayan dervişler için de son derece önemli bir kültür. Öyle ki dervişler yediklerinin vücutlarında “nur” olacağına inanır, kendileriyle birlikte insan-ı kâmil olacağını düşünürlerdi. Yüzlerce yıllık tasavvuf tarihinde tarikatların kendileriyle özdeşleşen yemekleri, yiyecekleri de oldu.
NE SİHİRDİR NE KERAMET, "KÖFTELİ ÇORBA' DA" MARİFET !

Kadirihane’de pişirilen aşure, erbain helvası, Merkez Efendi Tekkesi’nde hazırlanan limon, portakal ve karadut pelteleri dervişler arasında çok meşhurdu. Cerrahi Asitanesi’ndeki Safer aşı, kurban kavurması, Mevlevihaneler’de hazırlanan “kavurma lokması” hemen akla gelen en önemli yemekler.
Kuşkusuz bu yemek kültürü içinde en ilginç öyküye sahip olanlardan biri de “köfteli çorba.” Kadiriliğin Eşrefiyye kolunun törenlerinde yapılan bu çorba, on dördüncü-on beşinci yüzyıllarda gerçekleştiğine inanılan bir olayın anısını yaşatıyor. Ünlü mutasavvıf Eşrefoğlu Rumi’nin aşk yolculuğuna çıkışının tarihine uzanıyoruz…
ÇAMUR KÖFTEYE DÖNÜŞTÜ
Çorbanın öyküsü ile halk arasında Eşrefoğlu Rumi olarak bilinen Abdullah Rumi’nin öyküsü iç içe geçmiş. O yüzden Mısırlı bir aileye mensup Abdullah Rumi’yi tanımadan çorbayı anlamaya, onun öyküsünü dinlemeye imkân yok. Adından ziyade lâkabıyla tanınan Abdullah Rumi’nin babası “Eşref” isimli, devrinin önemli bir şairiydi. Bu yüzden kendisi de önemli bir mutasavvıf ve halk şairi olmasına rağmen babasının adına izafe ederek “Eşrefzade” mahlasını kullandı.
Eğitimine medresede başlayan Eşrefoğlu Rumi, başarılarından dolayı danişmentlik (asistanlık) seviyesine yükseldi. Klasik din ilimlerinin teoride kaldığını, hayatın pratiğinde söz sahibi olmadığını görünce tasavvufa merak sardı. Fıkıh, kelam, hadis kitaplarının yanında döneminin ünlü mutasavvıflarının da kitaplarını okumaya başladı. Bir taraftan da farklı tarikatların sohbet toplantılarına katılıyordu.
Bir gün, sabahın erken saatlerinde Bursa’da Çelebi Mehmed Han Medresesi etrafında dolaşırken, tanınmış mutasavvıflardan Abdal Mehmet Efendi’ye uğradı. İnanışa göre bu sırada içinden “tasavvuftaki nasibim ne olacaksa bugün görünsün” diye geçiriyordu.
Eşrefzade’nin kalbinden geçirdikleri Abdal Mehmet’e “mâlum” oldu. Abdal bir anda Eşrefzade’ye dönerek, “Danişment var git bize bir köfteli çorba getir” diye emretti. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rumi, Abdal Mehmet’in isteğini yerine getirmek üzere çarşıya gitti. Ancak tüm aramalarına rağmen “köfteli çorba” bulamadı. O gün için aşhanelerde bulduğu yegâne şey sade çorba olmuştu. Abdal Mehmet’in huzuruna eli boş dönmemek için de, bulduğu bir tas çorbayı aldı.
Abdal Mehmet’in derdi elbette “köfteli çorba” içmek değildi. Bir lokmayla bir gün geçiren, dünyadan geçmiş bir mutasavvıfın gönlüne çorbanın izi hiç düşmemişti. O, Eşrefoğlu Rumi’yi teslim almak istiyordu. Bunun için de “köfteli çorba”yı kullanmıştı.
Abdal Mehmet, önüne getirilen çorbadan bir kaşık alınca, içinde köfte olmadığını anladı. Sevecen bakışlarla yüzünü Eşrefzade Rumi’ye döndü; “danişment hani bunun köfteleri diye” sordu. Saygı duyduğu Abdal Mehmet’in isteğini yerine getiremeyen Eşrefzade ise büyük bir mahcubiyet içindeydi; “Efendim bugün çorbanın köftelisi bitmiş. İnşallah yarın köftelisini getireyim” dedi.
Bu cevaba hiç sesini çıkarmayan Abdal Mehmet Efendi, Eşrefzade’nin şaşkın bakışları arasında yanında duran çamurdan bir avuç aldı. Çamuru köfte gibi küçük parçalara ayırıp, çorbanın içine attı. Kaşığıyla karıştırdıktan sonra çorbayı Eşrefzade’ye uzattı ve “Ye bunu” dedi. Eşrefzade çorbaya kaşığını daldırdığında, Abdal Mehmet’in attığı küçük çamur parçalarının köfteye dönüşmüş olduğunu gördü.
Abdal Mehmet, Eşrefzade’yi sınamıştı. Büyük bir teslimiyetle sınavı geçen Eşrefzade Rumi’yi asıl şok eden ise Abdal Mehmet’in tekkeye gelmeden önce aklından geçenleri bilmesiydi. Abdal Mehmet, “Sen tasavvuf yoluna girmeyeceksin de kim girecek” sözüyle Eşrefzade Rumi’ye dervişlik yolunu açtı.
Eşrefzade yıllar sonra İznik’te şeyh olduğunda hâlâ o günü hatırlıyor, “Ah o Abdal Mehmet’in verdiği cennet yemeği çorba” diyerek özlemini dışa vuruyordu. Kadiri tarikatının Eşrefi kolu, bu olayı unutmamıştı. Her yıl Bursa’daki tekkelerinde Kurban ve Ramazan Bayramı’nın ikinci günleri büyük bir törenle “köfteli çorba” pişirildi. Bu gelenek, hiç kesintisiz yüzyıllarca sürdü, günümüze kadar ulaştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra dergâh ve tekkelerin kapatılmasının ardından bir süre törenlere ara verilse de, dar bir çevrede Abdullah Rumi’nin Eşrefzade’ye dönüşünün başlangıcı olan bu gün hiç unutulmadan yâd edildi.
TEKKE’DE HER ŞEY SEREMONİYDİ
Eşrefiler’in, Bursa’daki en önemli tekkelerinden olan Numâniye Dergâhı’nın son postnişini Mehmet Safiyeddin Efendi (ölümü 29 Aralık 1950) bu anâne hakkında Asaf Halet Çelebi’ ye ayrıntılı bilgiler vermişti. Bu merasimin tüm ayrıntılarını A. Halet Çelebi ile birlikte kaleme almışlardı:
“Ramazan ve Kurban bayramlarının ikinci günleri Bursa’daki Numâniye Dergâhı’nın meydanında ‘sabah namazı’ dervişlerle kılınır. Ve sabahları devamlı okunan dualar anlamına gelen, sabah usulü bilinen Kadiri evrâdının okunması ile devam ederdi. Daha sonra kelime-i tevhid zikri ve bazı diğer isimler zikr edilir ve gülbank ile meydandaki merasim biterdi. Daha sonra tekkelerin yemek odası anlamına gelen ‘somathâne’ye geçilir. Büyük bir oda olan somathânede “on iki imamı” temsil eden on iki kişilik, on iki adet masa etrafında toplanılırdı. Dervişler sofra başında ‘niyaz vaziyeti’ olarak ifade edilen, yani elleri göğüste kavuşturarak ve ayakları başparmakları birbirinin üstüne gelecek şekilde mühürleyerek beklerdi. ‘Allah Allah’ sesleri arasında tekke şeyhinin bir gülbank okuması ve sonunda ‘gelin ey canlar bu çorbayı nûş idelim’ sözleriyle bu sofra merasimi sona erer ve sofraya oturulurdu.
“Genellikle taze dana etinden yapılan bu köfteler bol maydanozlu pirinç çorbasının içine atılır ve birkaç dilim ekmek ile tekke ağzıyla cümbüşlenirdi. Tekkenin büyüklerine Fatihalar ve dualarla merasim sona erer ve tekkenin avlusuna çıkılırdı. Tekke bahçesinde tekkenin kurucusu olan Numan Efendi hazretlerinin kabrinin başında ‘Ayet-el Kürsi’ okunur ve daha sonra tekkeden toplu halde dışarı çıkılırdı.
“Bursa’da eskiden ‘Yeniyol’ şimdi ‘İnönü Caddesi’ denilen yoldan Deveciler Mezarlığı yakınlarına gidilirdi. Deveciler Mezarlığı, o dönemde Bursa’nın büyüklerinin yattığı bir mezarlık iken 1940’lı yıllarda yol genişletmesinde yok olmuş ve hatta sanat değeri çok yüksek olan mezartaşları kırılmıştır. Süheyl Ünver gibi birçok sanat tarihçimizin ilgi odağı olan bu mezarlık yakınında ‘köfteli çorba’nın sebebi olan Abdal Mehmet yatmakta idi. Dervişler Abdal Mehmet’in zaviye ve türbesini ziyaret ederek tekrar oradan ayrılırlardı. Diğer bir Eşrefi tekkesi olan ‘İncirli Tekkesi’ dervişleri ile şehrin kıyısında buluşan bu topluluk, Eşrefi büyüklerine Fatihalar okurlardı. Eşrefoğlu’nun ilk manevi hocası kabul edilen Emir Sultan’ın o zamanki şeyhi ile burada buluşulur ve Emir Sultan zaviyesine gidilirdi. ‘Gerçek âşıklara salâ denildi, Emir Sultan ne hoş canlarmış’ ilahisi ile şeyhler birbiriyle geleneksel şekilde selamlaşırlardı. Oturarak yapılan bir zikir ayininden sonra ‘Eşrefi usulüne’ göre ayağa kalkılır ve ‘Cem olmuş dervişleri Sultan Eşrefzade’nin’ cumhur ilahisi ile devran meclisi Eşrefi şeyhine verilirdi. Yapılan Eşrefi usulündeki devran zikrinden sonra meclis sona ererdi. Postnişinlerin yaptıkları selamlaşmadan sonra tüm dervişler selamlaşır ve aynı yolla tekkeye dönülürdü.”

MURAT ÖZER.

12 Nisan 2013 Cuma

üç cazibeli tuzak


Üç Cazibeli Tuzak

Tarih: Apr 12 2013
New York Times’ın Pulitzer ödüllü muhabiri Michael Moss, dev gıda firmalarının cazibenin 3 anahtarı dedikleri şeker, yağ ve tuzu kullanarak sağlığımızla oynadığını yazdı. Obezite ve kalp krizi gibi tehditlere rağmen para hırsıyla hareket eden firmaların tüm sırları açığa çıktı. 1999 yılında ABD’nin Minneapolis kentindeki Pillsbury şirketinin merkezinde yıllık ciro toplamları 280 milyar dolara ulaşan 11 dev gıda firmasının CEO’ları bir araya geldi. Kimler yoktu ki. Nestle, Kraft, Procter & Gamble, Coca Cola, Cargill’in en üst düzey isimleri. Bu rakip 11 adamı 31’inci kattaki gizli toplantıda bir araya getiren sebep ise o dönemde yeni ortaya çıkmaya başlayan obezite tehlikesiydi.
Michael Moss
Kraft’ın başkan yardımcısı Powerpoint sunumunu perdeye yansıttı. Rakamlar vahimdi. ABD nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasının aşırı kilolu olduğu, yüzde 25’inin obez olarak nitelendiği, aşırı kilolu çocukların oranının 1980’den sonra 2 kat arttığı belirtiliyordu. Harvard Üniversitesi, Amerikan Salgın Hastalıkları Önleme Merkezi, Amerikan Kalp Hastalıkları Birliği, Kanser Topluluğu gibi prestijli kurumlar obezite salgınından gıda firmalarını sorumlu tutuyordu. Yale Üniversitesi’nden Prof Kelly Brownell, ‘Sigara şirketlerininönceki yıllarda çocukları sigaraya alıştırmak için yaptıklarını şimdi gıda firmaları yapıyor’ diyordu. Obezitenin azmasından sorumlu tutulan gıda firmalarının sigara şirketleri gibi yüzmilyonlarca dolar tazminat ödeyebilecekleri öngörülüyordu. Kraft yöneticisi, ‘Sigara firmalarına tazminat davaları açan avukatların şimdi de gıda firmalarını obezite ile vurmak için hazırlanıyor’ dedi. Obezite krizinde kendilerinin de çözümün parçası olmaları gerektiğini söyledi. Ancak bu gizli toplantı uzlaşma sağlanmadan bitti.
Moss’un büyük gıda firmalarından ya direkt ya da itirafçı eski çalışanlardan edindiği bilgilerle yazdığı kitaba göre gıda firmaları çok bariz bir tezle hareket ediyor ve bunu da paraya çevirmeyi başarıyor: Hiçbirimiz besin değerine bakarak alışveriş yapmıyoruz. Bizim için önemli olan ağzımızdaki tat. Tat duyusu söz konusu olduğunda da insanoğlunun en hassas olduğu temel maddelerden başlıcası: Şeker. Gıda devlerinin laboratuvarlarında birçok araştırma yapılıyor. En çok araştırılansa şeker. Beyin MR’ları şekerin beyinde kokaine benzer etki yarattığını gösteriyor. Dilimizdeki 10 binden fazla tat alma dokusu şeker için tam anlamıyla çıldırıyor.‘Ben çayımı kahvemi şekersiz içiyorum demeyin. Gıda firmaları her gün size fark ettirmeden ortalama 22 çay kaşığı şeker tükettiriyor. Şeker için her insanda yaşa göre bir keyif noktası var. Her ürün için bu Keyif Noktası’nı bulmak ise Harvard Üniversitesi’nde Matematikçi olan Howard Moskowitz’e düşüyor. Gıda devleri yeni bir ürünü satışa çıkarmadan önce onun kapısını çalıyor. Şubat ayında ABD’de piyasaya çıkan kitap tam 50 gündür dünyanın en büyük sanal kitap mağazası Amazon’un en çok satanlar listesinde. ABD’de referans kabul edilen New York Times en çok satanlar listesi’nde de 1 numaraya çıktı.
(Uğur Koçbaş, Nisan 2013)

10 Nisan 2013 Çarşamba

futbol


  1. Nevzat Tarhan'la futbol üzerine...

    Soru: Varoşta takım tutmayı anlayabiliriz ama mesela beş dil bilen beyin cerrahının fanatiklik düzeyinde taraftar olmasını nasıl açıklayacağız?

    Spartacus dizisinden anlatayım. Roma’nın efendileri, gladyatörleri ölümüne dövüştürerek rekabet duygularını tatmin ediyorlardı. Bu kanlı savaşın modern bir versiyonunu seyrediyoruz biz bugün. İnsandaki rekabet duygusunu...n daha insancıl bir hale getirilmiş şekli. Eski zamanlarda bu duygular daha ilkel olduğundan gol atma duygusunu aslanlara parçalatma olarak yaşıyorlardı. Futbol, insanlarda aynı zamanda kabul edilebilir bir öfkenin yaşandığı alan. Beş dil de bilse, bir şeylere karşı öfkesini ifade etmek, birilerine küfretmek istiyor!

    Soru: Futboldan öfke kaldırılamaz mı?

    İnsanda üç temel dürtü var: saldırganlık, cinsellik ve kazanma. Futbolda bunların hepsi var. Öfke duygusunu yok etmeye çalışmak insanın psikolojik ve biyolojik doğasına aykırı. Bugün bütün öfkeli insanları yok etseniz, bir süre sonra yeni öfkeli insanlar ortaya çıkacaktır. Cinselliği yok etmeye çalışmak gibi bir şey bu. Öfke, insanın genetiğinde kodlanmış. Yalnız burada şu var, insan medenileştikçe öfkesini daha hukuki şekillerde ifade etmeye başlayabiliyor, öfkesini erteleyebiliyor ve bunu daha meşru alanlara taşıyabiliyor. İnsanı insan yapan şeyin alet kullanması olduğu söylenir hep, oysa medenileşmenin işareti çit örmesidir. Kendi alanıyla başkasının sınırlarını tanımlamasıdır. Hukuk da böyle başlamıştır zaten. Benim çıkarım, senin çıkarın; benim isteğim, senin isteğin… Diğer hayvanlarda bu genetik olarak kodlanmış, misal köpek idrarıyla işaret eder. İnsan ise hayali sınırlarına saldırı hissettiğinde öfkeleniyor, bu yüzden diyalogdan başka çaresi yok. Son iki yüzyıl içinde insan konuşarak öfkesini, cinselliği ifade edebilmeyi başardı. Öfke olmasın demek, bu saiklerden dolayı, imkânsız. Güneş doğmasın demeye benziyor. Öfkeyi nasıl kanalize edeceğimiz önemli.

2 Nisan 2013 Salı

NEFES


  1. Rivayete göre insanda 24 saatte 24 bin nefes vardır. Her nefesi alıp verişlerinde insanoğlu müslüman olsun olmasın, her gün 24 saatte 24 bin defa “Hû” çeker ama o çektiği “Hû”dan gafildir. Çünkü dinini iyi bilmediğinden dolayı bilmediğine düşmanlık etmektedir.
    İnsanın, her nefesi son nefestir. Bir nefes, insana ömründe bir kerre gelir. İkinci defa gelen nefes, başka nefestir.Bunlar, tesbih gibi bi...rbiri ardınca dizilmiştir. Bu nefesler üzerine memur olan melek, her nefes insandan ne hal üzere çıkarsa, mühürler ve saklar. Rûzi cezada, meydana çıkarılarak mühürü açılınca, ne hal ile mühürlenmişse, o hal ve kıyafetle zuhur eder.
    “Bir kimse, erginlik çağına girdikten sonra, ölünceye kadar kaç nefes alıp vermişse, her nefesten sırasına göre on beş kerre sual eder.” buyuruldu.[12]
    Aziz değerli ruh kardeşim! Sakın nefeslerinden gafil olup zarar ve ziyana uğrama. Nefeslerinin her birini bir inci mercan gibi bil, değerlendirmeye gayret et. Bir günde 24 saat vardır ve 24 bin de nefes vardır. Her nefes bir kitap ve bir dosyadır. Bir gün içerisindeki nefes kitaplarının sayısı da 24 bindir. Her kitabın içerisinde de 15 hesap vardır. Bu sebeple 24 bin nefeste her nefesi 15 ile çarparak hesap edersek bir günde Cenabı Hakk (CC) kullarına 360 bin defa hesap soracaktır. Bu hesaplar, nefes, kitap ve dosyaları kıyamet günü tek bir kitapta toplanarak, Cenabı Hakk (CC): “Al kitabını oku!” buyuracağı gün o kitapla sunulacaktır.[13] Çünkü bu nefesler bir daha geri gelmez bilmiş olasın...