28 Haziran 2013 Cuma

parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor!

parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! 

MAYMUN TUZAĞ
Amerika'da son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!
Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! 
Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor.
Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik; mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.

YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyo
Hikâye psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorl
Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama, parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor!
Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles'li filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp "Happy - Mutlu" isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlat
AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması mümkün değildir. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı Oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyoru
— Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
— Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
— Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
— Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
—Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
— Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
— Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; deyim gerekiyorsa yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
— Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak…
Ya da sahip olduğumuzu sanmak…
— Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanmasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan
vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyi
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz.
Ah bunu bir anlayabilsek...

Joseph Golstein written by feelozof.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Sacit Onan "Dua"

rüya

Derviş baba, mürşîdine gelip arz etmiş:

“Efendim, bunca senedir Resûl-i Ekrem Efendimiz’i rüyamda göremedim. Bana bir özel tavsiyeniz olabilir mi?”

Cevaben:

“Aa, kolay evladım. Şimdi doğru balık pazarına git, oradan biraz lakerda al, biraz da sardalye. Ayrıca tuzlu peynir ve zeytin yiyip yat…”

Ertesi sabah namaz vakti mürşîd, dervişine sormuş:

“Evlat ne oldu?”

Tabii, yediği onca susatıcı nimetin ihtiyacıyla:

“Aman efendim, bütün gece boyunca kaynaklar, pınarlar, şelâleler, çağlayanlar gördüm!” cevabını verir.

“Hah!” demiş Şeyh Efendi:

“İşte o kadar susarsan, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i de görebilirsin…”

25 Haziran 2013 Salı

Mehmet Emin Ay - Her Aşık



Semâdan sırr-ı tevhidi, duyan gelsin bu meydâne,
Derûn içre bugün Allah, diyen gelsin bu meydâne.

Salâdır ehl-i irfâne, götürsün cânı kurbâne,
Bugün başını merdâne, koyan gelsin bu meydâne.

Bilenler sırr-ı Settârı, görenler nûr-i Gaffârı,
Cihânda şişe-i ârı, kıran gelsin bu meydâne.

Kamunun hâlıkı birdir, niçin bazısı kâfirdir,
Bu ne hikmet bu ne sırdır, bilen gelsin bu meydâne.

Gönül maksûdunu buldu, cihân envâr ile doldu,
Bugün Nûri imâm oldu, uyan gelsin bu meydâne.

19 Haziran 2013 Çarşamba

kutup

Sultanü’l-Ârifîn Bayezid-i Bistâmî hazretleri buyurmuşlardır ki: 
“Benim zamanımda İslâm içinde kümelîn-i evliyâdan yetmiş bin ka­dar veli var idi. Onların mâdûnunda çok veliler vardı. 
Lâkin o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmî bir haddâd idi ki 
gece gündüz evlad u iyâlinin nafakası için dükkânında demircilik sanatı ile meş­gul idi. Ben ise hayrette kalmış idim. Sırr-ı kudbiyyet nedir ki bu ka­dar velilerden birisine verilmeyip te bir ümmî ve henüz dîde-i basî­reti küşat olmamış bir haddâda verildi, diye taaccüp ettim. Bir gün o haddâdın dükkânına vardım. 
Selâm verdikten sonra haddâd yanıma gelip elimi öptü ve benden dua istedi. 
Ben ona dedim ki:
“Ben senin ayaklarını pûs edeyim. Sen bana dua et.” 
Cevapta o zat buyurdu ki: 
“Fakat sana dua etmekle benim derdi derûnum teskin olmaz.” 
Ve tekrar o zata dedim ki: 
“Acaba derdiniz ne ola? Bizlere haber verse­niz belki çaresine bakarız.” 
O zat buyurdular ki:
“Acaba rûz-ı mah­şerde bu kadar kulların hâli nice olur?” deyu ağlamaya başladı. Derdi derûnu bana dahi tesir edip beraber ağladık. 
O vakit sırrıma nida olundu ki kutublar 
“nefsî nefsî” diyenlerden değildir “ümmetî ümmetî” diyenlerdendir. 
Hemen kalbimdeki hayret ref’ olunup bil­dim ki bu zatların istîdâdı başkadır. 
Bunlar kalb-i Muhammedî üzere vâki olup mazhar-ı hakîkat-ı Muhammediye olmuşlar. Lâkin o hâlde henüz keşif hâli zuhur etmediğinden kutub olduğunu bilmiyordu. Kendisinden sordum ki: 
“Halkın muazzeb olmasından size ne?” 
bu­yurdular ki: 
“Ey birader, benim hamîr-i fıtratım âb-ı şefkat ve mer­hametle bir derece yoğrulmuş ki eğer bütün insanların günahını bana yüklenip onları affeyleseler memnun olurum.” Ondan sonra kendi­siyle bir haylice sohbet eyledim. Namazda okumak için benden bil­mediği bazı sureler öğrendi. Lâkin benim batınım feyz-i Rabbanî ile öyle doldu ki kırk senede tahsil edemediğim dereceleri o mecliste tahsil eyledim. O vakit bildim ki sırr-ı kudbiyyet başka bir mânâdır. Ne ilim ile ne de kesret-i amel ile husule gelir şey değildir.”

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

“Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniş­tir.” 
Maide Sûresi, Âyet 54

11 Haziran 2013 Salı

ben bu aşka düş oldum müziksiz ilahi - Dailymotion video

ben bu aşka düş oldum müziksiz ilahi - Dailymotion video


Ben bu aşka düş oldum


Ben bu aşka düş oldum 

Aşk ateşiyle kül oldum 

Yandım yandım külhan oldum hu 



Aşkından dolanıyorum 

Külhan gibi yanıyorum 

Allaha yalvarıyorum hu 



Zincir tutmaz urgan tutmaz 

Aşk ateşin candan çıkmaz 

Yanar yüreğim dumanım tütmez hu 



Aşkından dolanıyorum 

Külhan gibi yanıyorum 

Allaha yalvarıyorum hu 



Zincir bana urgan bana 

Ben gidiyorum haktan yana 

Aşık oldum ben Allaha hu 



Aşkından dolanıyorum 

Külhan gibi yanıyorum 

Allaha yalvarıyorum hu 



Ben bu aşka düş oldum 

Aşk ateşiyle kül oldum 

Yandım yandım külhan oldum hu 



Aşkından dolanıyorum 

Külhan gibi yanıyorum 

Allaha yalvarıyorum hu 

YUNUS EMRE K.S. 

10 Haziran 2013 Pazartesi

şaban ayının fazileti



Şaban Ayının Fazileti
İlâhî feyz ve bereketin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek ay, mü'minler için en kârlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban'ın değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara göre (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla oluşudur.(1)

Diğer vakitlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur'ân harfi için üç yüz Cennet meyvesi vardır.

Yine bu ihsan ve bağış ayı olan günlerde amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.

"Şaban benim ayımdır."

"Şaban günahları temizleyendir" buyurarak kadrini yüceltirdi.(2)

7 Haziran 2013 Cuma

ladikli ahmet ağa(hüdai)

LADİKLİ AHMET AĞA KİBARI EVLİYADAN

DOĞUMU ve AİLESİ

1304 (1888) yılında Konya Vilayetinin Sarayönü Kazasına bağlı, Lâdik (Halıcı) Kasabasında dünyaya gelir. Babasının adı Mehmet, annesinin adı Emine’dir. Yusuflar Sülâlesindendir. Üç erkek bir kız olmak üzere dört kardeştir. Yıllarca çobanlık yaptığından dolayı muhitinde ÇOBAN AHMET olarak tanınmıştır. Sonradan Elma soyadını almıştır.

Manevi bir yolla kendisine Hüdâî adı verilmiştir:

Ol Mevla’m koymuştur Hüdâî adım

Melekler ederler gökte feryadım

Mevla’mın aşkından almışım tadım

Yansa da ayrılmaz haktan Hüdâî

Hatice Hanımla evlenmiştir. İkisi oğlan dördü kız olmak üzere altı tane çocuğu vardır. Hâlâ hayatta olan çocuk ve torunları vardır.

OKUR-YAZARLIĞI

Hikmeti ilahi ÜMMÎDİR (Okuma yazması yoktur). Bu durumunu şu beytinde dile getirmektedir:

Bir Üstaddan okumadım, yol nedir erkân nedir.

İım-i Zahir okumadım, kalpteki bürhan nedir.

Ey beni yaratan Hüda’m, cümle bilgi sendedir.

Dertliler geldi kapına, hem dermanı sendedir.

İmzasını atamadığı için mühür kullanırdı. Mektuplarını kâtipleri yazardı. Bir arkadaşından mektup geldiği zaman kâtiplerine okuturdu. Cevabî mektuplarını da yine onlara yazdırırdı

Dinî kültürü hakkında “Allâh ondan razı olsun, ben dinimi diyanetimi tabur imamımızdan öğrendim” demiştir.

ASKERLİĞİ

26 sene askerlik yapmış bir İstiklâl Savaşı gazisidir. Kanal harekâtında İngilizlere karşı arkadaşları ile birlikte harp ederken, sağ om­zundan hilal şeklinde yaralanır. En yakın dört arkadaşının kahramanlıklarını ve şehit düştüklerini ya­ralı bir vaziyette seyreder. Sonra oraları düşman istila eder. Düşman askerleri yaralı askerlerimizi ‘ölmeyen kalmasın’ diyerek süngülerler. Bu esnada başını bir şehidin kolunun altına sokar. Düşmanlar hiç diri asker kalmadı diyerek uzaklaşıp giderler.

Orada, aç susuz yaralı bir vaziyette birkaç gün kalır. O anda bulunduğu yeri de düşman işgal etmiştir. Ellerini açarak yalvarır: “Allâhım! Beni düşman eline bırakma.” Cenabı Hakkın izniyle Hızır Aleyhisselâm atıyla gelir. Dedeme matarasından bir bardak aşk şerbeti içirir. Ancak yarısına kadar içer, tamamını bitiremez. Şerbeti içtikten sonra açlığı ve susuzluğu bir anda gider. Yaranın verdiği ağrı ve hâlsizlik de son bulur. O zaman dili söylemeye başlar:

Ne garip garip bakaň Tih ile Tûr’a

Ömründe kuş bile uçmadı bura

Seni Hakk’a yaklaştırdı bu yara

Yansa da ayrılmaz Hakk’tan Hüdâî

Aşk elinden içtim aşkın dolusun

Yalvar Ahmet sen Rabbıyın kulusun

Hak yolunda arzuhâlin bulunsun

Ya Muhammed sen hidayet gülüsün

Gel seni Hastaneye götüreyim” deyip atına bindirir ve Kudüs’teki hastanenin ka­pısına getirir. Hızır Aleyhisselâm “Seninle arkadaşlığımız bundan sonra da devam edecektir” deyip oradan uzaklaşır gider. Hastanedeki­ler yaralı asker gelmiş diyerek içeri alırlar. Biraz sonra hasta­nenin içerisi türüm türüm kokmaya başlar. Bu nasıl askermiş diyen, elbiseleri­ni, potinlerini kokluyorlar. Hastanede tedavi olduktan sonra tekrar cepheye koşuyor:

Askerlik hatıralarını anlatırken şöyle demişti: Cephenin biri­sinde arkadaşımla birlikte düşmana esir düştük. Esir kampı dağlık bir yerdeydi. Etrafı nöbetçilerle doluydu. Arkadaşım bana gelerek “Ahmet.. İkimizin de burada esir durması vatanımız için zararlıdır. Ben nöbetçileri meşgul edeyim. Sen kaç kurtul cepheye git.” dedi. Ben de ona “senin yapacağın işi ben yapayım.” dedim. Arkadaşım ‘Yâ Allâh bismillah’ deyip yanımdan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçtik­ten sonra arkadaşımla buluştuk. Allâh’a şükürler olsun ikimiz de esir­likten sağ salim kurtulduk.

Seferberlikte değil insanlar, hayvanlar bile açtı. Kazanın içerisinde koskoca bir kemik kaynar. Havada uçan kuşlar yemeğe hücum etme­sinler diye kazanın başında eli sopalı muhafızlar bulunurdu. Önümüze getirip koydukları zaman, iki kaşık şıkırtısından sonra hemen tüke­nirdi. Topla tüfekle harp etmek şöyle dursun. Süngü harbi yapardık. Süngü süngüye geldiğimiz zaman, düşman elektrik çarpmış gibi o­lurdu. İçimizde öyle yiğitler vardı ki, düşmanın attığı el bombalarını patlamadan kapıp tekrar düşmanın üzerine atarlardı.

Yaşasın komutanlar hazırız emrinize

Hangi düşman dayanacak çarklanan süngümüze

Atamızdan miras kaldı bu nazlı vatan bize

Var mıdır karşı çıkacak yıldırım harbimize

Sen madalya almadın mı?” diye soranlara: “Savaştan sonra madalya da­ğıttılar. Geri hizmette bulunan bir askere madalya vermemişler. Onun ağladığına dayanamadım. Çıkarttım madalyamı ona verdim. Bir se­vindi ki görecektiniz...” “Sen neden Gazilikten maaş almıyorsun? Gazilik madalyası olanlar maaş alıyorlar.” denilince: “Birkaç günlük askerliğim var, onu da paraya mı çevireyim.” demiştir

Cenabı Hakkın, kullarına rahmet ve merhametinin bir eseri olarak gönderilen, Mevlâ’mın bir askeri idi. Osmanlının son dönemlerini yaşamış ve Osmanlı askerlik terbiyesi almıştı..

26 yıllık askerlik hatıralarını anlata anlata bitiremezdi. Seferberlikte başından geçenleri anlatırken, hem kendisi ağlar hem de misafirleri ağlatırdı. İstiklâl savaşı gazisi idi. O, açlık susuzluk ve yokluğun yaşandığı çileli harp yıllarını, kahraman Mehmetçiğin kahramanlıklarını gelecek nesillere aktaran canlı bir şahitti.

ASKERLİK SONRASI

Vatanın kurtuluşundan sonra askerden bir gazi olarak memleketi Lâdik’e dönmüş ve vefatına kadar burada örnek bir şahsiyet olarak yaşamıştır. Hayvancılık ve tarımla geçimini sağlamıştır.

Zamanının çoğunu odasına gelen misafirlerine hizmet ederek geçirmiş, onları iyiliğe ve hayra davet etmiş, kimseyi ayırmadan herkese duâ etmiş, sohbetinde katılan hiç kimseyi eli ve gönlü boş çevirmemiştir. Boş kaldığı zamanlarda dağlarda çobanlık yapmış, tarla ve bahçelerini ekip biçmekle meşgul olmuştur.

HOCASI HIZIR (A.S.)

Onu her yönüyle tanıyan bilen 40 sene arkadaşlık yaptığı hocası Hızır Aleyhisselâmdır. “Hocamı yedi adım geriden takip ederim. Hocam yüzüme baktığı zaman, yüzümün rengi solar. Hocam bana derdi ki: ‘Hüdâî! Ben çok evliya ile arkadaşlık yaptım. Sendeki hâli görmedim.” Bazen, “bende bir şey yok. Çobanın birisiyim” der. Bazen de âdeta coşarak “Oğlum benim hocam ilim deryasıdır. Ne soracaksanız sorun. Ben size bir peygamberin hayatını günlerce anlatırım. Fakat sizler dinlemeye tahammül edemezsiniz.” derdi:

Söyleyen var söyleten var

İlm-i Hikmet öğreten var

Ol kapında bekleyen var

Affımı isterim Allâhım.

Bir gün evinde abdest alırken hocası çıkagelir. Heyecanlanır. Hocası “Mevlâna, sana bir abdest almasını öğretemedik” der. Dedem de “Ne yapalım efendim. Bir çobanı peşinize taktınız. Çoban bu kadar becerebiliyor” deyince “Ahmet! Ahmet! Ne abdest arıyorlar, ne namaz; KALB-İ SELİM arıyorlar… der.

ŞİİRLERİ

Dedemin kerametini arayanlar, onun en büyük kerametinin aşkla söylediği beyitleri olduğunu anlarlardı. Yaşadığı her manevî olay için ayrı bir şiir söylemiştir. Onun maneviyatta nasıl bir vazife gördüğünü, nelerle karşılaştığını, nelere vakıf olduğunu çoğu zaman beyitlerinden anlayabiliriz. Şiirlerinde genel olarak noksanlık yoktur; şayet bir eksiklik veya bir yanlışlık varsa, bu durum dinleyen, nakleden, yazan insanlardan kaynaklanmıştır, diyebiliriz. Kendisi beyitlerini okurken istediği zaman, istediği yerleri değiştirirdi. Fakat hiçbir zaman ölçüleri bozulmazdı.

Gelen misafirler “Hacı Baba, biraz da beyitlerinden söyle de dinleyelim” derlerdi. Dedem de beyitlerini aşkla okumaya başladığı zaman misafirler büyük bir huzur içinde, hem söylenen güzel beyitleri dinler hem de bir taraftan ceplerinden mendillerini çıkararak gözyaşlarını silerlerdi. İçten, derinden, aşkla söylediği beyitler, çağlayan çeşme gibi akar, bitmez; ardı arkası kesilmezdi. “Yoruldum biraz dinleneyim” derdi.

SON GÜNLERİ VE VEFATI

Son zamanlarında hasta yatarken “Sen gidince bizler ne yapacağız Ahmet Ağa?” diye ağlamaya başlayan misafirlerine, yataktan doğrula­rak “ALLÂH var oğlum. Allâh var, keder yok!” demiştir. Evlatlarından birisi eline varıp, “Baba hakkını helal et” dediği zaman “Oğlum bende üç emanet var. Onları sahiplerine verirsen, hakkımı helal etmiş olaca­ğım. Sen olmasan da onlar emanetleri alıp götürecekler. Ama sen de onları görsen iyi olur” der.

Ve tarihler 8 Haziran 1969 Perşembeyi gösterirken rahmet-i Rahman’a kavuşur.

Vefatından bir kaç ay sonra. “Haydi, odaya gel e­manetleri ver.” diye bir ses duyar. Odaya geldiği zaman odanın kapısı kilitli olduğu hâlde iki kişi içeride namaz kılmaktadır. Hemen o da na­maz kılmaya başlar. Birisi bembeyaz örtüler içerisinde kapalı bir vazi­yettedir. Açık olan konuşur. “Sen otur dayanamazsın.” der. Gece sabaha kadar namaz kılarlar. Emanetleri isterler. Emanetlerin birisi Tayy-i Mekân elbisesi. Birisi mühür, öbürü de şeceredir. “Beraber kabrine kadar gidelim. Babanın kabrini birlikte ziyaret edelim.” derler. Yolda giderler­ken bir şahıs bunları görür. “Bu adam fazla yaşamaz” derler. Kapalı ve bürgülü olan kabristanın biraz dışında namaz kılar. Namaz kıldığı yerde o sene otlar kurumaz. Kabirden ayrılıp ağaçlık bir yerden geçer­lerken içlerinden bir tanesi ‘ALLÂH!’ deyince ağaçlar secdeye kapanır gibi olur. Babam oraya düşer bayılır. Onlar da giderler, gözden kaybolurlar.

Kabri, Lâdik Kasabası mezarlığındadır.

GÜZEL AHLÂKI

Allâh ve Rasülünün âşığı, Hak aşığı, Hak dostu ..

O hayatı ile Allâh’a ve Rasülüne nasıl âşık olunacağını gösterdi. Onun muradı, ne dünya ne de dünya içindeki olanlar; onun asıl muradı, her yerde ve her mekânda hakikat nurunu aramak, Allâh’ın rızasını kazanıp cemalini görmek, hak ve hakikate ermek. O da her fâni gibi dünyaya geldi, kulluğa yakışır bir şekilde hayat sürdü, gönüllere taht kurdu. Dünyanın dört bir tarafında onun sevgisi gönüllerde yaşıyor.

O, hiç kimsenin övgüsüne ve iltifatına ihtiyaç duymamış, kendisini metheden birine “ Oğlum! Ben Allâh’ı ve Rasülünü seviyorum, sen de onları sev” demiştir. Şöhretten ve riyadan son derece kaçınmıştır. “Bana türbe yapmayın, bir taş dikin yeter” demiştir.

Kimseler bilmez benim işimi

Bu aşkın yoluna koydum başımı

Dikmesinler benim mezar taşımı

Gecelerde doğdu nur-u Muhammed

Ziyaretçilerinden birisi. “Hacı Ahmet Ağa bazı kişiler senin hak­kında kötü sözler sarf ediyorlar.” deyince, “Benim Allâh ile aram iyi ise, herkes bana kötü dese ne çıkar. Benim Allâh ile aram kötü ise herkes bana iyi dese ne çıkar” diyerek şu beytini okumuştu:

Kimi atlı kimi yayan

Her ameller olur ayan

İçmişim aşkın şarabın

İsterse desinler yalan

Güzel ahlâk sahibi, çok merhametli bir insandı. Kollarını açıp ümmeti Muhammedi kucakladı, sanki herkes onun evladı ve torunu gibiydi. Evinin kapısı gece ve gündüz herkese açıktı. Küçük ve büyük herkese hizmet etti. Meseleleriyle ilgilendi, dertlilerin dertlerine çareler aradı, istisnasız herkese duâ etti. Yetimi, öksüzü görüp gözetirdi. Hediye vermeyi seven cömert bir karakteri vardı. O halkın içinde halktan biri gibi, fakat gönlü daima Hak’la beraber olan bir Hak eriydi.

Az uyuyan, çok ibadet eden ve az gülüp çok ağlayan kimselerdendi. Ciddî, vakur ve daima tefekkürlü bir hâlde bulunurdu. Celâlli oluşunun ardında kullara ve mahlûkata karşı ince bir merhameti vardı. Gözü gönlü öbür âleme dönüktü. Kaza ve kadere boyun eğip, kaderine razı olan sabır numunesiydi. Kendine has manevî bir kokusu vardı, eline aldığı ve kullandığı eşyalar o güzelim kokuya bürünürdü.

Manevî ilme sahip olduğu için, âlim bir insanla sohbet ederken o da âlim olurdu. Dünya sanki avucunun içinde gibiydi. Unutkanlığı yoktu, ‘hatırlayamadım’ demezdi.

Misafir odası her gün, bilhassa hafta sonları dolar taşardı. Gelen ziyaretçiler, elini öper, yaptığı sohbetlerinden ve en çok da okuduğu şiirlerden manevi haz alırlardı. Gelen misafirin durumuna göre kendini ayarlar, kimseyi incitmemek için azami gayret gösterirdi. Kendisini ziyaret edecek olan değerli zatlar için hazırlık yapardı. Sorulara anında cevap verirdi. Şayet bilemediği veya istişare etmesi gereken bir soru olursa “bana az müsaade edin” deyip odadan ayrılır, ya bağın köşesine kadar gider yahut bahçenin ortasına kadar düşünerek yürür; döndüğü zaman “durum bundan bundan ibaret” diyerek cevabını verirdi.

Bazen de kendini gizlemek için “ben bir şey bilmiyorum, çobanın birisiyim” derdi. Hakikate bakarsan, Allâh’ın ilmi karşısında kulunun bildikleri ne olabilirdi ki. Tevazu sahibi olduğundan kendini büyük göstermemek için olayların bir ucunu, deyim yerinde ise küllerdi. İnsanları kendisine değil Rabbine yönlendirdi.

Nemelâzımcılığı yoktu. Dünya Müslümanlarının derdi onun derdiydi. Mısır’daki İslâm âlimlerinin asılmasından dolayı o kadar müteessir olmuştu ki iki gün hasta yatmıştı

Beş vakit namazını camide kılardı. Camiye gidip gelirken yere bakarak -sanki bir şeyler kaybetmiş de onu arıyor gibi- düşünceli, ağır ağır hareket ederdi. Çok güzel giyinir, temizliğine çok dikkât ederdi. Abdest alırken, namaz kılarken çok emek çekerdi. Namazı hiç bitmez zannedilirdi. Geceleri uyumaz, sabaha kadar ibadet ederdi. Gerek beyitlerinde gerekse sohbetlerine seher vaktinin önemini defalarca beyan etmiştir. Bizlere ve gelen giden misafirlerine bir çok tavsiyelerde bulunmuştur.

“İhtiyarlığınızda genç yaşamak istiyorsanız, onu bunu bahane etmeden, beş vakit namazınızı camide cemaatle kılın. Dizlerinize sarı su inmeden, genç iken namazı çok kılın. Çocuklarınızın rızkını helalinden kazanın, alnınızın terini yiyin; kimsenin eline bakmayın. Bu din Allâh’ın dinidir. Allâh ne derse onu yerine getirin. Hizmet ehli olun, hizmetten geri kalmayın. Allâh sonumuzu hayra getirsin, Allâh hakkımızda hayırlısını versin” derdi.

Yine sohbetlerinde, dünyanın yaradılışından, peygamberlerin hayatından, Peygamber Efendimizin ve ashabının hayatından bahsederdi. Büyük veliler ve âlimlerle ilgili kıssalar da anlatırdı. Sohbetine katılanlar büyük bir haz duyardı. Duygusal anlar yaşanırdı. Herkes memnun kalarak, tekrar buluşmak niyetiyle, selâm ve duâsını da alarak ayrılıp giderlerdi. “Allâhım! Sev bizi, sevdir bizi; dünyada ve ahirette ağlatma güldür bizi” diye dua ederdi. Sohbetinden ve aşkla söylediği beyitlerinden sonra mutlaka “Allâh hakkımızda hayırlısını versin! İmanımı kurtarabilirsem ne mutlu bana” deyip, korku ile ümit arasında yaşardı.

Her türlü eza ve cefaya katlandı. Bir taraftan dünya meşgalesi, öbür taraftan halkın eziyeti… Hepsinden zor olanı ise aşk ateşinin onu yakmasıydı.

Ben âşığım, maşukumu ararım

Ne mekânım vardır ne de kararım

Dünya benim olsa bir tat alamam

Tecelli eyleyen nuru ararım

Dünya ve ahiret çalışma ile kazanılır. Herkesin mutlaka çalışması ve mücadele etmesi gerektiğini söyler:

Okudun mu İlm-i dünni bu esrarı bilmeye

Göz hicabın kaldırdın mı, hak yolunu görmeye

Âciz mi yaratan Hüdâ’m, kula nusrat vermeye

Din hakkında sen de çalış, gül bağına girmeye

Kendini âciz, günahkâr ve âsî bir kul olarak görür:

Bu zalim nefsimi öldüremedim

Yetmiş bin hicabı kaldıramadım

Hakikat deryası çağlayıp akar

Ben bir katresini dolduramadım

Bütün bunlara rağmen manevî birçok nimetlere vâsıl ve bir çok ilimlere vâkıf olduğunu da bildirir:

Girmişim Hakkın bağına, koparmaya gül de var

Lâleler çiçekler açmış, içinde sümbül de var

Dinle kuşlar avazını içinde bülbül de var

Gördüm huriler safını, saçlarında sim de var

Yine ahvali bilinmeyen, sırlarla dolu bir Hakk dostudur. Kendisini ancak Hakk ilmine sahip olanların bilip anlayabileceğini şu mısralarında dile getirmiştir:

Hakikat bahrine daldım, el-aman nefsin elinden

Hak hakikati bilenler, anlarlar Hakkın ilminden

Bülbül bile güle âşık, alır reyhanın gülünden

Ben bir cemâle âşığım, kimse bilmez ahvalimden

Cenabı Hakka şöyle duâ eder:

Âlemlerden fazla, isyanım benim

Âsiye değil mi ihsanın senin

Gelmişim kapına gitmezem gayri

Affımı isterim maksudum benim

Onlar ölmez, esas ölü olan bizleriz. Maneviyat âlemi, bizlerin bilemeyeceği bir âlem… Her şeye rağmen Allâh’ı, Rasülünü ve Rasülünün izinde gidenleri; onlara dost olanları, onları çok sevenleri bizler de seviyoruz.

Sözümün nihayeti yoktur.

Benim de isyanım çoktur.

Gitme Hakk’ın kapısından

Başkasından fayda yoktur.

Selâm ve duâ ile…

Ahmet ELMA

Emekli İl Müftülük Murakıbı

6 Haziran 2013 Perşembe

evlatlarınıza sahip çıkın


Evlatlarınıza Sahip Çıkın

Düşüncelerim ve beynim karmakarışık.. Çilesini çektiğimiz gözümüzün nuru yavrularımızın, kuzularımızın peşinde bu kurtlar.. Günlerdir medyada yankı bulan olaylara sadece seyirci kalsakta yüreğimizi inanılmaz bir acı, dert bürümüş durumda. Kim bu insanlar, kaç kişiler, nereden geldiler, yavrularımızdan ne istiyorlar.

Anneler ve babalar gözlerimizi açmanın zamanı geldi, geçti biz hala farkında bile değiliz. Ülkemin gençliğine böyle makus bir yol çizdiler. Uyuduk, uyuşturulduk, adeta anestezi edildik ve bundan nedense kimse rahatsız değil. Şu hayatta bırakılacak en iyi eser, çocuklarımız sevgili aileler.

Bir çiçeği sulamadığınızda, bakmadığınızda değer vermediğinizde, yeşerdiğini göremiyorsak, çocuklarımızdan ne verim bekleyebiliriz ki. Evlat sadece okusun, iyi yerlerde, iyi makamlarda otursun, çok para kazansın diye büyütülmez. Eğer bu zihniyetteyseniz bilesiniz ki en büyük ihaneti siz yapıyorsunuz. Şekille itibar görünülmez. İtibar, insani değerlerine sahip çıktığında ortaya çıkan bir değerdir.

Bakın ne diyor oğluna İmam-ı Gazali;

“ İnsan, kalbiyle, düşüncesiyle ve diliyle adamdır, kıyafetiyle değil. İnsan iki küçük et parçasıyla ölçülür: Kalbi ve dili. Öyleyse insanların bu iki değerinden faydalanmaya çalış; gerisi et, kan ve kemiktir ”

Aile, insani değerlerin başladığı geliştiği en önemli kurumdur. Merhamet, vicdan, sevgi, paylaşma, ahlak.. Elle tutulamayan, gözle görülemeyen, değeri maddesel hiçbirşeyle ölçülemeyen servet değerinde olgular bunlar. Ailede bu duyguları tatmayanlar, tadıpda ne olduğunu anlamayanlar malesef hayatta başarılı olamayanlardır.

Bu gün ülkemizde suç unsurundan mahkum insanların hepsinin hayat hikayelerine baktığımızda malesef aile yapılarının çökmüş, bir enkaz altında yaşayıp hayatınıda depremlere mahkum etmişlerdir. Halbuki biraz zaman ayırılabilseydi bu insanlara, kulaklarına doğru kişilik cümleleri fısıldanabilseydi, bu insanlar asla olmamaları gereken yerde olmazlardı.

Sihirli bir kaç cümle, sihirli bir kaç dakika. Ama anlam dolu gözgöze, samimiyetle ve sevgiyle. Ellerinden tutun, dokunun yavrularınıza, dizinize yatırın, saçlarını okşayın, sımsıkı sarılın. Kıymetli olduğunu, onu çok sevdiğinizi, ne anlam ifade ettiğini hoş cümlelerle sıralayın. Seni, kimsenin benden koparmasına izin verme güzel yavrum. Duygulandırın, hayatın en güzel armağanı olduğunu söyleyin. Ellerimden gönlümden sevgini mahrum etme yavrum deyin. Ve söyleyin söylenmesi gereken, olmasını istediğiniz insani değerlerin önemini. Paylaşmayı anlatın, paylaşınca çoğalacağını bir bir..

Merhameti anlatın, uzattıkları elin yarın çaresizliğe düştüklerinde kendilerine uzanacak bir kapı olduğunu. Anlatın ki büyüsün ektiğiniz tohumlar, yeşersin filizler, boy versin gökyüzüne. Anlatın bıkmamacasına, her gün hatırlatın nezaket dolu ricalarla. Uyurken başucuna gelip rabbinize dualar edin, gecenin bi vakti onu seyredin, seyrederken dudaklarınızdan gönüllerine nakşolacak ayetler, süreler dökülsün. Kulluğun acziyetini, rabbin iradesini bilin ve sığının yüce yaradana. Acziyetinizi, rabbinize söyleyin, şefkatini isteyin secde ederek..

Tek şansımız var sevgili aileler.. önce kendi evladımız. Ve yok başka şansımız iyilikten yana..Sıtkı Aslanhan

3 Haziran 2013 Pazartesi

 YA HU 
Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu...
Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
Dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hu...
Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
Kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hu...
İmtihan için oluptur daima neş'e, azâb
Sen, "sen"i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hu...
Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
Gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hu
Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hu...
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hu...

CAN VEREN PERVANELER