31 Mayıs 2012 Perşembe

Gönül fethetme seferberliği başlatalım!

Gönül fethetme seferberliği başlatalım!
alt
Gönül evimizi her türlü maddî - manevî pislikten temizlemeliyiz. Hz. Mevlânâ: “Gönül; sisten, kirden temizlenirse, Hak güneşinin nuru orada parıldar.” ifadesinde Hakk'ın sevgisine mahzar olmak için ; hırs, kin, riya, yalan, kibir, kıskançlık gibi duygulara ve maddiyata, geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğe gönülde yer vermemek hususunda bizleri uyarır. Zira gönül, iman ve sevgi için yaratılmış bir yapıdır.
“Sür çıkar ağyarı (başka şeyleri) dilden (gönülden) ta ki tecellî ide Hakk, Padişah girmez saraya hâne mâmur olmadan.”
Öyleyse gönül evini temizlemeli, temiz tutmalıyız. Zira Yunus' un ifadesiyle;
“Temiz et gönül evini,
Yâr gelecek kondurmaya.”
Gönülle ilgili üzerinde durulan bir başka husus da, Allah sevgisi için yaratılmış bu kutsal mekana zarar vermenin, gönül kırmanın, insanları incitmenin ne kadar kötü olduğudur. Yunus Emre'nin: “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil.” ifadesinin bir benzerini Hz. Mevlânâ şöyle dile getirir: “Ahmaklar, mescide (secde edilen yer) hürmet gösterirken, secde edenin kalbini kırmaya çalışırlar.”
“Evler yıkılır, köyler olur hâk ile yeksân,
Viran yeri, birkaç yıla varmaz onarırlar,
Yalnız şu gönül mülkü harap olmaya görsün,
Tamire yetmez onu dünyada asırlar.” Faruk Nafiz
Dadaloğlu ne güzel söylemiş:
"Gönülden gönüle yol gider derler,
Onu sürdürmeye hoşça can gerek."
Öyleyse gönülden gönüle giden yolu bilmeli, bulmalı, gönül almayı, gönül kazanmayı, gönül yapmayı iyi bilmeliyiz. Gönül vermedikçe gönül bulamayacağımızı unutmamalıyız. Zira kalp kalbe karşıdır. Sesin dağda yankı yapması gibidir. Ne söylerseniz aynısını duyarsınız.

Dış temizliği gibi iç temizliğine, gönül temizliğine de önem vermeliyiz. İslam fıkhına göre kör kişinin imamlığı mekruhtur. Zira kör pisliklerden sakınamaz, zahirdeki pisliklere bulaşır. Kalp gözü kör olanların ise pisliği içtedir, görülmez, onun için çok tehlikelidir. Hz. Mevlânâ: “Zahirî (dıştaki, görünen) pislik suyla temizlenir. Ya Bâtınî (içteki, gönüldeki) pislik? Onu da göz yaşı temizler.”der.
Akıl ve maneviyat körlüğü de, bir çeşit maddi körlük gibidir. Mânâ körlüğünden, manevi pisliklerden basiretle, firasetle korunabiliriz.
Öyleyse gönül gözümüzü açacak basiret,bilgi ve firasete sahip olmaya bakmalıyız. “Gerçek âmâ, baş gözü görmeyen değil, asıl âmâ kalp gözü görmeyendir.” (4)
“Gönlünü dünyaya veren, bir parça ekmeğe imanını satan gibidir.
Dünyaya bağlanan insan, âleme sultan olsa da gerçekte ölüdür.”
Hz. Mevlânâ, İnsan kirli elbiseyle toplum içine çıkamaz. Diyelim ki pislik bulaştığında elbiseyi temizlemek için suyla yıkamak yeterlidir. Peki ama, şayet kirli olan içimizse ne yapmalı? Demek ki onu yıkayan başka bir su lazım.
“Kara balçıkta (bataklıkta) da su vardır ama o suyla abdest alınmaz. O da su ama çamurlu. Saf olmayan gönüle de gönül denmez. Su balçıktan kurtulunca temizlenir de bir işe yarar; gider denize kavuşur. Bu böyle olduğu gi-bi gönül de ancak kirlerinden arınırsa işe yarar. Ancak böyle saflaşan gönüle Cenab-ı Hak nazar eder.”
Günümüzde zahiri süslenme bakımından çok gayretli olduğumuzda hiç şüphe yok. Görüntüye büyük önem veriyor, üstümüze başımıza, kılık kıyafetimize büyük paralar harcıyoruz. Güzel görünmek için neler yapıyoruz neler? Peki ama, bizim güzelleştirmekle sorumlu olduğumuz bir de iç dünyamız yok mu? Beden güzelliği yanında kalp ve ruh güzelliğinden sorumlu değil miyiz?

“Ey kardeş, seni insan yapan tarafın ruhu, kalbin, fikrin ve düşüncendir; geri kalan kısmın kemik, et ve kıldan ibarettir. Düşüncen gül ise, sen gül bahçesisin, dikense külhanı doldurursun (ateş ocağına odun olur yanarsın) Gül suyu isen göğüs ve başlara sürülürsün, sidik olursan yerin mâlum.” (Hz. Mevlânâ)

İçimiz de dışımız da temiz olmalı. Zira temiz olanlar Cennet ve Cemalullah'a lâyıktır.
“ Bu âdem dedikleri
El, ayakla baş değil.
Âdem manaya derler,
Sureti ile kaş değil."
Kaygusuz Abdal.

Hz. Peygamber (s.a.v.): “Vücutta bir et parçası vardır, o sağ-lam olursa bütün vücut sağlam olur, o bozulursa bütün vücut bo-zuk olur. O et parçası kalptir.” (5) buyuruyor. Öyleyse gönül evimizi, kalbimizi asla ihmal etmeyelim. Unutmayalım ki, maddî hastalıkların da manevî hastalıkların da en tehlikelisi kalp hastalığıdır. “Şüphesiz insanoğlunun kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişkendir. (6)
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi saptırma! Katından bize rahmet ver. Şüphesiz sen pek çok bağışlayansın.”(3 Âli İmran, 8)

Hz. Ebubekir (r.a.), irtidat edenlerin (dinden dönenlerin) sıkıntılı durumları baş gösterdiğinde akşam namazlarında bu ayeti çok okurdu.(7)

Ümmü Seleme (r.anha) annemiz anlatır: “Hz. Peygamberin en çok yaptığı dua: “Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbime dinin üzere sebat ver.”idi.(8)

Gönül fethetme seferberliği başlatalım. Kalp kalbe karşıdır. Sevmeyen sevilmez. Gönlümüzü geniş tutalım, gönül kapılarımızı lâyık olanlara açalım. Gönül adamı olalım, gönül adamları yetiştirmeye öncelik verelim.

Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş. Gönülsüz, istemeyerek yapılan işlerden hayır gelmez. İstenen sonuca ulaşabilmek için her işe dört elle sarılmalı, istekle ve şevkle yapmak gerekir. Gönül devreden çıkınca buz gibi, duvar gibi olduk. Yapılan hizmetlerden ve işlerden zevk alınmıyor. Öyleyse tekrar gönlü devreye koyarak hizmetlerimize dört elle sarılmalıyız. Kalb-i selim'in üç vasfı vardır:

a) İncitmeyen bir kalp,
b) İncinmeyen bir kalp,
c) İyiliği Allah'ın rızası için ya-pıp karşılığını beklemeyen bir kalp…
Halil Atalay.
Öyleyse tekrar soralım: Gönül nerede?

30 Mayıs 2012 Çarşamba

fetih marşı

FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın ?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin !
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın ?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Arif Nihat Asya

29 Mayıs 2012 Salı

fethin iki cephesi vardır

Fethin İki Cephesi Vardır:
alt
"…İnsanın iki dünyası var: Hırs için sürünen vücuduyla aşk için yaratılan ruhu… Fethin de iki cephesi vardır:
Maddeden ibaret olan toprağın ve servetin fethinden aydınlıklar âlemi olan ruh dünyasının fethine yükselmedikten sonra şu arzın senle ben arasında paylaşılmasından ne çıkar?..
İkinci fetih ruhun fethidir ve birincisi buna ulaştırıcı vasıta olunca mübecceldir, manalıdır, değerlidir ve Peygamberin diliyle tebşirlere [müjdelere] lâyıktır. Fatih bu ikizli fethi başarmış büyük insandı."
Nurettin Topçu,"Büyük Fetih", sayfa 33, dergâh yayınları.

GÖNÜLLER YAPMAYA GELDİM

GÖNÜLLER YAPMAYA GELDiM



Benim bunda kararım yok, bunda gitmeye geldim


Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.


Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için


Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim


*** ***


Dost eşruğu deliliğim, aşıklar bilir neliğim


Devşuruben ikiliğim, birliğe bitmeye geldim


Yunus Emre aşık olmuş, ma'şuka derdinden olmuş


Gerçek erin kapısında ömrüm harcamaya geldim


*** ***


bezirgan: Tüccar


mata : Mal,erzak


dav'i : Dava peşinde koşmak,kavga,dava.


sev'i : Sevgi


eşruk : Sarhoşluk


devşuruben : Kaldırıp


bitmek : Kavuşmak


maşuk : Allah (aşık olunan)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Öğretmen Arkadaşlarıma…

Kitap okuma alışkanlığı kazandıramadığı bir öğrenciye, sadece sözcük türlerini ezberletiyorsa bir Türkçe öğretmeni, tuttuğu nöbetin hakkını vermiş olur mu? Bir milletin dinini yok etmek isteyenlerin, önce o milletin dilini yozlaştıracağını öğrencilerini öğretmek, nöbet tutmanın sorumlulukları arasında değil mi?
Tarih şuuru ve bilinci vermeyen bir tarih öğretmeni, Kosova savaşının maddelerini öğrencilerine ezberletiyorsa “sınıfta nöbet tutmanın” ne demek olduğunu anlayıp anlamadığını sorgulamak zorundayız.

Çanakkale savaşının tarihini ezberletip, metre kareye altı bin mermi düşerken tekbirlerle düşman üzerine koşan Mehmetçiğin manevi dinamiklerinden bahsetmiyorsa bir tarih öğretmeni, nöbet sorumluluklarını tekrar gözden geçirmek zorunda değil mi?



Türkiye’nin hangi coğrafi bölge içerisinde olduğunu öğrencilerine ezberleten bir Coğrafya öğretmeni, topraklarımızın jeopolitik önemini kavratamıyorsa, mesleki nöbetini tekrar gözden geçirmek zorunda değil mi?

Düşünen insanların hayatlarını ezberleten bir felsefe öğretmeni, öğrencilerine düşünme ve tefekkür etme alışkanlığı kazandırmak için çaba sarfetmiyorsa sadece “felsefe” yapmış olmaz mı?

Üç bilinmeyenli denklemleri çözmenin formülünü ezberlettiği bir öğrencisine, hayatın iniş çıkışlarla dolu bir yolculuk olduğunu, zorlukların insan hayatının biley taşları olduğunu da anlatmak zorunda değil mi bir Matematik öğretmeni? Zor günlerde hayatla mücaddele etmenin formüllerini kim öğretecek öğrencilere?

Bir Geometri öğretmeni, öğrencilerine üçgenin iç açılarının toplamını öğretip, insanlığın iç acılarını öğretemiyorsa, tuttuğu nöbeti sorgulamak zorunda değil mi?

Bir Fizik öğretmeni öğrencilerine sürtünme kuvvetini öğretip, ülkemiz içinde yaşanan sürtüşmelerin, sağ sol kavgalarının, Alevi-Sunni tartışmalarının, Kürt-Türk ayırımının, kısacası, kısır ideolojik tartışmaların sosyal yapımızı nasıl tahrip ettiğini anlatmıyorsa, nöbetinde uyumuş bir asker kadar suçlu değil mi?

İvme kurallarını ezberlettiğimiz kadar ahlak ivmesini kaybetmenin sosyal yaralarımızı nasıl derinleştiğini de anlatmak zorunda değil miyiz öğrencilerimize?

İki hidrojen ve bir oksijenin (H2O) birleşmesinden suyun meydana geldiğini ezberletip, rüşvet ve adam kayırmanın devlet çarklarını ne hale getirdiğini öğrencilerimize anlatamıyorsak, neyin nöbetini tuttuğumuzu tekrar gözden geçirmek zorundayız.

Hücreler arasındaki savaşta mikropların nasıl yok edildiğini öğretip, insanlığın geleceğini karartan, sosyal bünyemizi tahrip eden mikroplarla (içki, kumar, fuhuş, eroin) nasıl mücadele edeceğimizi de öğrencilerimize anlatmak zorunda değil miyiz?

“İnsan bir ağacın yanından geçerken onun varlığına nasıl hayran olmaz, onun varlığından nasıl mutlu olmaz” diyen Dostoyevski’nin sözünü, öğrencilerinin yüreğine işleyemeyen bir Resim öğretmeni, bir yaprak resmi çizdirerek sınırda nöbet tutmuş olur mu?

Spor yapmanın insanı daha sağlıklı hale getirdiğini, spor yapanları seyretmenin (futbol fanatizmi) insanın sadece zamanını öldürdüğünü öğrencilerine öğretemeyen bir Beden eğitimi öğretmeni, öğrencilerine sağa-sola dönme kurallarını öğreterek mesleki nöbetini tutmuş olur mu?

Yaprakların hışırtısını, suyun şırıltısını, rüzgarın uğultusunu dinlemesini öğrencilerine öğretemeyen bir müzik öğretmeni, do-re-mi- fa diye başlayan notaları çocuklara ezberleterek Müzik dersi vermiş olur mu gerçekten?

Namaz surelerini öğrencilerine ezberletip, yalan ile imanın aynı kalpte duramayacağını öğrencilerini öğretemiyorsa bir din kültürü öğretmeni, nöbet yerini terk etmiş olmanın hesabını Allah’a verebilir mi?

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Peygamberin ahlakını öğrencilerini aşılamadan, 32 farzı ezberletmek, nöbet tutmak anlamına gelir mi?

Askerine Peygamberinin ismini (Mehmetçik) veren “tek” millet olduğumuzu öğrencilerine öğretebilen bir din kültürü öğretmeni nöbetinin bilincine varmıştır.

* * * * * *

Bu ülke, bunca sıkıntıya rağmen hala düşman işgaline uğramamışsa, sınırda ve sınıfta nöbetini tutan, tuttuğu nöbetin bilinciyle mesleğini icra edenler sayesindedir.

Allah sınırda ve sınıfta tuttuğu nöbetin bilincinde olanların sayısını artırsın.

Eğitimci yazar Sait Çamlıca

27 Mayıs 2012 Pazar

KIYMETLİ MALI OLAN BAĞIRMAZ...

kıymetli malı olan bağırmaz















Üstad Necip Fazıl'ın gerçeği yansıtan cümlesi. Son ifadeye özellikle dikkat çekmek isterim.






Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?


Kıymetli malı olanlar bağırmaz.


Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.


Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.


insan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.


Popçular, folkçular boğazlarini patlatana kadar bağırıp duruyor.


Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor.


insanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur. ÜSTADI RAHMETLE ANIYORUZ

düşündüren sözler

Tahammül ve daha az incitmek vaktince yapılınca iyidir. Mutluluk şükürle olunca daha anlamlı, iyi baht Allâh korkusuyla daha güzeldir.



26 Mayıs 2012 Cumartesi

Sevmek boş sözle olmaz; Sevmek ilgilenmektir...

Bir zat, evinde otururken birden kapı çalınır. İnip bakar. Bir de ne görsün eski tanıdıklarından biri. Allah rızası için sadaka istemeye gelen bu eski dostu mahcup etmemek için kendisine görünmez. Hemen içeri koşup eline sandıktan ne geçerse hepsini getirip, kapı aralığından uzatır. Adam dua ederek gittikten sonra o zat hüngür hüngür ağlamaya başlar…







Hanımı, verdiklerin gözüne çok göründü, yaptığın cömertliğe pişman oldun da ondan dolayı mı ağlıyorsun? diye sorar. Adam şöyle cevap verir:Hayır! Aklına gelen yanlış. Ben verdiğim para için değil, uzun zamandan beri görmediğim bir dostumun halini sorup araştırmadığım için, onu dilenmeye zorlanacak duruma getirişime ağlıyorum!






Gelin bu zata eşlik edip biz de ağlayalım! Teselli bekleyen komşumuza çare olamayışımıza, cevabını unuttuğumuz mektuplara, aramadığımız dostlarımıza, ziyaret etmediğimiz hastalara ağlayalım. Belki en kötüsü de, bu hissimizi yitirişimize ve sevmeyi unutuşumuza ağlayalım. Çoğu şeyin farkına varmadan yaşıyoruz. Sokakta telaşla ilerlerken hayattan ümidini yitirmiş birisi geçiverir yanımızdan. Alaca karanlıkta pazar artıklarını toplayan yoksulları görürüz. Çöp bidonunu karıştıran adamın parmakları yırtık pabucunun içinde donarken, basit bir boya kutusu ile yaşam savaşı veren minik bir çocuk görürüz.İyilik yapmayı uzaklarda aramayalım. Aslında o yanıbaşımızda bizi beklemektedir. Öyle insanlar vardır ki, parasızlıktan veya maddi yetersizliklerden dolayı değil, sadece sevgi sözcüğüne hasret olarak ilgisizlikten ölür giderler. Bazen, kedinin ayak tıkırtısı veya rüzgarın sürüklediği kağıdın hışırtısı, ümit uyandırmak için insanın yerini alabiliyor.Bir aile “acaba hangi lokantaya gitsek?” diye düşünürken, yan komşusunun elektrik borcunu ödeyemediği için kullandığı mum devriliyor ve yangın çıkıyor. Yetimler akşama ne yiyecek?İyilik, hayata anlam kazandırır. İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla, hem de sağırlar işitir onu.






Hayat bir iyilik yarışıdır ve sevmektir.






Sevmek ise boş sözle olmaz.






Sevmek ilgilenmektir.






Zaman ayırmaktır.






Paylaşmaktır.






heddeden geçmiş nezaket

Heddeden Geçmiş Nezaket
Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana

Bûy-i gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana

Sihr ü efsûn ile dolmuşdur derûnun ey kalem
Zülfü Hârut’un demek mümkin ki nâl olmuş sana

Şöyle gird olmuş Firengistân birikmiş bir yere
Sonra gelmiş gûşe-i ebrûda hâl olmuş sana

Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-amân ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana

Sen ne câmın mestisin âyâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül n’oldun ne hal olmuş sana

Leblerin mecrûh olur dendân-ı sîn-i bûseden
Lâ’lin öptürmek bu hâletle muhâl olmuş sana

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

Nedim

25 Mayıs 2012 Cuma

aşk eteğin tutmak gerek

Aşk eteğin tutmak gerek âkıbet zevâl olmaya
Aşktan bir elif okuyan kimseden suâl olmaya
Aşk dediğin bilir isen aşka gönül verir isen
Aşk yoluna mâl ne olur cân dahi muhâl olmaya
hz yunus

Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır(cumamız mübarek olsun .inş)


alt
"Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" Zümer 9
Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık
Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak yık!
Bir baksana: Gökler uyanık yer uyanıktır;
Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır.

Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât
Allah´tan utanmak da olur ilim ile... Heyhât

"Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehy eder, Allah a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış hayırlı bir milletsiniz." Al-i İmran 110

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkkken bütün afakı insaniyyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin,
Yarmışız edvar-ı fetretten kalan yeldaları;
Fikr-i ferda doğmadan yağdırmışız ferdaları!

Öyle ferdalar ki: Kaldırmış serapa alemi;
Dideler bir cavidani fecrin olmuş mahremi.
Yirmi beş yıl, yirmi beş bin yıl kadar feyyaz imiş!
Bak ne ani bir tekamül! Bak ki: Hala mündehiş

Yad-ı fevka l-ı i tiyadından onun tarihler;
Görmemiş benzer o müdhiş seyre, hem görmez beşer,
Bir taraftan dinimiz, ahlakımız, irfanımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsanımız;
Yükselip akvamı almış fevc fevc ağuşuna;
Hepsi dalmış vahdetin aheng-i cuşucuşuna,

Emr-i bi'l ma'ruf imiş ihvan-ı İslam'ın işi;
Nehy edermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi.
Kimse haksızlıktan etmezmiş tegafül ihtiyar;
Ferde raci sadmeden efrad olurmuş lerzedar

Göster, Allah'ım, bu millet kurtulur, tek mucize:
Bir "utanmak hissi" ver gâib hazînenden bize!

24 Mayıs 2012 Perşembe

regaip kandili

regaib kandili


/ 6



  1. Regaip, elde edilmesi arzu edilen değerler demektir. Bu mübarek gecede, Yüce Mevla kullarına bol bol rahmet ve hibede bulunduğu için bu adı almıştır.

    Regaip gecesinin içinde bulunduğu Recep ayı, halk dilinde "üçaylar" olarak anılan rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir ticaret mevsimine girişimizin habercisidir. Recep ayı Kuranda haram aylar diye anılan dört aydan bir tanesidir. Regaib gecesinin böyle bir ayın içinde yer alması, aynı zamanda bu gecenin önemini de ifade etmektedir. Konuya ilişkin ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

    "Allah katında ayların sayısı onikidir Bunlardan dördü haram aylardır. işte bu Allahın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.(1)

    Hz. Peygamberin yaptığı şu dua üç aylara verdiği önemi belirtmektedir: "Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bize mübarek eyle ve bizi Ramazan'a kavuştur."(2)

    Muhterem Mü'minler!

    Bu mübarek günler ve geceler, Kendimizi denetleme ve değerlendirme bakımından çok önemlidir. Bir kere daha geçmişimizin muhasebesini yapıp geleceğe hazırlıklı olmanın tedbirlerini almalı ve düşünmeliyiz.

    Ey Allah'ı seviyorum diyen insan! Kulluk vazifeni yapabiliyor musun?

    Peygamberimi seviyorum diyen Müslüman! sünnetini, ahlakını yaşıyor musun?

    Kitabım Kur'an'dır dediğin halde emirlerine sarılıp yasaklarından sakınıyor musun?

    Allah'ın nimetlerini yediğin halde, şükrünü yerine getiriyor musun? Aç, biilaç, yoksul, kimsesiz, fakirleri koruyup, gözetiyor musun?

    Ölümün hak olduğuna şüphe yok. Şu anda ölüme hazır mısın? Kendi kusurlarını düzeltip tövbe ediyor musun?.

    Geçen yılın bu mübarek gününde seninle beraber oldukları halde şu anda göremediğin eşin, dostun, akraba ve arkadaşlarını düşünüp kendine çeki-düzen verebiliyor musun?

    Evet, bütün bunları kendimize sorup bir durum değerlendirmesi yapmak, bu mübarek günlerin ve gecelerin şuuruna varmak demektir.

    Aziz Müminler!

    Bu insanî ve islamî ölçülerle düşünür, kötülüklerimizden, kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçer, tövbe eder, geleceğimizi daha iyi değerlendirmeye azmeder, karar verirsek; her günümüz kandil geceleri gibi başarılı, sonumuz da bayramlar kadar sevinçli olur.

    Bu geceye mahsus bir ibadet şekli olmamakla beraber gündüzünü oruçlu geçirmek, muhtaçlara yardımda bulunmak, varsa dargın olduğumuz kişilerle barışmak, anne ve babalarımızın, büyüklerimizin ellerini öpüp dualarını almak, geceyi Kur'an okumakla, ve salat-ü selam getirmekle, tövbe istiğfar etmekle ihya etmemiz uygun olur.

    Hepinizin kandilini tebrik ediyorum.
    http://www.diyanet.gov.tr/ alıntıdır...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Boğulmadan Kurtulmak

ya rab

“Yâ Rab kerem ü lütf ile ben zâra nigâh et
Olsam dahi nâ-lâyık lütfun bana bakma”
Bezm-i elest-i “kâlû belâ”
Gönül meskenin, can Sendendir illa

Ezeldeki şehadetin ebed’e şahidliği, bu cihan ömrümüzün sırât-ı müstakim üzere kulluk ve tefekkür derinliği içinde îfâ edildiği ibâdetler iledir.
Men benden şüdem, bende şüdem, bende şüdem,
Men bende behaclet beser-efgende şüdem,
Her bende şeved şâd ki âzad şeved,
Men şâd ezânem ki türâ bende şüdem,

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum, Ben abd-i zaif, kulluğumu layıkıyla ifâ edemediğim için utandım ve başımı önüme eğdim; her köle, azat edilince sevinir. İlahî; ben ise, sana kul olduğum için seviniyorum.”mevlana hz

22 Mayıs 2012 Salı

asla

Vakti şerifler mübarek recep ayı ve mübarek üçaylarımız hayrola

Vakti şerifler mübarek recep ayı ve mübarek üçaylarımız hayrola ,Hayırlar feth ola.Şerler def ola. Gönüller şâd ola. Kalplerimiz mesrûr, sırlarımız mestûr, zahirimiz mâmûr, bâtınımız pür nûr ola . Cenâb-ı Hakk dert verip derman aratmaya, hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva, gönüllerimize imân, kalplerimizi musaffa eyleye.Zümre-i salihinden ve gürûh-ı naci’den eyleyip, dualarımızı dergâh-ı izzetinde kabul ve makbul eyleye, nefesimiz Hakk, nutkumuz can bula .

Âmîn.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

recep ayının faziletleri

Allahın Resülü(s.a.s)buyuruyor:"Recep Allahın,şaban benim Ramazan da ümmetimin ayıdır."
Recep ayının ilk gecesinde yapılan dua muhakkak kabul olur.herhangi bir kimse Recep ayının ilk gesinde.yatsı namazını kıldıktan sonra,odasına çekilir,iki rekat Allah rızası için namaz kılar,selam verdikten sonra:"Allahümme barik lena fi recebe ve şabane ve belliğna ramedan"diyerek dua ederse her ne dilerse kabul edilir.

RECEB AYI: Dört kıymetli aydan biridir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36]

Resulullah efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve "Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir" diye dua ederdi.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir.) [İbni Cerir]

(Haram aylarda Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri oruç tutana iki yıllık ibadet sevabı yazılır.) [Taberani]

(Haram aylarda bir gün oruç tutup bir gün yemek çok faziletlidir.) [Ebu Davud]

(Receb ayında Allahü teâlâya çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi]

(Cennette öyle köşkler vardır ki, onlara ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi]

(Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye]

(Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevab verilir.) [Miftah-ül-cenne]

(Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Ya’la]

(Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asakir]

(Allahü teâlâ Receb ayında hasenatı kat kat eder. Bu ayda bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün tutana Cennetin 8 kapısı açılır. 10 gün tutana, Allahü teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş günahların af oldu” der. Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı Receb’de gemiye bindirdi. O da, Receb ayını oruçlu geçirip oradakilere oruç tutmalarını emretti.) [Taberani]

(Receb’de, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip, “Ya Rabbi, onu mağfiret et” derler.) [Ebu Muhammed]

Recebin ilk Cuma gecesine Regaib gecesi denir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Regaib, ihsanlar, ikramlar demektir. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Regaib gecesi yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir.

istanbul

Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur
Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır
 nedim

19 Mayıs 2012 Cumartesi

18 Mayıs 2012 Cuma

ayıp

“Kim kendi ayıbına bakarsa başkasının ayıbını görmez. Başkasının kuyusunu kazan kimse, oraya kendisi düşer. Kendi hatalarını unutan kimse, başkalarının hatalarını büyük görür. Başkasının gizli hallerini ortaya koyan kimsenin ise kendi gizli ve ayıp halleri ortaya çıkar” Hz. Ali (r.a)

17 Mayıs 2012 Perşembe

VAKTI SERIF,CUMA AHIR VE AKIBET HAYROLA...



"Ölmeden önce ölünüz..."
Sımsıcak bir emir.Bu emir kendimden geçtiğim zaman yakıyor.
Bu emir alnım secdedeyken serin...Bu emir güzel...Bu emir haber veriyor.
"Ölmeye gittiğinizin farkında mısınız?Veya ölümün ne zaman sizi ziyaret edeceğinden haberiniz var mı?"diye soruyor.
Yürürken,koşarken,uyurken,dinlerken,konuşurken,gül erken,ağlarken,
gençken,ihtiyarken,bugün veya yarın hatta şimdi gelebilir ölüm...
Ölmeye hazır mıyız?.."Ölmeden önce ölünüz..."emri işte bu çıkmaz için
tek kurtuluş yolu.
"Evet.Günahım çok...Lakin ölüm bir kavuşmaktır.Ölümü ensemde hissediyorum.Ölmeden daha,öleceğimin hesabını yapıyorum."diyebilir miyiz?



Sevmek...
Ne kadar pırıltılı bir kelime.Sevmek nasıl bir duygudur ki,sevilen için
ölüm bile göze alınır.
Çünkü en pahalı şeyler,sevgi ile satın alınır...
Sevmek için yaşamak,ölmeden ölmek...
Neleri seveceğimizi biliyor muyuz?Siz kar yağarken,bir caminin
şadırvanında abdest aldınız mı hiç?Üşümek hoşunuza gitti mi?



"Sevmek ölmekle başlar..."
Ve gerçek sevmek,"Allah için"sevmektir.
Allah için seven,sevdiği uğrunda ölmekten korkmaz.
Onun için ölüm"Asude bir bahar ülkesidir."



Ben sizi Allah için seviyorum.
Siz de beni öyle sevin.



Sirtima yükledim persembeyi , geceler bana uzak kaldi
Sabahlari cumalara saldim , gündüzler cileye ulasti
Ask hamali oldum yürüyorum , cumalar salalara karisti

Vakti şerif , cuma ahir ve akibet hayrola efendim...

Her Sey Yeterli Olsun

15 Mayıs 2012 Salı

mesuliyet ilacı

mesuliyet ilacı

İnsanoğlu...

Hayatı ve ölümü tanıyamadığı zaman elindeki emânetleri kullanmayı beceremiyor.

Aklını da gönlünü de kullanamıyor.

Üzerine düşen yığınla vazife karşısında bakıyor ki, geçici de olsa, yapmama imkânı nasılsa elinde. Hemen;

“–Bana ne?” deyip boş veriyor.

Ya da;

“–Sonra...” diyor;

“–Daha sonra...” diyor.


Akıl da, kendi elinde ya, yerine göre bahaneler üretiyor:

“–İnsan bir şeyi isteyerek yapmalı. İçimde bu hususta hiçbir istek yok!”

“–Hem ne gerek var ki!”

“–Göğsüm daralıyor.”

“–Neticesine ben katlanmayacak mıyım? Ötesi beni ne ilgilendirir?”

“–Zaten başımda o kadar dert var! Bir taneye daha katlanamam...”

“–Biraz rahat etmek hakkım değil mi? Bunca koşturma niye? Ne gerek?”

“–Zaten psikolojim bozuk. İntihar mı edeyim?”

“–Fazla yüklenmek, bana gelmez!”

“–Hele sabır, sıkıntı, idealist olmak, fedâkârlık ve zorluğa katlanmak, keyfime uymaz.”

“–Keyfime uymadığı yerde çark ederim. Bunun suçlusu da başkasıdır.”

“–Ne yapıp yapmayacağıma ben karar veririm. Gerisi hikâye!”

“–Sorumluluk mu? Hiç kabul edemem!”

“–Bütün hizmet bana mı düştü? Biraz da başkaları uğraşsın.”

“–Herkes akılllı, bir tek ben mi enayi olacağım?”

“–Değmez!”

“–Umurumda değil, ne olursa olsun!”

“–Hep olumlu mu hareket edilmeli? Biraz ezber bozmak lâzım değil mi? Bence lâzım. Olumsuzluğa sebep olsa bile.”

“–Klişe inanışları da değiştirmek gerek. Ben farklıyım. Farkıma göre yaşarım.”

“–Aklım da başımda. Hür iradem de var. Kim, ne karışır? Öyle de yaparım, böyle de.”

Gafil insanoğlu, buna benzer daha neler diyor. Daha ne bahaneler üretiyor da, mes’ûliyetlerinden devamlı kaçıyor. Rahata kaçıyor. Tembelliğe kaçıyor. Şom ağızlığa kaçıyor. Haksız yorumlara kaçıyor. Kaygısız yaşamaya kaçıyor. Keyfe kaçıyor. Nefse kaçıyor. Şeytana kaçıyor. Sorumsuzluğa kaçıyor. Hizmetten kaçıyor. Dâvâdan kaçıyor. İyilikten kaçıyor. Kötülüğe kaçıyor. Uyduruk bahanelerle haktan da, hakikatten de kaçıyor. Uydurduğu hayalleri ve yalanları inandıracağı aksak ortamlara kaçıyor. Kendini de başkalarını da kandırarak yaşayabileceği cehâlet ve gaflete kaçıyor. Samimiyetsiz, düşüncesiz bir şekilde çoraklaşmaya kaçıyor. Gerçek doğrudan, doğruyu söyleyenden ve doğruluk terazisi ile yüzleşmekten kaçıyor. Peygamber’den kaçıyor. Allah’tan kaçıyor.

Sanki mümkün?

Sanki kaçınca kurtuluş var?

Asla...

İnsanın, asıl, kaçtıkça mes’ûliyetleri daha fazla, daha ağır, daha zor. Fark etse de fark etmese de hüsran girdabında, azap kıskacında. Bitmek bilmez sıkıntıların içinde.

Bu yüzden;

Çileden kaçanlar, gerçek mutluluğu tadamıyor. Sahte bir huzurla gönül avutuyor.

Bu yüzden;

Öyle yapsa olmuyor, şöyle yapsa olmuyor.

Sonra da;

“Bu nasıl bir muammâ?” diye kafa patlatıyor.

Zamâne ise, vurdumduymazlığını tekrarlıyor:

“Kafanı takma. Boş ver! Sen haklısın. Keyfine göre davran. Hayatın tadını çıkarmaya bak. Mes’ûliyetlerden, hizmetlerden, yorucu koşturmalardan sana ne!”

Geçici rahatlayış.

Sonra yine aynı sıkıntılar.

Ne olsa, bu sıkıntılar ile oyalayan kuklalar mevcut. Kukla çözümcüler mevcut.

İşte eğitim dünyasının en zorlandığı nokta burası!

Zorlandıkça çoğu eğitimciler, bu yönde mes’ûliyetin dışında kalmayı yeğliyor. Hattâ bunu eğitim prensibi hâline getiriyor. Hastayı sadece kendi hâline bırakmayı tercih ediyor. Yani onlar da bir bakıma kaçıyor. Ağır mes’ûliyetlerin zorlu yükünden kaçıyor. Böylece; onlar da, iki dünyada da kaldıramayacakları ağır bir yükün altına giriyor. Fakat gözler perdeli, görmüyor.

Buradan sonra söz, yine eğitim bülbülünün:

“Dostlar!

Her şeyin bir ilâcı var.

Her şey, bir şeyler için ilâç. İlim, cehâletin ilâcı. Edep, ahlâkın ilâcı. İbadet, îmânın ilâcı. İman, kalbin ilâcı. Şuur da aklın ilâcı. Hayat ölümün, ölüm de hayatın ilâcı. Şuur aklın ilâcı. Kötülüklerin ilâcı; kötülük değil, tertemiz iyilikler. Yaranın ilâcı; yeni bir mikrop değil, şifa merhemi. Çökmüş memleketlerin ilâcı; işgal ve zulüm değil, gönüllerin fethi. Varlığın ilâcı, gerçek insanlık. O insanlığın ilâcı da, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-.

Bütün bu ilâçların özü de;

Mes’ûliyet hissi.

Mes’ûliyet ilâcı.

Bu ilâç, insanın hem kendini, hem Rabbini tanımasının yegâne reçetesi. İnsanları da en doğru şekilde tanımanın pürüzsüz aynası da bu ilâç. Tanıyarak eğitebilmenin en geçerli çaresi de, bu ilâç.

Onun için Cenâb-ı Hak, insana büyümüşlüğü ancak mes’ûliyetle birlikte veriyor. Mes’ûliyet öncesi herkes, sadece çocuk. Mes’ûliyet sonrası ise adam. Bunun dindeki adı da, mükellef olma.

Mes’ûliyetin hakikati, son derece büyük.

Yazık ki bunu idrak edemeyen insanoğlu, daima mes’ûliyetlerden kaçış hâlinde. Oysa, ölürcesine, canhıraş bir şekilde mes’ûliyete koşması gerekli. Çünkü mes’ûliyetten kaçanlar; insanlığından kaçmış, kendinden de, Allah’tan da kopmuş demektir.

İyi bilmeli ki;

İnsan, ne elde etmek istiyorsa, önce onun mes’ûliyetine sarılmalı. Aksi hâlde nâil olması mümkün değil. Hattâ anlaması bile mümkün değil.

Bu noktada mes’ûliyet;

Anlamanın da anlatmanın da ilâcı, öğrenmenin de öğretmenin de ilâcı, uygulamanın da uygulatmanın da ilâcı. Tanımanın da tanıtmanın da baş ilâcı, tek ilâcı...

Gerçekten de;

Mes’ûliyet sahibi olmayan, ya da olup da mes’ûliyetini yerine getirmeyen kimse, hiç kimseyi doğru-dürüst tanıyamaz. Kendini de, insanları da.

“Tanımasın ne çıkar?” denebilir mi?

Asla!

O zaman hayat durur. İnsan; tanımadığı sürece, var olduğu hâlde akıllı ve vasıflı olarak yaşayamaz. Kendini de harap eder, çevresini de. Çünkü tanımadığı zaman ne kendi hakkında ne de insanlar hakkında olumlu veya olumsuz açıdan doğru bir hüküm vermesi mümkün olmaz. Tanımadığı için hayatını da nasıl değerlendireceğini, neye yönelmesi gerektiğini yerli yerince bir türlü kestiremez. Etraftan gelen şırınga tesirlerin girdabında sağa-sola savrulur durur. Kapıldığı çıkmaz hayaller arasında her gün kendini bir farklı keşfeder. Edindiği her mâlûmat, yine kalın perdelerin önünde kalır, yine asıl mânâsıyla öz hakikatine eremez. Lâkin ermiş sanır da, habire oyalanır, oyalanır. Zanlarını bilgi zanneder, kuru vesveselerini belge farz eder.

Hâlbuki;

Gerçekten tanımadan insan ne kendisiyle ne de başkasıyla doğru bir irtibat içinde olabilir.

Muhatabı tanımadan ticaret yapanın kazancı ne olur, mâlûm.

Muhatabı tanımadan ve hiçbir şeyini bilmeden tedavi yapmaya kalkanın başarısı nedir, mâlûm.

Suçluyu ve suçsuzu tam anlamıyla tanımadan, tanıyamadan hüküm verebilmek, ne kadar doğru!

Doğru görünen yalancıyı ve yalancı görünen doğruyu liyâkatle tanımadan ve bilemeden düzgün ve yerinde hareket, elbette imkân dışı.

Tanımak şart.

Fakat ille mes’ûliyet gözü ile tanımak şart.

Çünkü;

Her tanıma, yerine getirilen diri bir mes’ûliyetin neticesidir. Yani ancak mes’ûliyet sahibi olmanın şuuruna göre yaşayan kimse, tanımaya başlayan kimsedir.

Dolayısıyla;

Her insan için henüz mükellef olduğu dakikada, gerçek tanıma başlamalı. O dakika, idrak de gönül de, mes’ûliyetlerini / sorumluluklarını bütünüyle ve liyâkatle üstlenmeli.

Bu üstlenme ne kadar vaktinde başlarsa, insanın tanıması o kadar geniş olur. Her yaşa nüfuz edici ve herkese vâkıf olucu bir şekilde gerçekleşir. Daha sonraki yaşlarda mes’ûliyet idrakine eren kimse de, elbette çok kârlıdır, ancak önceki yaşlarla ilgili olarak tam bir liyâkat elde edemez. Bu bakımdan mes’ûliyet hususunda insan; gecikmemeli, mükellef olduğu dakikada âgâh olmalı. Zira otuzunda aklı başına gelen kimse; on beş ve yirmili yaşlardakileri de belki tanır, ama tam mânâsıyla tanıyamaz. O, o yaştakileri tam olarak tanıma fırsatını kaçırmıştır. Bilgi olarak öğrenebilir, fakat bu, gerçek bir tanıma değildir. Böyle tipler, yaşlılık yıllarında kuşak çatışması yaşar, ardındaki gençlere şifâ ve devâ olamaz, ne yapsalar olamaz.

İşte vaktinde mes’ûliyet bu kadar mühim.

Çünkü;

Vaktinde, yani daha küçük yaşlarda mes’ûliyet alıp da bütün vazife ve sorumluluklar, aşk ve devamlılık ile yerine getirilirse; insanda çok müstesnâ bir özellik daha gelişmekte:

«Kuruculuk vasfı»

Evet;

Erken mes’ûliyet, insanı «kurucu» özelliklerle donatır. Başka şekilde insan; imkânı yok, bu özellikten nasibini tam ve kudretli bir vasıfta alamaz. Mayasında bu kabiliyet olsa bile alamaz. Bunun en güzel örneği Osmanlı şehzadeleri. Yükseliş devirlerinde onlar, erken yaşlarda mes’ûliyet alıyorlardı. Küçücük yaşlarına rağmen şehirlerde valilik vazifesini üstlenerek yetişiyorlardı ve tahta geçtikleri zaman dehâ seviyesinde başarılı ve muzaffer oluyorlardı. Sonraları bu yapı kalktı ve mes’ûliyet alma yaşları ileri senelere sarktı, böylece bu yöndeki kabiliyetleri körelmiş bir vaziyete düştü. Telâfi edici ayarlar işe yaramadı. Çünkü her özellik zamanında gelişir, ne kadar erken başlanırsa o kadar verim elde edilir. Boşuna dememişler:

«Ağaç yaşken eğilir.»

Özellikler de yaşken şekillenir. Kuruduktan sonra şekil vermek imkânsız gibidir. Kıra kıra yapmak mecburiyeti hâsıl olur. Bu, yarım yamalak bir şey ortaya çıkarsa da hiçbir zaman doğru-düzgün ve mükemmel olmaz. Nihayet yıkılır.

Nitekim;

Bu incelik ve dengeye riâyet ederek yükselen Osmanlı, bu husustaki ihmali yüzünden güçlü olduğu hâlde yıkıldı.

Mes’ûliyette gecikme bile böyle olunca, ondan kaçış ise, her türlü kaybın içine düşmek demektir.

İnsan niye mes’ûliyetten kaçar?

Kendince rahat etmek için.

Fakat bu, mes’ûliyetten kaçan kimseler için bir anlık geçici rehâvet dışında hiçbir şey kazandırmaz. Arzu edilen kalıcı bir rahatlık, hiçbir zaman gerçekleşmez. Aksine dünyevî ve uhrevî bin bir belâ, can yakar. O mes’ûliyetten kaçanlar, kendilerini gaflet uçurumundan cehenneme atan zavallılara dönüşürler.

Çare?

Mes’ûliyete koşmak.

Çünkü;

Mes’ûliyet, her mevzuda en doğru ilk ilâç.

Hayatî bir tercih mi yapılacak, en doğru tercih, mes’ûliyet duygusu ile yapılandır. Yığınla tercih arasında şaşkınlaşanlar, mes’ûliyet ilâcından mahrum kimselerdir.

Bir kimseye iyilik mi yapılacak, yine ilk ilâç, mes’ûliyettir. Çünkü mes’ûliyet duygusuna sahip olan kimse; fakir de olsa, o iyiliği gerçekleştirir. Ya kendi dişinden, tırnağından artırır, ya da kuvvetli bir vesile olur. Mes’ûliyetten uzak bir zengin ise, pintiliğin Kārûn’u kesilir.

Acı ve ıstırapların en tatlı ilâcı da mes’ûliyettir. Şahsiyete dair türlü türlü aksama, sıkıntı ve hastalıklar da, bu ilâçla giderilir. Mâneviyatta ince damar tıkanıklıklarının bertaraf edilmesi de, yine bu ilâçla mümkündür. Şayet, maddî ve mânevî bütün doktorlar, mes’ûliyet reçetesinden mahrum olsalardı, insanların hâli, pür-melâl olurdu.

Onların da ilâcı, mes’ûliyet reçetesi.



Mes’ûliyet ki, hayır ile şerri, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı birbirinden ayırmada en keskin basîrete ve ölçülere sahip. Mes’ûliyet ki, bir bakışta helâl ve haramı fark ettiren gözlük. Gafillerin mikroskopla baksa bile göremediği gerçekleri gösteren bir gönül gözlüğü. Ona sahip olmayanların gözlerinde haram da helâl de karmakarışıktır. Bu durumda imkânsız meselelerde girift bilmeceleri çözebilmeleri hiç mümkün değildir! O mes’ûliyetsizlere göre çözmek de, zaten gereksizdir. Herhangi bir yaptırımı da yoktur. Sonrası ise, bin bir çıkmaz sokak.

Çare?

Yine mes’ûliyet ilâcı.

Îman da mes’ûliyet ile alâkalıdır, amel-i sâlihler de.

Takvâ, mes’ûliyet ilâcı ile dirilir, yeşerir, artar.

İnsanları hakka ve hayra yönlendirmek de, mes’ûliyet ile mümkün.

Sabır, ancak kuvvetli bir mes’ûliyet duygusunun meyvesi.

İnsanın istikamete girmesi de, mes’ûliyete bağlı. İyilik sahibi olmak da mes’ûliyet ile.

Çünkü;

Beşeriyet, mes’ûliyet ile insandır.

Bu bakımdan;

İnsana ait her şey, mes’ûliyet neticesinde kıymet kazanır.

Meselâ;

Mes’ûliyet ilâcı katılan yemeğin bile lezzeti bambaşkadır. Çünkü onda lezzeti bozucu hiçbir ihmal ve noksanlık olmaz.

Mes’ûliyet iksiri bulunan her iş, bambaşka kalitede neticeye nâil olur. Çünkü detaylar gözden kaçmaz.

Bu bakımdan mes’ûliyet;

İnsanın aczini kudrete çeviren ilâhî bir iksir.

Noksanlıklardan mükemmellikler doğuran bir maharet.

Böyle bir mes’ûliyet;

Dili tutukları bülbül eder.

Cahilleri âlim eder.

Âlimleri ârif eder.

Ârifleri, âbid ve âşık eder.

Âşıkları mecnun, mecnunları leylî, leylîleri vâsıl eder.

Çölleri gülşene döndürür.

Cehennemî ateşleri söndürür.

Hayattaki her şeyi, küçücük bir yaprağı bile kocaman bir hakikat dîvânı olarak okutur.

Çünkü mes’ûliyet;

Fânî nefesleri sonsuzluk mîrâcının merdiveni yapar.

Şayet mes’ûliyet olmasa, insanoğlu bu çileli hayatta delirirdi. Bu yüzden mes’ûliyetsiz kimseler hayatın ağır imtihanları ve sorumlulukları karşısında çıldırmaktadır.

Öyleyse;

Gelin;

Yerine getirdiğimiz mes’ûliyetlere aşk ile devam...

İhmal ettiklerimize de şevk ile bismillâh!..

Eğitimin temeli,

Şahsiyetin omurgası,

İşte bu...

Unutmamalıyız ki;

Hepimiz, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mes’ûliyet duygusu neticesinde mü’miniz. Îmânımızı O’nun mes’ûliyetine borçluyuz.

Unutmamalıyız ki;

Üzerinde yaşadığımız cennet toprakları, vârisi olduğumuz fazîletler medeniyetini ve göğsümüzü kabartan âbide eserlerimizi; Hazret-i Peygamber uğrunda pervâne olmuş şanlı ecdadımızın, canları pahasına edâ ettiği mes’ûliyete medyûnuz...

Rabbimiz, bizlere de aynı mes’ûliyet ilâcını ihsan eylesin!

Âmîn...”
alıntıdır

ey huzura kavuşmuş insan

Ey Huzura Kavuşmuş İnsan!
Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allâh, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse, Allâh ondan hoşnud olur. Kim de rızâ göstermezse, Allâh’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd, 57/2396; İbn-i Mâce, Fiten, 23)

Allâh Rasûlü (sav) ile Ebû Bekir (ra) oturuyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in üzerinde eski bir abâ (elbise) vardı. Öyle ki, elbisenin uçlarını göğsünün üstünde ağaç çöpleriyle birbirine tutturmuştu.

Bu esnâda Cebrâîl (as) nüzûl etti. Peygamber Efendimiz’e Allâh Teâlâ’nın selâmını bildirdi ve: “–Yâ Rasûlallâh! Ebû Bekir’in bu hâli nedir? Eski bir elbise giymiş, uçlarını da ağaç çöpleriyle tutturmuş!” dedi.

Âlemlerin Efendisi:
“–Ey Cibrîl! O, malını Fetih’ten önce Allâh’ın dîni uğruna harcadı, onun için bu hâldedir.” buyurdu.

Bunun üzerine Cebrâîl (as):
“–Ona Allâh Teâlâ’nın selâmını bildir. De ki: Rabbin sana soruyor; “Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?””

Allâh Rasûlü, dostu Ebû Bekir’e dönerek:
“–Ey Ebû Bekir! İşte Cibrîl burada, sana Allâh Teâlâ’dan selâm getirdi. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki; “Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?””

Ebû Bekir (ra) bu iltifât-ı ilâhî karşısında sevincinden ne yapacağını bilemedi. Âdeta dili tutuldu. Bir müddet ağladı, ağladı…
Sonra da:
“–Rabbimden mi şikâyetçi olacağım?!. Ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım.” dedi. (Ebû Nuaym, Hilye, VII, 105; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 249-250)

11 Mayıs 2012 Cuma

Marifetnameden.İnsanın şekli karakterini nasıl ele verir?

Baş ve boyun şekil ve biçimleriyle, bunlara bağlı huy ve tabiatlarını bildirir







Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki:






- Boyu uzun olanların kalbi saf ve temiz olur.


- Kısa boylu olanların hileleri, aldatmaları çoktur.


- Orta boylu olanlar akıllı ve hoş huylu olurlar.


- Saçları sert olan kimse, akılla atılganlığı bulur.


- Saçları yumuşak olan saf ve utanması az olur.


- Saçı sarı olanın işi, kibirlenme ve kızgınlıktır.


- Siyah saçlı olan sabırlıdır, onu ara.


- Kumral saç güzeldir, sahibi bedelsizdir.


- Saçı az olan lütufkar, anlayışlı ve nazik olur.


- Başı küçük olanın aklı azdır, gizli şeyin varsa ona söyleme.


- Başının tepesi yassı olan keder çekmez.


- Başının derisi ince olan, hayır yapar, zarar vermez.


- Kel adama yaklaşma, kötü huylu olur, ondan sakın.


- Alnı dar olanın, İçi de dar, sıkıntılı olur.


- Alnı yumru olan, çirkin ve kalın kafalı olur.


- Alnı enli olan kötü huylu olur, çünkü hastadır.


- Alnı normal olanı emin bil.


- Alnı buruşuksuz olan, şüphesiz tembel olur.


- Alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert olur.


- Kaşlarının arası buruşuk olan, üzüntü yükünü taşır.


- Kulağı çok büyük olan, bilgisiz ve tembel olur.


- Küçük kulaklı eğri, orta (normal) kulaklı doğru olur.


- Kaşının ucu ince olanın, işi gücü fitnedir.


- Kaşının kılları çok olanın, üzüntüleri de çok olur.


- Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan eğridir.


- înce kaşlı güzel olur, uzunu ise kibirli olmanın delilidir.


- Kaşı yay gibi olan, her zaman güzel olur.


- Göz çukuru az olursa, o kibirli olmaya delildir.


- Siyah gözlüler itaatli, kızıl gözlüler cesur olurlar.


- Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edepli, terbiyeli olur.


- Küçük gözlü hafif, büyük gözlü zarif, narin olur.


- Gözü yumru olan kıskanç, orta olan dost olur.


- Yarı kapalı göz ayıp, bakışı miskince olur.


- Köre yakın olma, sık bakan, emniyetli olmaz.


- Gözü şaşı adama bakma, çünkü o sana eğri bakar.


- Güleç gözlü olan güzeldir, kirpiği sık olan bedelsizdir.


- Büyük yüzlü olan illetlidir, küçük yüz kibirlenmeye delildir.


- înce yüzlü sevimli, kalın yüzlü hor (sevimsiz) olur.


- Uzun yüzlü olanlar yalancı olurlar.


- Ekşi yüzlü, somurtkan olanların, sözlerinin çoğu acı olur.


- Yuvarlak yüzlüler, ay’dan daha nurlu olur.


- Böyleleri çok güleç olur, onu gören muradını alır.


- Benzi kızıl olan terbiyeli, esmer olan da zeki olur.


- Benzi sarı olan illetli, siyaha çalan da tevekkelli olur.


- Burnu uzun olanın idraki (anlayışı) az olur.


- Kısa burunlu olanlar fazla korkak olur.


- Burun ucu top olan, neşeli olur.


- Burun ucu ağzına yakın olan adamdan sakın.


- Burun delikleri geniş olanın içi kibir ve kıskançlıkla doludur.


- Burun kanatları dar olan kişide küsme ve inat çok olur.


- Burnu enli olan kimse şehvete tutkundur.


- Burnu eğri olan kimsenin düşüncesi, işi başarıya ulaştırmaktır.


- Küçük ağızlı olan güzel ve fakat çok korkak olur.


- Büyük ağızlı cesur, eğri ağızlı kötü olur.


- Genizden söylenen sözler, kibirlenmeden olsa gerek.


- ince sesli erkeklerin işi, kadına şehvet duymaktır.


- Erkek sesli kadınların çoğu yalan söyler.


- Çabuk konuşan, ince anlayışlıdır.


- Kaba sesli olanın gayreti ve yardımseverliği fazladır.


- Çatal sesli olan, halktan kötülük geleceğini sanır.


- Yüzü güleç, sözü tatlı olan insan azizdir, sevilir.


- ince ve kırmızı dudaklı kimse, söyleneni iyi anlar.


- Bil ki kalın dudaklının kızgınlığı ağırdır.


- iri dişliler, çok defa yaman işler yapar.


- Normal dişi olanların, işi hoş ve doğrudur.


- Kokusu hoş olanın, huyu da güzeldir, hoştur.


- Çene kemiği ince olanın, aklı da hafif olur.


- Enli çenenin sahibi kaba olur.


- Çenesi normal olan, akıllı ve güzel olur.


- Uzun sakallı kişi hünersiz olur.


- Sık sakallı kişi kabadır, sohbetini de uzatır.


- Siyah ve az sakallı olmak zekaya delildir.


- Hiç kılı olmayan köse adamın hilesi çok olur.


- Sakalı değirmi olanın kemali de çoktur.


- Kafası enli olan ahmaklık illetine tutuktur.


- Boynu çok uzun olanın olgunluğu az olur.


- Boynu ince olan cahil olur.


- Boynu kalın olan gece gündüz yiyici (obur) olur.


- Boynu kısa olanın hilesi çok olur.


- Boynu normal olanın işi iyilik yapmaktır.


- Her uzvu normal olan, şüphesiz ki güzel olur.






Erzurumlu İbrahim Hakkı HZ - MARİFETNAME-


10 Mayıs 2012 Perşembe

NEFSİN TEDAVİSİ




Nefsimin terbiye ve tedavisi kadar hiçbir şey bana zor gelmedi. Çünkü o kah benden yana oluyor, kah aleyhime dönüyordu..Süfyan Sevri (r.a)

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Sahte Domuz Gribi, Gıdalar Üstün Irk Yaratma Dünya Nüfus Azaltımı Projeleri

alt
Sahte Domuz Gribi, Gıdalar
Üstün Irk Yaratma Dünya Nüfus Azaltımı Projeleri


İktisatçı yazar W, Engdahl büyük ilgi uyandıran Ölüm Tohumları adlı kitabından sonra dünyadaki egemen güçlerin gizli plânını açıklıyor: Üstün Irk Yaratma ve Dünya Nüfusunun Azaltımı.

Aile plânlaması, doğum kontrolü, tarımda sözde "yeşil devrim", moleküler biyolojideki gelişmeler, biyo-yakıt, biyo-teknoloji, Dünya Sağlık Teşkilâtı, Dünya Bankası, Rockefeller Vakfı ve daha niceleri hep bu gizli amaca kilitlenmiş. Küçük bir elit dışında kalanlar ise habersiz bu gizli amaçdan. Oysa biyo-savaş için hazırlıklar aralıksız devam ediyor.

Domuz gribi diye bir salgın korkusu yaratılarak insanlar aşıyla boş yere hasta ediliyorlar. Daha önce Kuş Gribi ile küçük tavuk çiftliklerine büyük bir darbe vurulmuş tavuk üretim işi dünyada 5 büyük şirketin tekeline girmişti.

Milyonları aç bırakmak, gıdayı biyolojik ve ekonomik silâh olarak kullanmak kalıtımı değiştirilmiş tohumlarla daha da kolay. Kalıtımı değiştirilmiş, Sahte Gıdalar sayesinde yeni, olmadık hastalıklara mâruz bırakılıyoruz. Tohum şirketlerinin gıda kontrolü ile dünya nüfusunun azaltımı gerçekleşiyor.

F. William Engdahl
BİLİM+GÖNÜL

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir insanın anavatanı çocukluğudur.

"Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır."

"Bir milletin en önemli vazifesi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamalarına imkan verebilmesidir."

Doğan Cüceloğlu

4 Mayıs 2012 Cuma

cumanız mübarek olsun inşallah

 s.a
Kimi insan yaşadığı zorlukları bahane edip
Allah'tan uzaklaşır,
Kimi insan da yaşadığı zorlukları vesile edip
Allah'a yakınlaşır.
Her zorluğun sonunda doğan bir ışık vardır.
Eğer elleriniz diken yaralarıyla kan revan içinde kaldıysa,
güle dokunmanıza çok az kalmış demektir.”
 ~Mevlana
cumanız mubarek olsun


Fatih Sultan Mehmet'e sormuşlar
Neden İstanbulu Fethettin ?
Demiş ki
Önce O benim Gönlümü Fethetti…
Vefatının 531 yıl dönümünde Fatih Sultan Mehmed han'ı Rahmetle anıyoruz
 Mekanı cennet olsun!


9 Yaşında Hafız , 14 Yaşında Padişah , 21 Yaşında Fatih Olduu.
Bugün, Peygamber efendimizin övgüsü almış,
Çağ kapatıp çağ açmış,dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış
Atamız Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin
Vefat yıl dönümüdür
Vefatının 531 yıl dönümünde Fatih Sultan Mehmed han'ı Rahmetle anıyoruz
 Mekanı cennet olsun!

Koca Hünkâr 03 Mayıs 1481 Perşembe günü ikindi üstü Hakk’a yürümüştür..

Venedik Cumhuriyeti, Fatih’e tam 14 suikast tezgâhlamış olmakla sabıkalıdır.
Babinger, bu iş için Venedik Cumhuriyeti’nin, Yahudi hekim Laestro Iacopo’yu kullandığını belirtiyor.
Yahudi hekim İstanbul’a gelip güya Müslüman olarak “Yakub” adını almış,
Padişah'ın itimadını kazanarak paşalıkla ödüllendirilmiş ve
 Fatih’in özel hekimleri arasına girmeye muvaffak olmuştu.
Yine Babinger’e göre, Iacopo, mel’un plânı gerçekleştirdiği taktirde
Venedik Hükûmeti’nden büyük miktarda para alacak, ayrıca neslinden gelecek olanlara
Venedik vatandaşlık hukuku tanınacak (o devirde Osmanlı Devleti’nin dışında yaşayan
Yahudilerin hemen hiçbir hakkı yoktu), bütün vergilerden ve mükellefiyetlerden muaf tutulacaklardı.
Babinger, Fatih’in öldürüldüğünü kesinliğini ifade ettikten sonra,
 dönme hekimin asker tarafından yakalanarak paramparça edildiğini de kaydediyor.
Fatih’in ölüm haberi “La Grande Aquile è Morta =
 Büyük Kartal Öldü” başlığını taşıyan ve İstanbul sefaretinden gönderilen bir mektupla, olaydan
16 gün sonra, Venedik’e duyuruldu.
Papa, kiliselere gönderdiği bir talimatla “şükür ayini” yapılmasını ve
çanların üç gün üç gece çalınmasını istedi.

3 Mayıs 2012 Perşembe

şahsiyetin bereketlenmesi

Şahsiyetin Bereketlenmesi
Kur’ânı Kerim’de Yüce Rabbimiz, insanın kişisel bereket ufkunu İsâ aleyhisselâm’ın dilinden şöyle göstermektedir:

“(O Rabbim) beni, nerede olursam olayım mübârek kıldı (Sayısız bereket ve hayırlara vesile eyledi)” (19 Meryem, 31)

İnsanın, bulunduğu hemen her yerde bir berekete vesile olması, ne yüce bir ikramdır Şu dünya sahnesinde, bulunduğu hemen her yerde fitne ve fe
sat kaynağı olan kimseler var olduğu gibi, bir rahmet bulutu misali, düştüğü her yeri yeşerten, bitkilerin, hayvanların, insanların ve hatta cemâdâtın bile kendisine müteşekkir olduğu mübârek kullar da vardır.

Sözüyle gönle inşirah veren, nice hayatları dirilten, ümitsizlik girdabından ümit fezasına kanat açtıran, geliştiren, özgürleştiren, yetiştiren ve gönüllere heyecan yükleyen İsâ nefesli mübârek kullar bulunduğu gibi; insanın yüreğini daraltan, heyecanlarını söndüren, pörsüten, gönülleri yaralayan, kişilikleri bodurlaştıran, kabiliyetleri körelten, kasvetli ruhlar da vardır.

Öyle insan vardır; bakışıyla, tebessümüyle, yerinde sükûtuyla, nezâket ve nezâhetiyle, hikmetli duruşuyla, etrafına ülfet, muhabbet, huzur, sekînet ve feyizli râyihalar neşrederken, yine öyle negatif enerji yüklü şahsiyetler vardır ki, onlar da konuşmasalar bile, çevrelerine stres, sıkıntı, kasvet, nefret ve fitne dumanını körük misâli üflerler de üflerler…

Kimi insan, mevsimlik bir bitki gibi bir anda görünüp sonra yokluğa gömülürken, öyle insan da vardır ki her devirde yenilenir ve sanki ölümsüzlük iksiri içmişçesine yaşarlar da yaşarlar…

Bu bereketin ya da bereketsizliğin sırrı nedir? İnsan, bereketli bir tohuma nasıl dönüşebilir? Bereketlenmede insânî ufuk noktası ne olabilir? Böyle bir berekete niyet edilebilir mi? İçimizde böyle bir bereket tohumu varsa, onu nefsâniyet toprağında çürümeye terk etmek, nasıl bir hüsran ve nasıl bir kayıptır? Bu tohum hangi toprakta neşv ü nemâ bulabilir? Onu yeşertecek rahmet bulutuna nasıl erişilir? Bu tohum hangi vasıflarda bir bahçıvana emânet edilebilir? İnsan ağacından devşirilebilecek meyvelerin çeşidi, tadı, kokusu, miktarı nedir? Bu ağacın dallarına sınır koymak, ömür biçmek mümkün müdür? İstifade edecek mahlûkâtı tayin etmek bereket ufkuna bir sınır koymak sayılmaz mı?

Bu soruları çoğaltmak mümkündür Belki bu ve benzeri sorular, insânî bereket bahçesinin kapı anahtarları olabilir Niyetlerimizin uçsuz bucaksız bereket semasında kanat açmasına vesile olabilir

Yukarıda zikredilen âyeti kerime, bir yönüyle bir beşere lütfedilen bereketin kemâl noktasına işâret ederken, diğer taraftan da, bereket ve feyzin yegâne kaynağının Yüce Allah olduğuna dikkat çeker Kul ancak “mecrâyı feyz ve bereket” yani ilâhî füyuzatın tezâhür ettiği hususî bir mahal olabilir Böyle bir mazhariyete erişmek, nasıl mümkün olabilir?

Şurası muhakkaktır ki, Yüce Rabbimiz rahmet ve bereketini dilediği kullarına tahsis edebilir O’nun tasarruflarını kul olarak sınırlamaya kalkmak ve hatta hissedebildiğimiz bazı sebeplere bağlamak, haddi aşmak olabilir Ancak şunu da ifade etmeliyiz ki, Cenâbı Hakk’ın kullarına olan muamele ve tasarruflarındaki sünnetullahına bakarak, bir takım tespitlerde bulunabiliriz

Bereket için, bereketin kaynağına yakın olmak en önemli vesiledir ..

Dr. Adem ERGÜL