Sufiler insanın günahına kafayı takmasında bile bir benlik gizlendiğini söylerler. Ben yaptım, nasıl yaptım, nasıl yaparım?Yaparsın.
17 Ekim 2011 Pazartesi
16 Ekim 2011 Pazar
Zikrin Sağlığa Etkisi
Maddesel boyutu ile akıl almaz hızda ilerlemesine rağmen modern tıp uygulamalarının insanlarımızın beklentilerine cevap verememesi günümüzde biz hekimleri başka alternatiflere yöneltmektedir. Bugünkü konumuzu bu nedenden ötürü farklı bir alana ayırarak sizleri kısa özetlerle bilgilendirmek istiyorum.
Bütün dünyanın yıllardır bildiği bir kavram var: Adı Chi...
Can yada Chi... Adına ne söylersek söyleyelim. Yaşamak için oksijene suya havaya ve gıdaya ne kadar ihtiyacımız varsa en az o kadar da Chi'ye ihtiyacımız vardır. Bu enerjinin büyük bir kısmı daha dünyaya gelmeden ebeveynlerden elde ediliyor. Yani anne rahminde iken biz aslında bu enerji ile yaşamaya başlıyoruz. Doğduktan sonra ise akciğerlerimize dolan oksijen ve annemizden emmeye başladığımızı süt ile Chi enerjimizi belli bir dengeye oturtuyoruz.
Peki Chi nedir nasıl tanımlamamız gerekir?
Vücudumuzda kendine özgü özel kanallar aracılığıyla dolaşan can enerjisi yada yaşam enerjisi olarak kısaca tanımlayabiliriz. Çin kültüründe ise “Chi” enerjisi daha karışık olarak tarif edilmektedir. Chi enerjisinin tam olarak tanımını yapamasak da hücre ve dokularımıza can veren onları ruhla bütünleştiren bir aracımız olarak da kabul edebiliriz. Chi tüm canlılar için adeta olmazsa olmaz bir enerjimizdir.
İçim bayılır gibi oluyor yada canım çekiliyor diye yakınan bir insan aslında Chi enerjisinin azaldığını ifade etmiş oluyor. Günümüzün sık yakınma konularından olan halsizlik yorgunluk huzursuzluk depresyon ve enerji azlığı tükenmişlik gibi bir çok yakınma ve şikayetin altında bu Chi eksikliği yatıyor olmasın. Yapılan onlarca tetkik ve tedavilere rağmen hiçbir olumlu sonuç alınamayan bu ve benzeri şikayetleri olan insanlara artık bir çok hekimimiz ilaç dışı şeyler tavsiye eder oldu. Bir kısmı yoga derken başka bir kısmı meditasyon diyebiliyor. Geleneksel çin tıbbında Tai Chi olarak isimlendirilen çeşitli bedensel ritüellerle hareketlere ise sanki can simidi gibi sarılır olduk.
Chi enerjisi doku ve organlarımızda, tıpkı kan damarları ve sinir sistemi gibi bir ucundan diğerine, hiç durmaksızın gece gündüz mütemadiyen dolaşır. Bu özel kanallara geleneksel Çin tıbbında meridyen ismi verilmektedir. Ortodoks batı tıbbı bugün içinden çıkmakta zorlandığı bir çok açmazını çözüme kavuşturmak için Chi enerjisini ve onun dolaşım yolları ile ilgili açıklamakta zorlandığı konuları bilimsel temellerine oturtarak içselleştirmiş durumda. Her insanın vücudunda yirmiden fazla kanalda 300 den fazla noktada non stop (hiç durmadan) dolaşan bu enerjinin akımı ile ilgili bir çok problem hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çağımızda modern tıbbın ne kadar ilerlemiş olduğunu belirtmeme gerek bile yok. Nerde ise ömürlere ömür katılacak derken doğal felaketler ihtiras savaşları ve teknolojinin getirdikler yanında götürdükleri ile de ömürlere ömür katmak yerine 20 li 30 lu yaşlarda kalp ve beyin krizinden aids uyuşturucu batağı intiharlar ve strese bağlı hastalıklardan yine patır patır dökülmeye devam ediyoruz. Sanırım bu paradoks bilimsel kafalı meslektaşlarımızı uyandırarak nerde yanlış yaptık sorusu ile bizleri yüzleştirdi ki ben bu gün size böyle bir aktarım yapabiliyorum. Zikir ve Chi…
***
Zikir; kelime anlamı ile anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Zikir gizli ve açık oturarak yatarak yürürken konuşurken hareket halinde devamlı yaratanla rabıtalı olmak anlamına kullanılabilir. Zikir özellikle açık ve tasavvufi ritüellerle gerçekleştirildiğinde duaya katılan bütün insanlarda manevi haz ve mutluluğa bağlı bir gevşeme rahatlama ve paylaşıldıkca artan bir enerji fazlalığına sebep olabilmektedir.
Batıda ve uzak doğu kültüründe kabul gören yoga meditasyon gibi ritüelli ibadetlerin bizim kültürümüzdeki karşılığı manevi dinamiğimizdir zikir. . Bu gözlük bize sağlıklı olmada dinç ve zinde yaşamada Rabbi ile bağlantılı olmanın avantajlarını temin edecektir. Rabbimize yaklaştıkça ondan direkt olarak aldığımız saf enerji bizi sadece hastalıklara karşı korumayacak aynı zamanda çevremizle ve kendimizle daha barışık yaşamanında kapısını aralayacaktır. Sağlık ve mutluluk dileklerimle.
Dr. Ali Akben; Altınoluk Dergisi;2008 - Kasim, Sayı: 273, Sayfa: 059
15 Ekim 2011 Cumartesi
TEMBELLİĞE VE MAZERETE SON!
Halkımız arasında meşhur bir söz vardır. Derler ki: “İsteyen bir yol bulur, istemeyen de mazeret bulur.” Bu söz, günümüzdeki Müslümanların bir bölümüne şıp diye oturuyor. İnsanlar yapmaları gereken şeyleri “azgın nefis”in telkin ve teşvikleriyle yapmadıklarından dolayı kendilerini temize çıkarabilmek için mazeretler uyduruyorlar. Uydurdukları mazeretleriyle kendi sığınakları oluşturuyorlar. Hâlbuki bu tür davranış içerisine girenler ancak bilerek ya da bilmeyerek kendi kendilerini aldatıyorlar.
“Günahları”nı, “tembelliklerini, “ihmalkârlıklarını, “vesveselerini mazeret kılıfıyla örtmeye çalışanların“, zerre miktarı hayır ve şerrin hesabının görüleceği” günde imtihanı kaybetmesinden endişe ediyoruz.
Günümüzün tembellik ve mazeret içerisinde bocalanan bazı meselelere bakalım… Hangi konularda tembellik yapıyoruz?
Allah'a kulluk noktasındaki tembellik en tehlikeli olanıdır. Bilindiği gibi tembel insanlar zamanında yapacakları işi devamlı ertelerler. Namaz kılınması lâzım… Yarın kılarım derler yarınlar bir türlü gelmez.
Ramazanda Oruç tutması gereklidir: Bin türlü mazeret hazırlar.
Zengin sınıfında ise Zekat vermesi icap eder: Hep bir sonraki sene toptan veririm der ama miktar arttıkça ertelenen sene sayısı da artar.
Bu ve buna benzer İtikat, İbadet, Muamelat, ve her türlü dini noktalarda Allah'a kulluğunu erteleyen Müslüman öyle bir zamana rastlar ki; Ecelin ertelenmediği vakit gelmiştir. Hayıflanmak, üzülmek, esef etmek te artık çare değildir. Aklımızı başımıza alalım ve her amelimizi zamanında yapmaya gayret edelim. Çünkü yaşadığımız hayatın yedeği yok. Ahirette de kandırılacak, aldatılacak, mazeret dinleyecek birilerini bulamayacağız.
Kitabımız Kur’ân-ı Kerime yeterli derecede vakıf olmaktan uzağız. Kur'an'ı anlamıyoruz, İşin garip olan tarafı anlamaya da çalışmıyoruz. Hep birileri okusun, birileri anlatsın… lâkin biz yüzünden dahi okuyamayalım. Eğer böyleysek acınacak durumdayız demektir ve en kısa zamanda Kurana hizmet yönünde önce kendimiz kitabımıza sarılacağız, sonra eşimize ve çocuklarımıza Kuran sevgisini aşılayacağız. Çevre çevre Kuran halkasını genişleteceğiz. Kuranın hizmetçisi olacağız.
Çünkü Peygamber efendimiz mealen buyuruyorki: " Sizin en hayırlılarınız Kuranı öğrenen ve öğretenlerinizdir." Müslümanlar için çok önemli olan bu müjdeli habere sımsıkı sarılacağız. İnanıyoruz ki; Kurtuluş sadece Kur'an'da ve İslam’dadır...
Müslümanlar Kur’ân’ın sınırlarını çizdiği helâl-haram hudutlarını kesinlikle ihlâl edemezler. Yalnız bu hudutları tayin etmek de İlim ile olur. Onun için Kitabımızı çok okuyacağız. Anlayana, kavrayana kadar ondan kopmayacağız. Zorda kaldığımız her an ona sarılacağız… Edebimiz, ahlakımız, yaşantımız, velhasıl her adım atışımız kitabımıza uygun olacak.
Ne olur artık dünyamızı mamur hâle getirmeyi, dünya malına canla başla sarılmayı birazcık erteleyelim birazda Dinimiz için gayret sarf edelim. İnanıyoruz ki; Dinimiz düzelirse hem dünyamız, hem de Ahiretimiz nurlanacaktır. Şükürler olsun çoğumuzun hali vakti yerinde, imkanlarımız çok geniş. Allah’ın dinine sarılmayı ertelemeyelim.
Müslümanların İnsanlığa faydalı olacak faaliyetlere koşması zaruridir. Bu tür sosyal faaliyetlerden kişinin kaçması kendi kendinden kaçması, kendi kendisini aldatması demektir. Müslümanlar artık kendilerini ciddiye almalarının vaktinin geldiğini hesap etmelidirler. Akıl baliğ yaşını idrak etmiş olanlardan itibaren kimse kendisini geri planda göremez. Yaşı ilerleyenler " Artık yeşeripte bostan mı olacağım " düşüncesiyle kendilerini bu hizmetin dışına çıkaramazlar.
Bu din kadını, erkeği, yaşlısı, genci, fakiri, zenginiyle yaşanmak için Rabbimiz tarafından Peygamber efendimiz (sav) aracılığıyla bizlere ulaştırılmıştır. 1400 küsur senelik geniş bir İlmi birikim bizlere kadar taşınmıştır. Bizlere sadece ihlâsla, İslam dinine sarılmak kalıyor… Tekrar ediyoruz Tembelliğe ve Mazerete geçit yok diyeceğiz.
Arif Nihat Asya ne diyor şiirinde: " Hâla ne diye oyunda oynaştasın. Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasın."
Evet kendimizi ciddiye alalım. Biz ciddiye almazsak hiç kimse bizi adam yerine koymaz. Yaratılmışların en şereflisi olduğumuzu bilelim ve buna lâyık olalım...
Şeytanın en büyük uğraşı bütün insanlığı yoldan çıkartmak için çalışmak ve bu uğurda Kıyamete kadar gayret göstermektir.
Aman Şeytana ve şeytanın uşaklarına fırsat vermeyelim. Şeytan Haramları, günahları, Dinimizin çirkin bulduğu bütün amelleri allayıp pullayıp yandaşlarına güzel gösterecektir.
Haramların kapısını sonuna kadar açacak zinacıyı, içkiciyi, kumarcıyı, yalancıyı, iftiracıyı, hasta ve illetli beyinlilerin hepsini geçici olarak koruma altına alacak, onların dostu gibi görünecek, Vesvesesi ile muhatabını sapıklığa sürükleyince de zevkten dört köşe olacak…
İnananların kalbine şirk tohumlarını atmak için asker sayısını sürekli artıracak, İsyan bayrağının kıyamete kadar taşıyıcılığını üstlenecektir. Aman şeytanın hilesine, desisesine, aldatmalarına kapılmayalım…
Uyanık olalım. Kış uykusuna yatmış olanları da uyandırmaya gayret edelim. Ömrümüzün geri kalan kısmını Allah'a ve Peygamberine (sav) bağlılıkla geçirelim.
Unutmayalım: Şeytan bizim günahlardan tövbe etmemizi istemez. Şeytan bizim Hidayete, kurtuluşa kavuşmamızı istemez. Şeytan bizim Allaha sığınmamızdan hoşnut olmaz. Şeytan bizim Namaz kılmamızı, SECDE etmemizi istemez. Müslümanlar günah işledikten sonra, Pişmanlık duyup tevbe kapısına yapışınca o kusur ve günahlarından kurtulacakken, Güzel niyetleriyle iblisi çatlatması gerekirken Hâla tembellik ve Mazeret hastalığını gündemde tutarak hayatını sürdürüyorsa o insanın alçalışı ve düşüşü hızlanır…
Allah korusun * ESFELİ SAFİLİNE * Yani aşağıların aşağısına yuvarlanır. İnsanlık şerefini ayaklar altına alır ve hayvanlardan daha aşağı derecelere iner.
Akıl nimetinin bize tanıdığı güzellikle diyoruz ki Allaha ve onun Resulüne (sav) itaat etmekle Şeytanı, lanetli iblisi çıldırtalım. Allah'ın gazabına uğramaktan korunalım. Samimiyetle ve sadakatle dinimize bağlanalım, sarılalım.
Ve bilelim ki; hesapların görüleceği o günde:
Ne tembelliklerimize ne de dünyadaki mazeretlerimize…
MAZERET GÖSTERİLMİYOR…
Alıntı
14 Ekim 2011 Cuma
adam olmak
Prof. Dr. Metin Kazancı Bey, ilk üç Osmanlı padişahının, yani Osman Bey, Orhan Bey ve Murat Hüdavendigar’ın okuma yazma bilmediklerini söyledi. Ayrıca hem Osman Bey’in hem Orhan Bey’in vefat ettiklerinde geride bıraktıkları mal varlıklarının birkaç koyun ve birkaç kap kacaktan ibaret olduğunu öğrenince, dünyanın en iyi üniversitelerinde okuyup da ülkelerine döndüğünde devlet malını yağma eden prensler geldi aklıma. Demek ki adam olmak için sadece okumuş olmak yeterli olmuyormuş. Osman Özsoy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
