29 Şubat 2012 Çarşamba

hiç bir kişi bilmez bizi

HİC BİR KİŞİ BİLMEZ BİZİ



Hiç bir kişi bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz


Ne hırsımız baydır bizim, ne nefsimiz içindeyiz


Bir kimsenin devletine, ta'nediben biz gülmeyiz


Ne munkiriz alimlere, ne tersanın Hacındayız


Yunus eydur hey sultanım, özge şahım vardır benim


Ko dünya altın gümüşün, ne bakır-u tacındayız


*** ***


Bay : Zengin


Ta'netmek : Yermek, kınamak


Özge : Başka


Tersa: Hıristiyan


Munkir : İnkar eden


BU ZAMANDA MÜSLÜMANLAR

Müslümanlar zamane yatlı oldu



Helal yenmez, haram kıymetli oldu


Fakirler miskinlikten çekti elin


Gönüller yıkıben heybetli oldu


*** ***


Peygamber yerine geçen hocalar


Bu halkın başına zahmetli oldu


Yunus gel aşık isen tevbe eyle


Nasuh'a tevbe ucu kutlu oldu


*** ***


Nasuh tevbesi : Bir daha bozmamak üzere edilen tevbe
hz yunus emre

28 Şubat 2012 Salı

gelir elbet...

gelir elbet...



Sabreyle gönül derdine derman gelir elbet






Sen hastaya bil şöyle ki Lokman gelir elbet






Aşkı edegör başına tac, deme mecazî






Aşık olanın gönlüne irfan gelir elbe






t Zühd ile kişi sanma ki Hakk’ı bulur ancak






Aşk olmasa yoldaş, ana hüsran gelir elbet






Her gece temellük ederek yârine yalvar






Nâlân olagör ki sana ihsan gelir elbet






Nâlân olur âşık olan üftade bu yolda






Bülbül gül için gülşene giryan gelir elbet






Kuddusî-i bîçâre koma gayrıyı dilde






Şol hane ki âbâd, ana Sultan gelir elbet






Kuddusî (1759-1849)






Bugünün Türkçesiyle Sabret gönül, derdine derman gelir elbe






t Bil ki hasta olana bir Lokman Hekim gelir elbet






Aşkı baştacı et sen deme hakiki ya da mecazî






Aşık olanın gönlüne ilahî bilgi gelir elbet






Sanma sadece dünyadan el etek çekmekle






Hakk’ı bulur kişi Yoldaşı aşk olmazsa ziyana uğrar elbet






Her gece içtenlikle Allah’a yalvar






Ağla ve inle, sana ilahî yardım gelir elbet






Ağlar ve inler çaresiz aşık bu yolda






Bülbül gül için gül bahçesine gözü yaşlı gelir elbet ,






Çaresiz Kuddusî yardan başkasını koyma gönlüne






Mamur ise evin, ona sultan gelir, gelir elbet






çığlık

" Bir öfkenin, bir acının kızgın demiri kalbimize dokunmadıkça ses gelmiyor oradan. Halbuki bizden ebediyete kalacak: bu çığlık.



Sevinç çığlığı, azap çığlığı, merhamet çığlığı... "


Cemil Meriç

Hikmet Ehli'nin Tabiatı

Hikmet sahibi bir zât, suya düşmüş bir akrep gördü. Parmağını uzatarak onu kurtarmaya karar verdi. Fakat akrep parmağa tutunup çıkacağı yerde, onu soktu. O hakîm zât, aldırmadı ve parmağını tekrar uzattı. Her şeye rağmen akrebi sudan çıkarmaya kararlıydı. Akrep, parmağı tekrar soktu. Yan tarafta olanları seyreden birisi, o zâta müdahale edip artık elini uzatmamasını istedi. Hakîm ise ona şu cevabı verdi:







"-Akrebin tabiatı, sokmaktır. Benim tabiatım ise sevmek!.. Bir akrep beni soktu diye neden tabiatımı değiştireyim ki?"






Sevmeyi terk etmemeli. Fıtratımızda meknûz bulunan güzellikleri, etrafımızdaki kötülüklere fedâ etmemeli. Akreplere aldanıp, akrep tabiatlı olmamalı!...
iktibas

27 Şubat 2012 Pazartesi

Gölge ve Aydınlık

Şekerde Tehlike Uyarısı

Amerika’nın güvenilir araştırma merkezlerinden San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nin bir grup bilim insanının ulaştığı sonuçlar, “Nature” dergisinin şubat sayısında yayınlanacak. Çalışma, aşırı şeker tüketiminin tehlikelerini bir kez daha gözler önüne seriyor. Araştırma sonuçlarını yorumlayan uzmanlar, şekerin de en az sigara kadar sağlığa zarar verebileceğine dikkati çekiyor, sağlık otoriteleri, aileler ve gıda piyasasının “şeker tehdidi”ne karşı daha uyanık olmaları gerektiğini belirtiyorlar. Aynı uzmanlara göre, sigara paketlerinin üzerindeki yazılar gibi, yüksek oranda şeker içeren yiyeceklerin paketlerinde de sağlık uyarılarının yer alması gerekiyor. Mesela 500 kalorilik bir şekerleme paketinin üzerinde şöyle bir uyarı olabilir: “Dikkat! Fazla miktarda şeker içeren bu yiyecek sağlığınız için tehlikeli olabilir”.







Sorun Çok Boyutlu






Açlık ve yoksullukla boğuşan bir kaç ülke dışında hemen her ülke, bu tehditle karşı karşıya. Son yıllarda endişe verici boyutlara ulaştığı için bir salgın hastalık muamelesi görmeye başlayan “kilo fazlalığı ve obezite” probleminin ve son 10 yılda 2-3 kat büyüyerek toplumsal bir tehdit haline gelen “erişkin tipi şeker hastalığı /Tip 2 Diyabet” salgınının arkasında da, şeker tüketimindeki artışın etkisi var. İnsan bedeni, tarihin hiçbir döneminde, son yüzyılda (özellikle de geçtiğimiz 50 yılda) olduğu kadar ciddi bir “şeker saldırısı” ile karşı karşıya kalmadı. Son yüzyılda, kişi başına şeker tüketimi üçe, beşe, ona değil, 50’ye katlandı! Sağlıklı bir genç veya yetişkin – hatta bir okul çağı çocuğu bile – yılda toplam 100 kiloya yakın şeker tüketiyor. “Olur mu hocam, bu rakam biraz abartılı değil mi?” diye itiraz etmeye kalkmayın. Vereceğim birkaç rakam, sizi ikna etmeye yetecektir: Bir şişe meşrubat, gazoz veya bir kutu kolalı içecekte yaklaşık 8-10 kesme şeker kadar şeker var.






Fastfood da Eklenince






Okul çağındaki çocuklar bu tür şekerli içeceklerden (gazoz, kolalı içecekler, meyve suyu konsantreleri) günde 3-4 tane içebiliyor. Hele bir de “fastfood” salgınına paçasını kaptırmışsa, “hamburger ve patates kızartmalı” bir fastfood yemeğinde “büyük boy” bir meşrubat (veya kolalı içecek) ve dondurmasıyla, bu rakam daha da büyüyebiliyor. Ayrıca, ister taze ister kutulanmış olsun, meyve suları ve meyve suyu konsantreleri de fazla içilirse bir “şeker tehdidi” haline gelebiliyor. Sağlıklı bir yetişkinin bile günde maksimum 20, bilemediniz 30 gram civarında fruktoz alması lazım. Vücudumuz, meyve şekeri fruktozun bundan fazlasını kullanamıyor ya da tolere edemiyor. Bir bardak taze portakal suyu, neredeyse 15-20 gram fruktoz içerebiliyor. Aşırı fruktoz kazanımı metabolizmanın canına okuyor. Size de bozulmuş glikoz toleransı, sersemlemiş bir beyin ve yağlanmış bir beden olarak geri dönüyor.






Şeker Her Şeyde Var






Sorunun sadece şekerli içeceklerden kaynaklandığını söylemek haksızlık olur. Fındık ezmelerinden fıstık ezmelerine, gofretlerden bisküvilere, çikolatalı atıştırmalıklardan tatlı, renk renk pastillere kadar yüzlerce besin tıka basa şeker dolu! Listeye yemeğinize eklenen gizli şekerleri de ilave etmeniz lazım. Salata sosları, ketçaplar, mayonezler hatta hazır çorbalar bile şeker yüklü olabiliyor. Eğer şeker tutkusuna “dur” demeyi beceremez, dilinizdeki o mini minnacık tat reseptörleri ya da beyninizdeki tat duyusunun hassas mikroskobik sinir hücrelerinin tutsağı olur, “yemek üstü tatlıları” fazlaca abartırsanız, günlük şeker tüketiminiz 250-300 grama çıkabiliyor. Pastanelerin, sütlaç, muhallebi, keşkül dükkânlarının müdavimi tatlı tutkunu biri iseniz bu rakam daha da büyüyor.






Şeker Ne Yapıyor?






“Peki, şeker sağlığımıza nasıl zarar veriyor?” sorularının yanıtına gelince: Bakkal şekeri sükroz, vücudumuza girince, kan şekerinde ani yükselmelere sebep oluyor. Bu yükselmeler pankreasa, tepkisel olarak aşırı insülin salgılatıyor. Aşırı insülin salgılanması ise “reaktif hipoglisemi” ataklarına, yani sık yaşanan tatlı krizlerine, tatlı nöbetlerine yol açıyor. Problem bunlarla da bitmiyor. Reaktif hipoglisemi bir süre sonra kalıcı insülin fazlalılığına (hiperinsülinemi) dönüşüyor ve “insülin direnci” gelişiyor. Bu noktada işler daha da karışıyor: Tatlı atakları, şeker krizleri, çikolata, dondurma nöbetleri sıklaşıyor. Yedikçe yemeye, içtikçe içmeye başlıyorsunuz. Sonrası gelsin hipoglisemi nöbetleri (çarpıntı, sinirlilik ya da uyku hali, terlemeler, el titremeleri), gelsin kilolar, bel kalınlaşmaları ve büyüsün göbekler.






Kronik Hastalıkları Tetikleyen de O






Aşırı şeker tüketen toplumlarda yaşlılıkla ilişkili problemlerin arttığı biliniyor. Şeker tüketimi fazlalığının, kısaca “kronik hastalıklar” olarak tanımladığımız, sağlık sorunlarının neredeyse tamamını tetiklediği ya da besleyip büyüttüğü çok iyi biliniyor! Aşırı şeker tüketiminin kanserlerle de bağlantılı olabileceğini gösteren kuvvetli kanıtlar var. Romatizmal sorunlar, fazla şeker tüketenlerde daha sık görülüyor. Aşırı şeker kullanımının yol açtığı reaktif hipoglisemi ve insülin direnci sorununun, yaşlanamaya bağlı bellek sorunlarını da hızlandırdığı kabul ediliyor. Hipertansiyon problemine şeker tüketenlerde daha sık rastlandığı da bir başka gerçek. Kısacası fazla şeker tüketmek, yalnızca sağlıksız yaşamak değil, sağlıksız yaşlanmak anlamına da geliyor.






Ne Yapmalı?






Kısacası, her ne ad altında olursa olsun fazla şeker tüketimine ‘Dur’ demenin zamanı çoktan gelmiştir. Şeker tüketimi konusunda sınırlayıcı ve uyarıcı önlemler alarak, aşırı tüketimi takip altına almak ve karşı bir bilinçlendirme kampanyası yapmak zorunludur. Bu iş belki sigaradaki kadar kolay olmayacak, hatta zannettiğimizden de zor başarılacak bir iş gibi görünüyor ama buna ihtiyacımız var. Sağlık bakanlığımızın, gıda bakanlığımızın, milli eğitim bakanlığımızın, üniversitelerimiz ve doktorlarımızın, beslenme uzmanlarımızın ve tabii ki gıda üreticilerinin ve sivil tolum örgütlerinin birlikte görev alacağı bir bilinçlendirme kampanyasına en kısa zamanda başlayalım. Hatta mümkünse bu alanda dünyada ilk ve örnek ülke olalım. Ne dersiniz?






Son Durak Diyabet






İnsülin direncinin bir sonraki durağı daha da kötü bir tablo, “gizli şeker” oluyor. Gizli şeker (prediyabet ya da latent diyabet) dönemi de can sıkıcı bir süreç. Bu dönemde hipoglisemi nöbetleri sıklaşıyor, kilolar artmaya, göbekler daha da büyümeye başlıyor. Sonrası daha da can sıkıcı: Pankreasınız yavaş yavaş “ben yoruldum arkadaş” demeye başlıyor, insülin rezevleri tükendiği için artık yeteri kadar insülin üretememe durumuna giriyor. Bu tablonun adı ise hepimizin malumu: “Şeker hastalığı”, yani Tip 2 Diyabet. Anlatmaya çalıştığım bu can sıkıcı süreci dikkatle okursanız, son 50 yılda kilo sorunu ve obezitenin neden patladığını, son 20 yılda şeker hastalığının niçin global bir salgına dönüştüğünü kolayca anlayacaksınız.






(Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, Şubat 2012)






26 Şubat 2012 Pazar

hepimiz ermeniyiz diyenlere duyurulur

Tarih 25 Şubat 1992… Yer: Hocalı…







Ermeni doktor Zori Balayan, katliam sırasında pencereye çivilenmiş bir erkek çocuk gördü. Aklına kendince dahiyane bir fikir geldi.






Canlı bir çocuğun, derisi yüzüldükten sonra kaç dakika yaşayacağını hesaplamak için kolları sıvadı.






Küçük çocuğun çığlıklarına aldırmadan kafası dahil bütün derisini yüzdü.






Sonra karşısına geçip saat tutmaya başladı.






Çocuğun kan kaybından ölümü, 7 dakika sonra gerçekleşti.






“Doktor” ünvanlı cani, akşam bu deneyi üç çocuk üzerinde daha gerçekleştirdi. Bir süre sonra, vahşi deneyini Ruhumuzun Canlanması adlı kitabında, gururla itiraf etti.






Kırmızı bültenle aranan Zori Balayan, o işkenceyi kitabında gururla itiraf ediyor.






"Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur, çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu.






Daha sonra bu 13 yaşındaki Türke onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü.






İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı.






Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim.






Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik."






Hocalı katliamı sırasında küçük çocukların derilerini diri diri yüzen Zori Balayanh’ın yaptıklarını, Azeri doktor, Profesör Mubariz Allahverdiyev, gazeteci Semanur Sönmez Yaman’a anlattı.






Allahverdiyev, Azerbaycan Üniversitesi Tıp Fakültese'nde anatomi uzmanı... Katliam günü bütün ailesi Hocalı'daydı. Haberi alır almaz Bakü'den Hocalı yakınındaki Ağdam'a gitti. Yaralıları, işkenceyle öldürülen 613 cesedi tek tek gözleriyle gördü. Mubariz Allahverdiyev, uzmanlığı gereği sürekli kadavralarla çalışıyordu. Ancak o gün gördüğü cesetler karşısında, o bile dehşete düştü.






Allahverdiyev, Ermeni doktorun yargılanmasını talep ediyor. Çağrısı, bütün dünyaya... Tek isteği, hayvanlara bile reva görülemeyecek bu işkencenin cezasız kalmaması...






ZORİ BALAYAN KİMDİR?


Azerbaycan’ın Hankendi şehrinde doğdu. Tıp doktoru ve gazeteci… 1989 yılında SSCB’de milletvekili oldu. 1992’de Hocalı Katliamı’na katıldı, korkunç işkencelerini kitaplarında anlattı.






1994 yılında Bakü Metrosu’na düzenlenen terör saldırılarının planlayıcısı olduğu iddiasıyla, İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranıyor.






dunyabulteni.net






24 Şubat 2012 Cuma

Nefis asla dost olmaz

Kıyâmet gününde nefisle mücâdele yapmak zorunda kalan kimseler de vardır. Bunlar dünyada nefis mücâdelesini yapmamış yahut az yapmış kimselerdir ki nefisleriyle mücâdele ede ede kalkacaklar, yani kendi kendilerine düşman olacaklardır.



Senin yüzünden bu hale düştüm diye nefislerine çıkışacaklar. Yasin Suresi 54. âyette:






“Artık bugün hiçbir kimseye zerre kadar zulüm yapılmaz, yalnız kendi yaptıklarınızın cezâsını çekeceksiniz.” (Yâsin Sûresi, 54)


“Halbuki gerçek cennetlik olanlar bugün pek hoş ve rahat bir meşgale içinde zevklenmektedir. Kendileri ve zevceleri, ağaçların altında ziynetli kürsülere kurulmuşlardır. Onlara cennette her çeşit meyve ve her istedikleri verilecek, Allah’tan, meleklerden, Rahîm olan Rab’den selam da onlaradır. Mücrimlere ise; “Ey mücrimler, siz bugün mü’minlerden ayrılın bakalım.” (Yâsin Sûresi, 55-59) denilecektir.






Cenâb-ı Hak Nahl Sûresi’nde:


“Herkesin nefsiyle mücâdele ederek geldiği gün, kendi kazandığı amellerle öldüğü gündür, onlara asla zulmedilmez.” (Nahl Sûresi, 111) buyuruyor.














O halde nefisle mücâdele dünyada yapılırsa, orada bu hal ile muamele olunacak, burada mücâdeleyi yapmaz da âhirete koyarsa, oradaki mücâdelenin ne bir faydası olacak, ne de mazeret olacak. Onun için nefsin ıslahı burada yapılacaktır.






Bu da ancak şerh-i sadırla ve dâimi zikri nefse kabul ettirmekle olur.


Yûsuf (a.s.) da nefsin kötülüğünü ve kötülük emrettiğini söylemiştir, “Ancak Allah’ın yardım ettiği nefis kurtulabilir.” demiştir. Yûsuf Sûresi’nde:


“Onun için ben de nefsimi tezkiye etmiyorum, onu kusursuz görmüyorum.” (Yûsuf Sûresi, 53) demiştir.


Cenâbı Hak Nisâ Sûresi’nde:


“Sana isabet eden, gelen iyilik, Allah’tandır. Kötülük ise nefsindendir. Biz seni insanlara elçi gönderdik. Şahit olarak da Allah yeter.” (Nisâ Sûresi, 79) buyurmuştur.






Kötülükler nefsin kesbindendir.


Nefisle mücâdelede muvaffak olmak için de zikre devam ve teslîmiyet şarttır. Nefisle cihad en büyük cihaddır. Çünkü o bitip tükenmeyen ve ardı arkası kesilmeyen ve ölünceye kadar yapılan bir mücâdeledir. Her düşmanla mücâdelenin bir zamanı vardır, nefisle cihad her zaman olacaktır.






“Ta ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet edecek, nefisle cihatta bulunacaksın.” (Hicr Sûresi, 99)






Çünkü nefisle cihad, hem zikirle, hem teslîmiyetle, hem ibâdetle hem de az yemek ve oruç tutmakla ve saydığımız beş şarta riâyetle olacak.


Bütün düşmanlar iyilik edince herhalde dostluğa dönerler, fakat nefis aslâ dost olmaz, ona ne kadar iyilik edersen et, o yine daha çok azar. Ve azılı düşman olur, onunla cihad ve mücâdele de gittikçe zorlaşır.






Bu sebeple nefisle cihad, en büyük harptir ve bu hepimize farzı ayındır. Peygamber Efendimizin beyânıyla nefis ile cihad, cihad-ı ekberdir.






Nefis ile cihad etmekte mutlaka aşılması gereken mertebeler vardır. Bunları bilmek ve her halde bunlardan kurtulmak lâzımdır.






Nefsin en tehlikeli mertebeleri emmâre, levvâme ve mülhimedir.


Emmâreden kurtulmanın yegâne çâresi, Allah’ı çok zikretmektir.






Allah zikri ile Allah’ın rahmetine sığınmadıkça nefsin kötülüğünden kurtulmak mümkün değildir. Yûsuf (a.s.) bile o kadar mücâdeleden sonra, “Ben de nefsimi kusursuz göremem, çünkü muhakkak nefis kötülüğü emreder, ancak Rabbimin rahmet ettiği nefis kurtulabilir.” demiştir.






Allah’ın rahmet etmesi işte dilin, kalbin, nefsin ve bedenin Allah zikri ile zikr-i dâimîye ve huzûra kavuşabilmesidir.


iktibas

20 Şubat 2012 Pazartesi

ey bana iyi deyen

Ey bana iyi deyen



Adımı sûfî koyan


Acep sûfî mi olur


Hırka ile tac giyen






Başıma tac urundum


Halka sûfî göründüm


Dışıma hırka giydim


İçim bir kuru kovan






Bu dilim zikir söyler


Gönlüm fesat fikreyler


Hiç böyle mi zikreyler


Hak'kı aşk ile seven...
hz yunus

16 Şubat 2012 Perşembe

Vakti şerif, Cuma, Ahir Ve Akibet hayrola


Vakti şerif, Cuma, Ahir Ve Akibet hayrola -...

Fesüphanallah

Kemalistler, Arap kültürüne ilişkin herşeyden nefret ederler. Osmanlı’ya ilişkin herşeyden de nefret ettikleri gibi.







Halk da yüzyıllarca Arap’a sevgi ve saygı göstermiş, fakat sonradan “imparatorluğa ihanet edip bizi arkadan vurduğu için” ondan soğutulmuştur.






Bu soğukluk hatta nefret, halkımıza bürokrasi tarafından “empoze” edilmiştir, aslında Türk halkının Arap halkıyla (halklarıyla) bir sorunu yoktur.






Şimdi okullara seçmeli Arapça dersi konacakmış, Kemalistler’in tüyleri gene diken diken oldu.






Hani bir zamanlar Hilmi Yavuz, “liselere hiç olmazsa Atatürk’ün Büyük Nutuk’unu aslından okuyup anlayacak kadar Osmanlıca dersi konsun” demişti de kıyameti koparmışlardı.






Bu kafa, ezan Türkçe okunursa halkın aydınlanacağını sanan kafadır. Ezanın Türkçe okunmasından 1950 seçimlerinden sonra vazgeçildi, acaba Demokrat Parti’yi iktidara getirenler kimlerdi? On sekiz senedir Türkçe ezan dinleyenler mi, uzaylılar mı?






Bu kafa, çarşafla gezdiği ve “pis” göründüğü için ülkemizde Arap turist de istemez. Ama para verince almamazlık da etmez.






Nitekim, başarısız darbecilerin gündemindeki icraat programında “Arap ülkeleriyle her türlü ilişkinin kesilmesi” de vardı. Milyarlarca doları sokağa atacaklardı, yeter ki ortalıkta pis insanlar dolaşmasın. Kravatsız Türk de ana caddelere yaklaşmasa iyi eder.






Bu kafa, yıllarca Rusça öğrenmemizi yasakladı, “komünistler konuşuyor” diye. Demek ki Beyaz Ruslar başka bir dil konuşuyorlardı ve on dokuzuncu yüzyılın büyük Rus yazarları, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Çehov falan da başka bir dille yazmışlardı! Bu kafa, Çince’yi de yasakladı, Çekçe’yi de, Bulgarca’yı da, Sırpça’yı da, Romence’yi de, Lehçe’yi de.






Bu kafa, bırakın Rusça’nın kendisini, “Kiril alfabesinin göze görünmesini” bile yasakladı. Koyu bir Kemalizm propagandası olan 1934 Sovyet yapımı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” filminin Sinematek’teki gösterimini hatırlarım, 1967 falan olmalı, filmin jeneriği ispirtolu kalemle karartılmıştı!






Komünizm yıkılınca şaşırıp kaldılar ve bu sefer harıl harıl Rusça bilen eleman aramaya koyuldular. Daha önceleri MİT’te çalıştırmak için Rusça bilen eleman lazım değil miydi be kardeşlik? İlle Bulgar göçmenine mi mahkum olacaktınız?






Şimdi, kendisi de altmışlı yıllarda nice belayı göze alıp solculuk gayretiyle Rusça öğrenmiş olan bir Kemalist, Ataol Behramoğlu, Arapça öğrenimine karşı çıkıyor.






“Arapça çağdaş bir bilim, kültür, teknoloji dili değildir” diyor. Gelecekte çocukların işlerine yaramazmış. Öyle ya, elektronik teknolojisinde devrim yapan Steve Jobs aslında Rusça konuşurdu, asıl adı da Stepan Raboçiye herhalde!






Bal gibi ticaret dilidir.






Ve de bize bülbül gibi Arapça bilen çocuklar gerekli olacaktır. Japonca bilen, Çince bilen gençler de altın değerinde. Şimdi de, ileride de.






Dün okuduk, Kemalistler “çocuk akşam eve gelince anasına ‘selamınaleyküm’ diyecek” diye endişe ediyorlar. Vallahi çocuğu kendi haline bırakırsan besmele de çeker maazallah.






Böylece, bu ülkede niçin sittin sene hiçbir serbest seçimi kazanamayacaklarının açıklamasını da kendi ağızlarıyla yapmış oluyorlar!






Nye tak liy, tavariş? Öyle
engin ardıç


15 Şubat 2012 Çarşamba

iyi olmaktan kasıt

İyi olmaktan kasıt, iyilik yapmak değildir.



Çünkü kişi iyilik yaparken bile iyi olmayabilir.


Nefislerin devreye girdiği ve etrafa


"bakın ben ne kadar iyiyim"


sinyalleri gönderen iyilikler yalnızca bir kibir ve gösterişten ibaret tavırlardır;


kişiyi iyi yapmaz. Bu yüzden iyilik yapmakla iyi olmak aynı şeyler değildir.


Belki ahlaklı olmakla dindar olmak kadar birbirlerine benzeyebilirler


ama aynı şey olamazlar. Nasıl dindar olmanın içinde ahlaklı olmak


kendiliğinden var ise iyi olmanın içinde de iyilik yapmak kendiliğinden mevcuttur.


Bu yüzden iyilik yapmak yetmez, iyi olmak gerekir...


İskender Pala

nasip

Kişiye tevbe müyesser olmaz, sükûta devam etmedikçe...



Sükût nasip olmaz, yalnızlığa çekilmedikçe...


Yalnızlık nasip olmaz, helâl yemedikçe...


Helâl yemek nasip olmaz, Hakk'a uymadıkça...


O dahî hasıl olmaz, âzâlarını yasaklardan korumadıkça...


Bu da hasıl olmaz, Hak Teâlâ'nın lütûf ve inayeti olmadıkça...
alıntıdır

BİR KEZ ALLAH DESE







Evet bir kere aşk ile Allah dese lisan,






Dökülür cümle günah misli Hazan,






İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen,






Her murada erişir Allah diyen.






Bir vaiz hocaefendi manevi sohbetlerde bulunurmuş, senelerce yaşlanıncaya kadar Hazret-i Allah’ı ve Resul’ünü cemaate anlatmaya çalışmış, durmuş. Bir gün yine camide vaaz verirken arkalardan birinin Allah diye birden bağırmasıyla hocaefendi vaazı keser, başlar iki gözü iki çeşme ağlamaya. Önden yaşlı bir zât: ‘Yahu hocaefendi, senelerce bize Hazret-i Allah’ı ve Resul’ünü anlattın durdun, biz senden öğrenmeye çalıştık. Şimdi sen durmuşsun şu arkadan bağıran sarhoşa mı ağlıyorsun?’ der. Hocaefendi: ‘Ben ona ağlamıyorum, ben senelerce Hazret-i Allah’ı anlattım. Allah dedim fakat ömrümde bir defa bile şu sarhoş kadar aşk ile Allah diyemedim ona ağlıyorum.’ der. Onun için bir kez Allah dese aşk ile lisan, dökülür cümle günah misli hazan.






Hazret-i Allah ile Hazret-i Allah’ı zikretmek lâzım ama onun için de o hale gelmek lâzım. Manevi merhalelerden geçe geçe öyle bir an gelir ki, fenâ husule gelir, varlık yok olur. Yani bir kar yığını vardı, güneş vurdu onu eritti. Bu arada nefis de zaten yok olmuş oluyor. Böylece Hazret-i Allah’ın varlığı tecelli ediyor. O’ndan başkası da yok zaten. Bu sır kendiliğinden meydana çıkıyor. Sen yoksun O var. O’nunla O’nu zikrediyorsun. Sen yoksun ki nefis nerede, perde nerede? Yani o anda O’ndan başkası yok ki, başka bir şey zikredilmiş olsun. O’ndan başkası yok.






 Âyet-i kerime’de:






“Biz insana şah damarından daha yakınız.” buyuruyor. (Kaf: 6)






Bu Âyet-i kerime tecelli ettiği zaman bu hâl hâsıl olur. Hakiki zikir de budur. Hakiki şükür, hakiki ibadet de O’nunla yapıldığında husule gelir. “Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Muhammed Aleyhisselâm’dan gelir.” Hakikat budur.






Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde buyurur ki:






“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat Siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsrâ: 44)






Allah-u Teâlâ’yı en çok cemâdât, yani dağlar taşlar tesbih eder, halbuki biz onları ölü zannediyorduk. Sonra nebâdât, sonra hayvanât, sonra da insanlar tesbih ederler. Gerçek mânâda tesbihe erenler o tesbih sebebiyle o kadar terakki ederler ki bu tesbih sayesinde bazı melekleri dahi geçecek kadar yükselebilirler. Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudât (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:






“Mümin-i kâmil olanlar, Allah katında bazı meleklerden de efdaldır.” (Münavi)






Ve fakat insan olarak yaratıldığı halde Allah-u Teâlâ’nın tesbihini terk eden, inkâr eden kimseleler de hayvandan elli derece daha aşağı düşer.






Diğer bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:






“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder.” (Saff: 1)






Yer tesbih ediyor, gök tesbih ediyor, her zerre tesbih ediyor, her ağaç tesbih ediyor, her ağacın üzerindeki meyve tesbih ediyor. Fakat Allah-u Teâlâ “Siz anlamazsınız.” buyuruyor.






Âyet-i kerime’de:






“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder.”(Teğabün: 1) buyuruyor.






Mahlûk bunu göremez ve duyamaz. Ancak Hazret-i Allah’ın duyurması ve göstermesi ile mümkün olur. Bu da ilâhi bir lütuftur. Bu ilâhi lütfa mazhar olmak için Allah-u Teâlâ’nın sevdiği seçtiği kullarını bulmak, onunla olmak gerekir. Herkes sevdiğiyle beraberdir. Muhabbet ahirette saadete ulaştıran bir köprüdür. Âyet-i kerime’de:






“Resulüm! Onlara söyle: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.’”(Âl-i imran: 31)






Bu Âyet-i kerime’ye göre Allah-u Teâlâ ile sevgi zincirinin kurulabilmesi ancak sünnet-i seniye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hal-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir. Yani zahirimizi süslemek için Efendimiz (s.a.v)’in şeriatına, bâtınımızı süsleyip ziynetlendirmek, iç dünyamızı nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir. Tarikat-ı münevvere aslında Cenâb-ı Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den büyük bir saffet ve samimiyet içinde gelmiş, İslâm ahlâkının vücud bulmasında büyük âmil olmuştur. O sır bereketi ile ahkâm-ı ilâhi kıyamete kadar bâki kalacaktır. Hazret-i Allah zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden alimleri eksik etmediği gibi, bâtıni ilimleri öğretmek için de tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan aciz değildir. Âyet-i kerime’sinde:






“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyuruyor. (Araf: 181)






Bir kudsî Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:






“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.”






Her ne kadar veli kulları zahirde biliniyorsa da, bâtınları yani ruhaniyetleri ve nuraniyetleri bilinmiyor. Hakikati bilmek ve duymak lâzım. Âyet-i kerime’de:






“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz.” (Tevbe:119) buyuruyor.






Âyet-i kerime’deki sâdıklardan murad mürşid-i kâmillerdir. Allah-u Teâlâ bütün ehl-i imanın onlarla birlikte olmasını, onların sohbetlerinden feyz almasını emrediyor. Neden?






“Allah dilediği kulunu zâtına seçer.”(Şûrâ: 13)






İşte bu seçtiği ve çektiği sâdık kulları ile beraber olmayı emir buyuruyor. Çünkü onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler. Allah-u Teâlâ bu zâtları bizzat tarif buyuruyor. Âyet-i kerime’de:






“Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” buyuruyor. (Şems: 9)






Kâlp temiz olursa kişiyi ibadet ve taata sevkeder. Hasta insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, mâsiva batağına düşmüş bir kalp de ibadet ve taatın lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır.






Bunun için Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudât (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:






“Zikrullah kalplerin şifasıdır.”(Münavi)






Hased, riya, kin, kibir, şehvet, gadap, yalancılık gibi ahlâk-ı zemimeler insanda bulundukça o kalp hastadır. Sıfatı da sıfat-ı hayvaniyedir. Bunun da tek çaresi ve tek ilacı Hazret-i Allah’ın nurunun, zikrinin ve fikrinin o kalbe girmesidir. Böylece yavaş yavaş ahlâk-ı zemimeler gider. Bir gün olur nurlanır ve nazargâh-ı ilâhi olan o kalp birçok tecelliyatlara mazhar olur.






Tasavvuf ilim ve hakikat âleminde imanın kemalleşmesinde büyük bir âmil olmuştur. Sadece kâl değil, bir hâl ilmidir, bir tatbikattır. Yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe nazari bilgilerle anlaşılmaz ve anlatılamaz. Yani kavanozun dışından bal görmeye veya kavanozu yalamaya benzer. Fakat hiçbir zaman onun hakikatine erişemeyeceğini kişinin çok iyi bilmesi lâzımdır.






Her zamanda olduğu gibi bugün de tasavvuf aynen mevcuttur. Asliyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Ve bu yol kıyamete kadar bâkidir. Tarikat-ı aliye’ye dehalet etmekten maksat, şeriatte inanılması gereken şeylere yakîn hasıl olmasıdır. Hakiki iman da budur. Meselâ Allah’ın varlığını önce işiterek inanan insan, bularak, anlayarak inanmaya başlar, imanı kemâle erer. Diğer taraftan ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler kolaylıkla ve seve seve yapılır. Resulullah (s.a.v) Efendimiz nefsinden Allah-u Teâlâ’ya sığındı ve şöyle buyurdu:






“Allah’ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri benden geri alma.”(Bezzâr)






Nefis her hayra engel olmak isteyen, her şerrin kapısını açan, her iyiliği benimseyen senin arkadaşındır. Bu dünyada da arkadaşın, kabirde de arkadaşın, mahşerde de arkadaşın, cennette veya cehennemde de senin arkadaşındır. O arkadaşı hem terbiye hem de tedavi etmek için zikrullaha devam etmek lâzımdır.






Zikir, Cenâb-ı Hakk’ı meth-ü senâ ve yüceliğini ifade maksadıyla dilden ve gönülden gelen güzel kelimelerle anma, kalpte bulunan Allah sevgisinden doğan gerçeğe ulaşma duygusu ve düşüncelerinden ibarettir. Hakk Celle ve Âla Hazretleri:






“Ey iman edenler!Allah’ı çok çok zikredin.”(Ahzâb: 41)






Emr-i ilâhisi ile, evvelâ Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e, sonra da ümmet-i muhteremesine zikri emretmiştir.






İnsanların zevk ve mizaçları yaratılış itibarı ile değişik olduğundan Ebu Bekir (r. anh) Efendimiz’e kalben zikir yapmayı, Hazret-i Ali (kerremellahu vecheh) Efendimiz’e de cehren zikir yapmayı ve insanlara öğretmelerini emir buyurmuştur. Zikrin cehri kısmını Abdülkâdir Geylâni (k.s) Hazretlerimiz, Hâfi kısmını ise Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahaüddin (k.s)Hazretlerimiz sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna ‘Kadiri tarikatı’ denmiştir. Gaye Hazret-i Allah’ı en güzel şekilde zikir ve O’na kulluktur. Zikirle fikirle meşgul oldukça ruh kuvvet bulur, günagün terakki eder, nefis ise kuvvetten düşmeye başlar. Lafza-i celâlin kalp ile zikri şöyledir:






‘Allah’ ism-i şerif’i kalp üzerine nurdan yazı ile yazılmış farzedilecek, mânâsı düşünülerek onu okuyormuş gibi kalpten geçirilecek. Devam ettikçe bütün letafat zikredilmiş olur. Lafza-i celâl’de nur vardır. Yakıcı olduğu için, nefsin kalkanını deler geçer. Nefis bu darbelere, zikrullahın verdiği hararete tahammül edemez. Kalbi boşaltarak ruh odasına kaçar. Artık kalp işgalden kurtulmuş, asliyetine dönüp nurlanmıştır. Zikrullahı çoğalttıkça ateşi de kuvvetlenir. Ruhun esiri olmamak için bütün gücüyle direnmesine rağmen, nefsin mukavemeti azalır.






Ruh, sır, hâfâ, ahfâ odalarını da terk eder. Oralar da kalp gibi asliyetine döner. En son olarak nefs-i kül odasına kaçar ve burada en büyük direnmeyi yapar. Burası secde mahallidir. Oradan da çıkarılırsa hakimiyeti ruh ele geçirir, nefsi esareti altına alır. Letâif ampulleri yanar, kişi artık kemâl yollarını bulur. Takvâ elbisesini giyer. Bütün azaları ahkâm mucibince hareket etmeye başlar. Her bir letâif nurunun rengi vardır. Sırasıyla ‘kalp’ kırmızı, ‘ruh’ sarı, ‘sır’ beyaz, ‘hafâ’ yeşil, ‘ahfâ’ siyah, ‘nefs-i kül’ün nuru ise mavidir.






Ruh ne kadar kuvvet bulursa bulsun, kişi bu tecelliyatı Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan olduğunu bildikçe muhafazadadır. Kendisinden bilirse helâk olur, yahut o an için bırakılır. Hazret-i Allah nefsine ruhsat verir ve musallat eder. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:






“Bir insanın kendini beğenmesi, yetmiş senelik ibadetini mahveder” buyuruyor. (C. sağir)






Zikir kalpteki haset, riya, kibir, gadap, şehvet gibi hastalıkları iyileştirerek kalbi mânen temizler.






Resulullah (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:






“Allah’ı zikir, kalp hastalıklarına şifadır.” buyurmuştur. (Münâvi)






Böylece temizlenen kimseye melekler imrenir, ebedi kurtuluş ve saadete erer. Âyet-i kerime’de:






“Zikrullah elbette en büyük ibadettir.”buyuruluyor. (Ankebut: 45)






Zikir dinimizin emri, imanın alâmeti, ibadetlerin beyni, aklın nuru, kalbin cilası, ruhun hayatı, gönlümüzün miracı ve her derdin ilacıdır. Bir şeyi çok seven onu dilinden hiç düşürmez. Zikrullah Allah sevgisini tahrik ederek sonsuz bir şevk verir. Zikrullahla kalpler arınır ve sükûn bulur.






Masivayı kalpten çıkarmak, Hakk’ın zikrini kalbe yerleştirmek, O’ndan bir an bile gafil olmamak lâzımdır. Âyet-i kerime’de:






“Allah’ı çok çok zikredin. Tâ ki umduğunuza kavuşabilesiniz.” buyuruluyor. (Enfâl: 45)






“Onlar ki iman etmişlerdir ve kalpleri zikrullahla mutmain olmuş, sükûn bulmuştur. Çok iyi bilin ki kalpler ancak zikrullahla itminâna kavuşur, huzur bulur.”(Rad: 28)






Hakk Celle ve Alâ Hazretleri zikrullahla meşgul olanı birçok Âyet-i kerime’lerinde meth-ü senâ etmiş ve zikrullaha teşvik etmiştir.






“Öyle erler vardır ki onları ne bir ticaret, ne de bir alışveriş zikrullahtan alıkoyamaz.”(Nur: 37)






“Ey iman edenler! Ne mallarınız ne evlâtlarınız sizi zikrullahtan alıkoymasın.”(Münafikun: 9)






Her ibadetin belli bir şartı olduğu halde, zikir için hiçbir şart yoktur. Ayakta, oturarak, yatarak bile zikretmek caizdir. Zikir yaparken abdestli olmak en efdali olduğu halde, abdestsiz olarak da yapılabilir. Âyet-i kerime’de:






“Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin.” (Nisa: 103)






Cenâb-ı Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:






“- Amellerinizin en hayırlısını, Melik’iniz katında en temizini, derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmenizden daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp boyunlarını vurmanız ve onların da sizin boynunuzu vurup şehit etmelerinden daha hayırlı olan bir işi haber vereyim mi?






- Evet yâ Resulellâh!






- Allah-u Teâlâ’yı zikretmektir.” buyurdular. (Tirmizi)






Hiçbir güzel amelim yok, bir defacık anamadım,






Ey kân-ı kerem! Bir defacık, gerçekten, Zâtına tapamadım,






Zât-ı Celle ve Âla’ya ubudiyet gerekirken hiç edemedim,






Bir defacık olsun gerçekten rıza yolunda gezemedim.
iktibas














ankebut2

" İnsanlar ;



imtihandan geçirilmeden,


sadece ' İman ettik '


demeleriyle öylece bırakılıvereceklerini mi sandılar ?.. "






(Ankebut 2)