30 Haziran 2011 Perşembe

hayırlı cumalar

Ey kendini arayan dost,



… O’nun Zât’ından (ve rızâsına uygun olandan) başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzuruna götürüleceksiniz. [Kasas:88]










Gören candır yine canan yüzünü


Temaşa kendi eder yine kendi özünü


















Gören ve görünen oldur hakikât


İşiten, söyleyen oldur sözünü










Zaman zaman içindeydi, ben zamânın içinde, yerin göğün bilmediği devrân benim içimde… Gönül gönül içindeydi, ben gönülün içinde. İns ü cinnin bilmediği hicran benim içimde…






düşünüp öğüt alan

‎''andolsun biz KUR'AN-I düşünüp ögüt almak için kolaylaştırdık.var mı düşünüp ögüt alan???????''(kamer 17)



29 Haziran 2011 Çarşamba

tövbe

kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte onlar ALLAH'a tövbesi kabul edilmiş olarak döner.. (furkan 71)



27 Haziran 2011 Pazartesi

İnsan beyni, değirmentaşına benzer…







Ciğerler oksijenle, mide yiyecek ve içeceklerle beslenir. Ruhun gıdası ise, insanın en zor cevapladığı sorulardan biridir. Ruhu müzikle doyurmaya çalışanlarda var, ibadetlerle huzur bulanda. Hiçbir şekilde ruhunu doyuramayanlar, yaşadığımız yüzyılın en büyük sıkıntılarından biri olsa gerek. Sakinleştirici ilaçlarla ayakta kalanlar, alkolikler, ruh hatsallığına yakalananlar vs. Konumuz ruh değil, beyin. Beynin gıdası nedir?






Bilgi girmeli beyne. Okumak besler insan beynini. Okumak, buğday tanelerinin değirmentaşları arasına atılması gibidir… Her kitap, bir buğday tanesi gibidir… Zor yetişir… Ancak hayatı gıdamız olan, ekmeği elde edebilmek için buğdayın yetiştirilip un haline getirilmesi şarttır.






“Bir buğday tanesi nasıl oluşur?” sorusunun cevabı ile, “Bir kitap nasıl yazılır?” sorusunun cevabı birbirine yakındır. Önce tohum ekilir… Sonra o tohumun yeşermesi, sulanması, yaban otlarından temizlenmesi gerek.






Bir buğday tanesine verilen emek gibi emek verilir her kitap için. Bu emeğin yoruculuğunu da tadını da zihinsel sancı çekenler bilir. Kitapların oluşum sürecini anlatmak için kaleme almadım bu yazıyı. Zor meydana gelen bilgiyle, beyni beslemenin önemi anlatmak istiyorum.






Öğrenme durunca beyin duruyor!






Beyne giren bilginin insan üzerinde ki etkisi, gözle görülen bir şeydir aslında. Kıyafetin rengi, ayakkabının boyası, saçın şekli gibi, ilk bakışta gözle görülecek kadar somut olmasa da, bilgi insan üzerinde görünür. İnsanın konuşma biçimi, konuştuğu konular, ilgi alanları, güldüğü ve ağladığı her şey, bilgiyle ölçülür.






Bu konuya kafa yorarken, kendi arkadaşlarımdan birisi dikkatimi çekmişti. Lise yıllarında çokça beraber olduğumuz, birlikte çok gezip vakit geçirdiğimiz bir arkadaşımın, değişmeyen tavırları dikkatimi çekti.






1992 – 1993 Eğitim yılında, İmam Hatip Lisesi son sınıfta, birlikte öğrenciydik o arkadaşımla. Yaş olarak bende bir yaş büyük, kasları güçlü, yumrukları çok sert bir arkadaşımdı. Lise çağlarının getirdiği delilikleri de, bazen birlikte yaşardık. Birlikte gezdiğimiz gibi birlikte kavgalara da karışırdık.






Bir gün, ben bir kavgaya karıştım. Birkaç kişiden dayak yedim. Sonra biz onları dövmeye çalıştık vs. Bu süreç genelde böyle işler. En son dayağı ben yiyecektim. Beş altı kişilik bir grupla, beni dövmek için okulumuzun önüne gelen o gençleri, benim sınıf arkadaşım görmüş. Neyi beklediklerini sorunca, kavga etmek için geldiklerini anlamış. Dövmek için beni beklediklerini öğrenince, iyice sinirlenmiş. “Siz kim oluyorsunuz ki, benim okulumun önünde, benim en iyi arkadaşlarımdan birisini dövmek için beklesiniz? Ben varken Sait’e kimse dokunamaz. Dağılın buradan yoksa karşınızda beni bulursunuz!” diyerek hepsini okulun önünden uzaklaştırmış. O arkadaşımın hem kasları hem çevresi güçlü olduğu için, beni dövmek için bekleyen gençler dağılmışlar.






Bu olayı bana birkaç gün sonra anlattı.”Seni okul kapısında çok kötü dövecektiler, ben kurtardım! Haberin olsun!” dedi. Benim olaydan haberim yoktu. Kendisine teşekkür ettim.






Aslında yaşadığımız olay bundan ibaretti. Aradan yıllar geçti. Ben 1996 yılında liseyi okuduğum ilçeden ayrıldım. İstanbul’a geldim. Üniversiteyi bitirip öğretmenliğe başladım. Her yıl bir veya iki defa memlekete mutlaka uğrarım. Lise arkadaşlarıma ve gençlik yıllarımda ki dostlarıma karşı vefalı olmayı sevdiğimden, arkadaşlarımı da ziyaret etmeye çalışırım.






Beni dayak yemekten kurtaran o arkadaşımı da, her gidişimde ziyaret eder, birkaç bardak çayını içerim. Ancak ne zaman yanına gitsem, ikinci çayımızı içerken, “Hatırlıyor musun? Seni bir gün çok kötü dövecektiler, ama ben kurtardım!” diyor. Bir sene sonra tekrar çay içerken, aynı cümleyi yine kuruyor. Başka bir arkadaşla kendisini tanıştırsam, biraz muhabbet ettikten sonra, “Okulda Sait’i bir gün çok kötü dövecektiler. Dayaktan ben kurtardım!” diyor.






Yazarlığa başlayıp, kitaplar yayınlamaya başlayınca, yayınladığım kitapları duymuş beni dayaktan kurtaran arkadaşım. Bana telefon açtı. “Ya Sait, senin kitap yazdığını duydum. Şunlardan bana gönderde bir bakayım” dedi. Bende hemen gönderdim. Birkaç ay sonra memlekete gittiğimde, “Benim kitapları okudun mu?” diye merak edip sordum. “Yok okumadım!” dedi. “Senin gönderdiğin kitapları, evdeki dolabın camlı kısmına koydum. Gelen misafirlere gösteriyorum. ‘Bu kitabın yazarı benim sınıf arkadaşım. Bir gün bu yazarı dövecektiler. Dayak yemesine ben engel oldum’ diyorum” dedi.






Aslında yaşadığımız bu olay, birçok lise arkadaşının yaşadığı olaylardan farklı değil. Lise arkadaşlarıyla genelde lise hatıraları konuşulur. Ancak benim dikkatimi başka bir şey çekmişti. Sınıf arkadaşım, liseden sonra eline ne kitap ne kalem aldı. Evlilik, iş-güç derken yaşı kırklara gelmişti. Yaş ilerlemiş, saçlar beyazlamaya başlamış, yüzümüzde kırışıklar belirginleşmeye başlamış olmasına rağmen, o arkadaşımda değişmeyen tek şey, konuştuklarıydı. Liseden sonra beynine bilgi girişi durmuştu. Öğrenme durunca, beyinde durmuş.






Liseden sonra kafasına yeni bir bilgi girmediği için, konuşacak yeni bir şeyi olmayan o kadar insan tanıyorum ki. “Öğrenme durunca beyin duruyor!” gerçeğini fark ettim. Bu gerçek sadece lise mezunları için geçerli değil. “Bizim zamanımızda böylemiydi?” diye başlayan herkes için geçerlidir. Kendi zamanlarında kalmışlar. Maalesef birçok öğretmende de aynı takılmayı görüyorum. “Bizim öğrenciliğimizde böylemiydi?” diye söze başlayan öğretmen, kendini geliştirmemiş, kendini yenilememiş demektir.






Bu yazıyı yazmama sebep olan ve yazıya da başlık olarak attığım o güzel sözle bitireyim. İnsanın beyni değirmentaşına benzer, içine bir şey atmazsanız kendi kendini öğütür.














Sait ÇAMLICA






Harut ve Marut







Yeryüzünde işlenen kötülükleri, zulumleri, günahları ve dökülen kanları gören, mânevî şarhoşluk içerisindeki Hârut ve Mârut isimli iki melek şöyle sızlandılar.


”Yazıklar olsun insanoğluna. Bizlere fırsat verilseydi, dünyaya adaleti, sevgiyi, merhameti ve ibadeti öğretirdik.”






Allah onlara, ”İnsanlardaki nefsânî duygular ve şehvet sizde olsaydı daha


kötü olurdunuz. Daha çok günah işlerdiniz” buyurdu. Hârût ve Mârût kendilerine çok güvendiklerinden temiz kalacaklarına söz verdiler.






Bunun üzerine rabbü’l-âlemîn, onlara şehvet duygusunu vererek gökten yeryüzüne indirdi. Bâbil şehrinde hâkimlik yapmaya başladılar. Fakat, hak yolunda öyle tuzaklar, öyle imtihanlar vardı ki dağları bile saman çöpü gibi savurur.






Bir gün, çok güzel bir kadın bir iş için yanlarına geldi. Melekler, bu mükemmel güzelliğe hayran oldular. Akılları başlarından gitti. Hakk’a verdikleri sözü unuttular. Fakat, kadın onların arzularını yerine getirmek için, bazı şartlar ileri sürdü.






Ya kocasını öldürüp katil olacaklardı ya puta tapacaklardı ya da şarap içeceklerdi. Şehvet şarhoşluğu içerisinde, şarap içmeyi uygun buldular.


Şarap içip sarhoş olan meleklere kadın, ”Bir şartım daha var. Siz her gece ism-i azamı okuyarak göğe çıkıyorsunuz. Onu bana da öğretin” dedi. Melekler arzularına ulaşmak için bu son şartı da kabul ettiler.






İsm-i azamı öğrenen kadın, onu okuyarak göğe çıktı. Tekrar yeryüzüne dönüp kirlenmek istemedi.






Hatta, Hak Teâlâ’nın o kadını bir yıldıza çıkardığı, bu yıldızın da Zühre yıldızı olduğu söylenir. Hak Teâlâ meleklere, dünya veya âhiret azabından birini kabul etmeleri konusunda serbest bıraktı. Hârût ve Mârût dünya


azabını tercih ettiler. Allah’ın izniyle onlar, Bâbil kapısında baş aşağı asıldılar.






Orada kıyamete kadar azap çekecekler.






26 Haziran 2011 Pazar

bilgelik

HOŞGELDİNİZ



Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir. Bilgelik; kendini bilmekle başlar, kendini bilmekse okumakla...


çok acil dua talebi

İKİ TANE ÜYE KARDEŞİMİZİN(ABDULLAH ALADDİNOĞLU VE ALİ SARIKAYA)nın YOĞUN BAKIMDA OLAN ÇOK YAKINLARI VAR LÜTFEN







ÇOK ACİL DUALARINIZI BEKLİYORUZ


.............................................................................................................................................................................................


Müslüman kardeşi için dua etmek..






Ebu’d-Derda (r.a) demiştir ki: “Secde hâlinde yaptığım dualarda kardeşlerimden kırk (bir rivayette yetmiş) tanesinin ismini söyleyerek kendilerine dua ederim.”


Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Bir kimsenin din kardeşi için gıyabında yaptığı dua geri çevrilmez/kabul edilir. Duayı yapanın başında bir melek: “İstediğinin aynısı sana verilsin!” diye dua eder.”






Hadisin başka bir rivayetinde Allahu Teala şöyle buyurur: “Kulum! İstediğini vermeye önce senden başlarım.”






Meşhur hadiste bir şöyle buyrulmuştur: “Kişinin kardeşi için yaptığı dua kendi nefsi için yaptığı duadan daha çabuk kabul edilir.”


Kardeşliğin haklarından birisi de ona özel olarak dua etmek ve gıyabında affı için ALLAH’a yalvarmaktır. Eğer ALLAH için kardeşliğin bundan başka bir bereket ve faydası olmasaydı bu bile çok büyük bir menfaattir.






,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


Dört kimsenin duası kabule şayandır: Adil hükümdarın, mazlumun, babanın






evladına ve müslümanın müslüman kardeşine gıyabında yaptığı duadır."* "İki kimse vardır ki onların duası ile Allah'ın arasında perde yoktur.Onlar da zulme uğrayan mazlumun ve müslümanın müslüman kardeşi arkasındanyaptığı duadır."* "Müslümanın, müslüman kardeşi gıyabında yaptığı hayır dua müstecaptır.Başucunda duran bir melek vardır. Ne vakit müslüman kardeşine hayır duaederse amin eder ve yaptığın duanın bir misli de senin için olsun der."


23 Haziran 2011 Perşembe

cumanız mübarek olsun

Bismillahirrahmanirrahim.







Ey iman edenler,rükü edin,secde edin.Rabbinize kulluk edin ve hayir






isleyin ki kurtulusa eresiniz."






(Hac suresi,77)






14 Haziran 2011 Salı

9 Haziran 2011 Perşembe

hayırlı cumalar

Suya girmiş balıklara,



… ve tövbe edin hepiniz Allah’a ey inananlar ta ki kurtulun, erin muradınıza. [Nûr:31]






Bu şeb fahru’l-leyâlî, leyle-i pâk-i Regâib’dir


Bu şeb takdîse şâyân bir şeb-i âl-i merâtibtir














Receb ayının, diğer aylar üzerine fazileti, Kur’ân-ı Kerîm’in diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir… [Hadis-i Şerif]






İlkbahar, yaz, sonbahar, kış gibi 3 ay süren 4 mevsime benzer 3 aylık nurlu bir devre, bir mânevî hayır ve bereket, feyiz ve fazilet mevsimi başlıyor…






Hem Allah’ın ayı hem Muharrem bir ay olan Receb-i Şerif’te bir mübarek gün olan Cuma’ya eriştirene, aziz olan ömür içre bir ucu Ramazan-ı mağfiret-nişân’a varan kolayından bir aşk yolu ihsan edene şükre güç yetiremeyiz, böylesi bir nimetin farkındalığını bahşeden Nur-u mübin’i hakkıyla övmekten de âciziz…






Akılla bildik ki şükretmek lazım gel gör ki akıl bile O’ndan nimet iken işin mâhiyeti anlaşılmıyor, aah!






Biz nice zamandır yoldan ayrı düştük, çok sıkıntılara katlandık, sonunda sana kavuştuk, yol armağanı olarak sana zavallılığımızı, acizliğimizi getirdik, şüphesiz pek susadık; bize su ver! Bunca acziyet içre Ey sevgili, sen âb-ı hayatsın, sen manalar denizisin; biz susamışlar sana geldik, bize su ver! Biz istek testilerini aldık, sana geldik, ey can bize su ver, testilerimizi doldur! Ey can deryası, bizim balık gibi olan canlarımız seni istiyor. Sudan ayrı düşen balık yaşayabilir mi? Bize acı, bizi suya kandır! Şu aşk yolunda zavallı akıl, şüphelere, vesveselere düştü. Sen şüphelerden vesveselerden de üstünsün, bize su ver, bizi kurtar!






Aklı yarım olan, senin aşkınla ne yapar? Seni gereği gibi sevmemiz için o aklı da bizden al! Çünkü sen akıllıların, akıldan akılla geçildiği makamı bilirsin, bize su ver! Bizim aşk susuzluğumuzu gider…






Kulak bir hassedir, ruh bu âlemi o pencere ile işitir. Eğer bu pencereyi nura açmayıp nefis hesâbına çalıştırsan, kalbe verdiğin bozuk ritimle, gün ve ömür boyunca yalan yanlış melodileri tekrar edip durursun, bir de bakarsın dilinden gönlüne açılan yoldan ne karanlıklar akmış ülkene..






Madem oluklar çift akar, birinden nur, birinden kir… Niyaza durmuş gönlünden nefes verdiği Neyzen-Hattat Emin Dedemin hüzzam terennümle başlayan nurdan bir nefes sunalım kandil simidi niyetine, ister süte bandırıp afiyetle yersiniz diye:






Salik merâtib kateder


Tekrâr-ı hu ya hu ile


Âşık hicâbın ref eder


Ezkâr-ı hu ya hu ile


Keşf ü keramâta erer


Cümle makamâtı geçer


Vahdet gülün dâim derer


Gülzâr-ı hu ya hu ile


Kesrette buldu vahdeti


Mihnette buldu rahatı


Firkâtte buldu vuslatı


Her bâr-ı hu ya hu ile


Gel ey Senaî daima


Hu zikrin et subh u mesa


Ta keşf ola sana likâ


Esrar-ı hu ya hu ile [289. mestmp3]






















Manevi ilimlerin dürüldüğü bir nokta olan şu nutk-u şerifin üstüne hiçbir şey söylemeksizin mektubu sırlasak o bir yol bulup diyeceğini derdi amma neylersiniz “ben” diyen cahiller o noktayı çoğalttılar…






Peki neymiş inanan bir canın, mertebeleri geçip de karar kılacağı ideal durak? Bu hüzzam ilahide “tekrar-ı hu ile” yolun mertebeleri geçildiği gibi, dühulu ile müşerref olduğumuz üç aylar da her yıl tekrar eden büyük bir imkân, kıymetli bir fırsat, pek uygun bir zaman, ideal bir durakdır.






Gece ile gündüz seni işlerler. Onları sen işle. Onlar her gün senden bir şey koparıyor, sen de onlardan bir şey koparmaya bak. [Hz. Ali k.v.]






Vaktiyle bir abdesthane’nin kapısında rastladığımızda pek bir şaşırmıştık: “Çokları namazın burada başladığını bilemediler!” Evet, namazdan önce temizlenme, taharet mecburidir ama bu manaya ermeğe henüz vakit varmış meğer…






Bilmem Cebrail aleyhisselam’ın üç büyük ikazını işittiniz mi? En büyük meleğin bedduası ve Alemlere rahmet olanın bu bedduaya icabeti yeterince şok edici bir ikaz değil mi! Bir ikaz daha ne kadar acı verebilir: “Burnu yere sürtsün, rahmetten uzak olsun!”






Alemlerin Rabbi’nin, alemlere rahmet olan Habib-i Kibriyâsı minberde üç sefer amin, amin, amin buyurdular. Ashab-ı kiram şaşırdılar: “Bir muhatab, bir dua eden yok oysa siz amin buyurdunuz!”






“Cebrail(as) geldi üç şey üzerine rahmetten uzak olsun dedi ben de icabet ettim” buyurdu Efendimiz(sav)… İlki: “her kim Ramazan-ı şerif’e girer ve affolmadan çıkarsa rahmetten uzak olsun…” Büyük bir kadrin, lütfün faciası rahmetin en uzak kıyısına atıyor muhatabını…






İşte senin ayın olan Ramazan-ı şerif’te rahmete gark olmanın yolu Allah’ın ayı olan Receb-i Şerif’te bir keskin dönüş ile tövbe ile yola girmekden geçiyor…






Allah, bir kulunun tövbesine, sizden birinizin çölde devesini kaybettiği haldeyken devesini bulmasından daha çok sevinir. [Hadis-i Şerif]






Hâsılı Receb ayının kutsal bir ay olduğu önemli. En önemli sıfatlarından birisi Receb ayının, tövbe ayı olmasıdır. Tövbe Arapça’da dönüş demek. Yâni kulun yanlış yolu bırakıp, günahı, haramı, isyanı bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın yoluna dönmesi, hak yola girmesi, cennet yoluna teveccüh etmesi, dönüş yapması demek…






Numune-i imtisalimizin “Benim ayımdır” buyurduğu Şaban-ı Şerif’de, Hak dostun güzelliği ile güzelleşmenden, O’nun rengine boyanmaktan geçiyor…






Andolsun ki; sizin için Allah Resulü’nde pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için. [Ahzâb, 21]






Sonunda “eyvah ki yaman aldandık” dememekse maharet, Akıllı insan, yolun sonunu başından görendir!






Ve sen şimdi Aziz kardeş! Bu büyük lütfun kadrini bil! Acaba bir dahaki tövbe mevsimine erebilecek misin? Fırsat geçirme, tembellik ve gafleti kov, gayrete gel, Hakk’a dön! O’nun engin rahmetine talip ol, yolunda kâim, zikrinde dâim ol ki cümle felah bundadır.






Gözüm seğiriyor. Acaba sevgili mi geliyor? Yüreğim hızlı hızlı çarpıyor. Anlıyorum, gönlümü elemden alan gelmededir. Bu hüdhüd kuşu, Hz. Süleyman’ın ordusundan, şu bülbül de gül bahçesinden uçup gelmedeler. Canına karşılık bir kadeh şarap satın al, yok eğer müflis isen canını değil, kendini sat gitsin! Çünkü alıcı geliyor. O bekleyiş kulağı, müjdeli haberler alıyor. O ağlayıp duran göz de sevgilinin yüzüne kavuşmada. Bağın, bahçenin perişanlığı geçti gitti. Güzel İşte vuslat ordusu yola düşmüş de o eyvahlara çare bulmaya geliyor. Çekinme, açıkça söyle! Şu fâni bedene ait istekler kaçtı gitti, çünkü Hakk’ın sıfatları gelmede. Ey bahçenin müflisleri, sonbahar yolunuzu kesmişti, varınızı yoğunuzu almıştı. İlkbahar sultanı ihsanlarda bulunmak, elinizden çıkanları tekrar bağışlamak için yola düşmüş geliyor. [Hz. Pir Mevlana]






Hoşgeldin Receb-i Şerif, Receb-i Esabb (Sağnak halinde rahmetin yağdığı ay) ve hoşgeldin ey Leyle-i Regaib (adını meleklerin verdiği pek çok lütuf ve ihsanla dolu gece)… Mevlam, cümlemize meded ü inayet eyler de Seni hoşça karşılarız, seninle bir hoş oluruz…






İndi penhây-ı zemîne eser-i feyz-i Hüdâ


Çıktı tâk-ı felege velvele-i hayr duâ






Mevlam, Receb ve Şaban’da bizleri mübarek kılıp Ramazan-ı mağfiret-nişâna eriştirsin! Bizi Ramazan’ın kıymetini idrâke eriştirsin! Bizi Ramazan’da vaad ettiği yüksek müjdelere eriştirsin! Bizi Ramazan bereketiyle rahmetine ve mağfiretine eriştirsin! Bizi Ramazan hürmetine rızâsına eriştirsin!






Mevlam, yüzümüz karasına bakmayıp avn ü inâyetini dest-gîr ve tevfîkini bize refîk eylesin de bizi emir ve yasaklarda mükellefiyetlerde kalanlardan değil aşkla, muhabbetle yükselenlerden eylesin.






Niyaz ederiz ki Allah-ı Zülcelâl bize her hususta meded ü inayet buyursun. Resulullah Efendimiz’in şefaat-i seniyyelerini, ahiret hayatında “günah silici” olarak değil dünyada da kendimize O’nu örnek almayı, bu suretle şefaat-i Mustafa’ya hakikaten nâil olmayı nasib buyursun






Bi ismi zâtike, Ya Allah huu






Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, Şehrullah olan Receb-i Şerif, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,






semazen net alıntıdır


6 Haziran 2011 Pazartesi

5 Haziran 2011 Pazar

ateş

Benim ve sizin misaliniz,ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın hali gibidir.Ben sizi kuşaklarınızdan tutarak ateşten korumaya çalışıyorum,siz ise benim elimden kurtulup da ateşe atılmaya çalışıyorsunuz. (Hadis-i Şerif)



4 Haziran 2011 Cumartesi

Salik Meratip Kateder Tekrarı Hu ya Hu İle


Salik Meratip Kateder Tekrarı Hu ya Hu İle bysufism
Salik merâtib kateder


Tekrâr-ı hu ya hu ile

Âşık hicâbın ref eder

Ezkâr-ı hu ya hu ile

Keşf ü keramâta erer

Cümle makamâtı geçer

Vahdet gülün dâim derer

Gülzâr-ı hu ya hu ile

Kesrette buldu vahdeti

Mihnette buldu rahatı

Firkâtte buldu vuslatı

Her bâr-ı hu ya hu ile

Gel ey Senaî daima

Hu zikrin et subh u mesa

Ta keşf ola sana likâ

Esrar-ı hu ya hu ile

3 Haziran 2011 Cuma

CUMAMIZ HAYROLA

Nasıl biteceğini bilene,



Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.[Enbiyâ, 35]










Hayâlin dilde nakşı varsa da bilmez hayâl zâtın


Dilimde gerçi nâmın âh, dilim de bîhaber senden














Cihan durdukça şerh etsem seni mümkün değil zîrâ


Seni îzâh ve şerh âciz, beyân da bîhaber senden










Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir. [Hadis-i Şerif]










Bu satırları Hak aşıkları için hazırlamak gücünü ve aşkını bahşeden Cenab-ı Hakka, böylesi bir vazifede fakirini kullanan Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine namütenâhi hamd ü senalar…










Ey hakîkat mâdenine, aşk diyârına doğru yol alanlar, merhabalar efendim! Hoş geldiniz! Hoş sâfâlar getirdiniz… Şevk ve cezbe-i Rahmâni ile mahvolan bir candan, cemâle müşteri kulları meclis-i uşşaka çağıran bir nidâdır âhımız… Bu haftaki mektubun ve dahi âh u efgânımızın anahtarı, bu âh içre bir “buğday tanesi” oldu. Takılalım peşinde görelim bakalım akibeti ya nice olur…






Ahh erenlerim, gelin görün bir buğday tanesinin başına neler gelir neler… Bir buğday tanesi toprağa düşende önce çürüyor, varlığından geçiyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, nice başaklar yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman, samanlığa konuluyor. Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.










Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.










Ekmek fırına girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır. İbtilâ; belâya uğramak, musibete düşmek insanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran bir tecrübe ve imtihandır…






Diğer nimetlerin arasında ekmeği nân-ı aziz kılan Mevlam, diğer canlar arasında bir tek sana Hazret-i insan makamını ihsan eylemiş, seçildiğini bilene, şükrünün kaygısını taşıyana aşk olsun…






Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün hem hikmet-i Rabbanîyi idrak için hem de halka bunun sırrını izhar edip kalplerini itmi’nana kavuşturmak için:










“Ya Malike’l-mülk! (Ey varlık aleminin maliki!) Neden Kainat’ı ve insanı maddî ve manevî binbir nakış ile tanzîm ve tasvîf ediyor, sonra da hâk ile yeksân ediyorsun? Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?” diye münâcatta bulunur.










Bunun üzerine Hakk Teâlâ Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek ona buyurdu: “Ey Musa! Toprağa bir tohum ek de, sorduğun sualin esrarına dal!”










Musa(a.s.) ekin ekti. Ekin kemale erdi. Ve onları biçti. O sırada kulağına hâtiften bir ses geldi: “Ey Musa, niçin önce ekiyor, sonra kemale erince de biçiyorsun?”










Musa (a.s.) dedi ki:










“Ya Rabbi, ekinde hem tane, hem saman mevcud olduğu için biçtim. Çünkü tane, saman ambarına layık değildir. Saman da, buğday ambarı için zarardır. Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Hikmet olan, eleyip ayırmaktır.”










Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrâil Aleyhisselâm gelir. “Yâ Musa ne yapıyorsun?” diye sorar. “Buğday ektim, biçtim, harman yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum.” diye cevap verir O zaman Cebrâil Aleyhisselâm: “Allah-u Teâlâ da işte böyle yapıyor.” buyurur.










Sedef durumunda olan cesedler de birbirinden farklı olup, biri inci, diğeri de boncuk durumundadır. Buğday, samandan ayrıldığı gibi, iyi ve kötü huyları da tefrik edip, süflilerin de terbiye ve tezkiyesi vacibtir. Bu alem ve insan, hikmet ve esrar hazîneleri gizli kalmasın diye yaratıldı. Çünkü Cenab-ı Hakk; “Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeyi arzu ettim de bu yüzden mahlûkatı yarattım.” buyurdu. Bunu işit de, neyi kaybettiğini hatırla, kendini yaratılış hikmetine, yani kulluğa ve Hakk’a vâsıl eyle! [Hz. Pir Mevlana]










Aşk yolu belâlıdır


Her kârı cefâlıdır


Cânından ümidin kes


Cânâna erem dersen










Bir canın, insanlığa faydalı olabilmesi için mânevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Mânevî ibtila fırınlarında pişe pişe ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir. Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. “Yaptım” diye bir şey yoktur. “Yaptım” dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.






Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak’ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine duyurur.






Gönül, buğday tanesi gibidir, biz de değirmen gibiyiz. Değirmen hiç niçin döndüğünü bilir mi? Beden de değirmen taşı gibi, düşüncelerimiz de onu döndüren suya benzer Taş der ki: “Bu dönme işini su bilir.” Su da;”Bu işi ancak değirmenci bilir.” der. Çünkü bu suyu değirmene akıtan o dur. Değirmenci de der ki: “Ey ekmek yiyen kişi, şu değirmen dönmeseydi kim ekmekçi olurdu?” Mâcera bu, hikaye uzar gider. Sus, sen bu işi Hakk’a sor da cevabını gönlünde ara! [Hz. Pir Mevlana]










Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver;


Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı






Ben bu gam meclisinde Ey ay yüzlü, ey sevgili, bu ateşlerde yanmış kuru bedenimde aşktan başka ne bulursan yele ver gitsin… Bir üfleyiş ile yok olacak benliğinden Son üfleyişten evvel sıyrılabilene aşk olsun…






Sen’de Hakkın Ben de Hakkın O’da Hakkın Bu da Hakkın… Ne ki Hakkın değil! Hakk’da olmayan bâtıl ise o da Hakkın! Bunları düşünemeyen gafil ise gafil de Hakk’ın! İmdi Gel Ya Hak diyelim, Hakk bizde, biz Hakk’ta olalım… Derviş olan sâdık olur, sâdık olan aşkı bulur, aşık olan maşuku bulur. Mâşuk Hak olduğuna göre Aşk demek Hakk demektir, Hakk demek aşk demektir. Hakk bir aşk da birdir. Ey davasız davalılar! Davamız Hak, Aşkımız Hak, meşkimiz Hak,Ya Hakk Ya Hakk Ya Hakk Huu medet Allah eyvallah [288. Mestmp3]






Güzellik bir, güzel bir, sevgili bir, söz bir. Ruh bir, beden bir, sevgili bir, söz bir. Hüzünlü gönlün sevdiği bir, ateşli ah bir; aşk ve din mülkü bir, sevgili bir, söz bir. Aşkım ve bıkkınlığım bir, hastalığım ve iyiliğim bir; kovulmam ve kınanmam bir, sevgili bir, söz bir. [Hz. Pir Mevlana]










Hak olan âşık-ı sâdık, Seven ve Sevilen, dert ve ilaç bir oluncaya dek Resulu Kibriya Efendimiz’in üç kere tekrarıyla bereketlenen rahmet duasına müşteriyiz: “Konuşmasıyla dünya ve ahirette Allah’ın memnuniyetini kazanan; susmasıyla da dünya ve ahiret dertlerinden kurtulan kimseye Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin, Allah rahmet etsin…”










Derd-i Hakka tâlip ol


Dermâna erem dersen


Mihnetlere rağıp ol


Âsâna erem dersen






Hazret-i Hakk cümlemizi aşkına muhabbetine mazhar eylesin, derdimizi bir eylesin, vasıl-ı ilallah olmak için mezarlık şartı yerine mâiyyet şuuru ihsan buyurup ta böylece iki dünyâmızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eylesin.






Bi ismi zâtike, Ya Allah huu






Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân, Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma, bir küçük tevbe ayı Cemaziyelahir, ömür ve şahsiyetlerimiz, âhir ve âkibet, zâhir ve bâtınlarımız hayrola,






2 Haziran 2011 Perşembe

1 Haziran 2011 Çarşamba

recep ayının fazileti

1. Recep Ayının Fazileti



2. Recep Ayında Nasıl İbadet Edilir?


2.a. Recep Ayı Girdiğinde Yapılacak Olan Duâ


2.b. Recep Ayı Orucu


2.c. Recep Ayı Namazı










Recep Ayının Fazileti (1)






Receb, tazim ve saygı anlamına gelir, îslâm öncesi Araplar Receb ayına ayrı bir ehemmiyet verirler, saygı gösterir ve şanını yüceltirlerdi. Receb ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleştirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir güven ve selâmet sahasına dönerdi. Öyle ki, bu ayda bir kimse babasının katiline rastlasa bile başını kaldırıp kaşına bakmazdı. Bu aya "sağır ay" denilmesi de sükûnet mevsimi olmasındandır.






Receb ayına sağır denmesinin bir başka anlamı da şöyle ifade edilir: Bu ayın bereketi hürmetine, bu ayda işlenen günah ve hataları manen bu ay duymamakta, mü'minlerin sadece ibadet ve sevaplarına şahitlik etmektedir. Böylece Cenab-ı Hak mü'min kullarının bu ayda işlemiş oldukları günahları bağışlamaktadır.






İslâmiyet gelince de Receb ayına mahsus olan saygı devam ettirildi. Bilhassa Regaib ve Mi'rac gibi tecellilerle şereflendirildi.


Resul-i Ekrem Efendimiz dualarında, “Allahım! Receb'i ve Şâban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır” buyururlardı. (2)






Receb'e, “recm ayı” da denir. Buna göre, mü'minlerin eziyet ve zahmet vermemesi için şeytanlar bu ayda taşlanır, kovulup uzaklaştırılır.


Receb kelimesindeki “R” Allah'ın rahmetine, “C” Allah'ın cömertliğine ve yardımına, “B” ise Allah'ın birrine (iyilik ve ihsanına) işaret eder.


Receb ayına “mutahhar” denmesinin sebebi, bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip paklanmasıdır. Receb ayının Peygamberler tarihinde ayrı bir yeri vardır. Meselâ, Nuh Aleyhisselâm ve kavmi Receb ayında gemiye binmiş ve tufandan kurtulmuşlardır.






Receb ayı Hicrî ayların yedincisi ve Ramazan'dan iki ay öncesidir. Fazileti bakımından ayrı bir yeri vardır. Regaib ve Mi'rac gibi mübarek geceleri içinde bulundurması faziletini daha da arttırmaktadır. Ayrıca, Kur'ân'da haram ayları olarak geçen dört aydan birisi olması, Müslüman kalblerdeki yerini bir kat daha daha artırmıştır.

“Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.” (3)






Buna göre Receb ayında işlenen ibadet, edilen iyilik, yapılan hizmetlerin manevî ecri ve sevabı bire yüz verilmektedir. Bunun için mü'minler bu aydaki nasiplerini arttırmak maksadıyla daha çok gayret sarf ederler. Hayır ve hasenata biraz daha ağırlık verirler.






Bazı hikmet ehli âlimler Receb ayı hakkında şu yorumları getirmişlerdir:






Receb eza ve cefâyı terk içindir, Şaban amel ve vefa içindir, Ramazan sıdk ve safa içindir.






Receb tevbe ve pişmanlık ayıdır, Şaban muhabbet ayıdır, Ramazan kurbet (Allah'a yakınlık) ayıdır.






Receb hürmet ayıdır, Şaban hizmet ayıdır, Ramazan nimet ayıdır.






Receb ibadet ayıdır, Şaban dünyanın safasını terk etme ayıdır, Ramazan ibadetlerin mükafatını artıran aydır.






Büyük tasavvuf ehli Zünnün Mısrî der ki:


“Receb ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.” (4)






Receb ayının diğer aylardan farklı bir ibadeti de oruçtur. Mümkün mertebe bu ayda daha fazla oruç tutulmaya çalışılır. Ebû Davudta, hiç ara vermeden devamlı surette oruç tutan bir zâta Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bazı tavsiyelerden sonra şöyle buyurduğu rivayet edilir:


“Haram aylarından bazısını tut, bazısını bırak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.” (5)






Hadisin devamında ravî olan Şahabı şöyle demektedir:


“Resulullah 'tut' dedikçe, üç parmağını yumdu, 'Bırak' deyince de üç parmağını bıraktı.” Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyordu.






Bilindiği gibi haram ayları, "Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb" aylarıdır.


Receb ayında devamlı olarak bir ay boyu oruç tutmanın uygun görülmeyişinin sebebi, Receb ve Şaban aylarının Ramazan ayına benzemesinden kaçınılmasıdır. Çünkü hiç kesintisiz bir ay boyunca oruç tutmak sadece Ramazan ayına mahsustur. Hattâ Receb ayında bir ay süresince oruç tutmanın mendup bile olmadığını söyleyen İmam Gazâlî ve İbni Kayyim el-Cevzî gibi müçtehidler, Ramazan ayına benzememesi için diğer aylardan farklı olarak Receb ayında devamlı bir ay boyu oruç tutmayı mekruh görürler. (6)






Diğer aylarda nasılsa, Receb ayında da ayın ortasında veya belli günlerinde, yahut üçer gün ara vermek suretiyle oruç tutulması tavsiye edilmektedir.


Görüldüğü gibi Receb ayında tamamen oruçlu geçirme hususunda bir hadis ve rivayet yoktur. Üç ayları hiç ara vermeden tutmak sünnet ve müstehap da değildir, sadece sâlih zatların güzel bir âdetidir. Receb ayını tam olarak tutanlara “Tutma” denilmez, ama fıkhı olarak da hükmünü belirtmek gerekir.






Bu arada Ramazan ayında bozmuş olduğu bir oruçtan dolayı kefaret orucu tutmak isteyenler için Receb ve Şaban ayı iyi bir fırsattır. Receb ayının birinci gününden itibaren hiç ara vermeden Şaban ayı da dahil olmak üzere iki ay üst üste oruç tutarsa tam bir kefaret borcunu ödemiş olur. Peşinden Ramazan ayının orucu da geleceğinden böylece üç ay boyu, bir gün dahi yemeden oruç tutmuş olur. Bu durumda oruç borcunu öderken aynı zamanda sevap hazinesini de doldurmuş ve geliştirmiş sayılır.






Madem Receb ayı günahların affedildiği aydır. Bağışlanmanın yolunu ve istiğfarın nasıl yapıldığını bilmek gerekiyor. Rivayete göre şu istiğfar duasını Receb ayında yedi kere okuyan kimsenin günahları affolunmaktadır.






“Estağfirullâhe'l-Azîme'llezî la ilahe illâ hû el-Hay-yü'1-Kayyûmu ve etûbü ileyh. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî lâ-yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ.”






Mânâsı: “Hayat sahibi olan, her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tan mağfiret dilerim. Kendi nefsine zulmetmiş kulun tevbesi gibi Ona tevbe ederim. Öyle bir kul ki, kendi nefsi adına ne ölüme, ne hayata ve ne de tekrar dirilmeye sahip değildir.” (7)






Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali'nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edillir:






“Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.






Allahım, beni her türlü kötülükten koru. Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma. Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme. Benden razı ve hoşnut ol. Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.






Allahım, beni bağışla, beni bağışlamakla Sana bir zarar gelmez. Bana nimetlerini ihsan et, bana vermekle senin ihsanın azalmaz. Senin rahmetin geniş ve boldur. Hikmetlerin ise hoş ve güzeldir.






Allahım, bana sıhhat ve afiyet ver. Güven ve huzur ihsan eyle. Şükür ve takvaya ulaştır.






Allahım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum. Bana işimde kolaylık ver. İşlerimi güçlükle gördürme. Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun. Onları mü'min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”






Bazı Selef büyükleri de Receb ayı gecelerinde şöyle dua etmişler:






“Allahım, Sana mahzun gönlümle, isteklerini kabul buyurduğun dostlarının duası ile niyaz ediyorum. Zatına eriştirdiğin ve Senin rızanı isteyenlerin dili ile Senden talep ediyorum. Umarım Senin ululuğundan, Seni bileyim ve kulluk edeyim.






Yâ Rab, bu gecenin rahmet ve bereketinden sevap ve mükâfatından beni nasiptar et.






Allahım, kullarından istediğine, istediğini verirsin, kim Seni onlara ikram etmekten alıkoyabilir? Ben fakir ve âciz bir kulum. Fazl ve kereminden nimetlerini ümit ediyorum. Sana sığınırım ve ancak Senden yardım dilerim






Yüce Mevlam, bu gece kullarına çok rahmet ve bereketini döker, saçarsın. Allahım, Sana yalvaran dilleri, Sana kalkan elleri boş çevirme. İyilik ve yardımınla faydalandır bizi. Nimetlerinle donat hepimizi.






Allahım, salât eyle Muhammed ve evladına, eşlerine ve dostlarına, bitip tükenmeyen rahmet ve bereketinle. Yâ Rabbe'l-Âlemin!”






Recep Ayı İbadetleri (8)






Recep Ayı Girdiğince Yapılacak Duâ






Okunuşu: "Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan"


Açıklaması:


"Allah'ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır". Amin!..


Üç ayların ilki olan recep ayı girdiğinde bu duayı sıkça yapalım, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu duayı yaparlardı ve ümmetinin de yapmasını istemiştir.






Recep Ayı Orucu






Abbad ibnu hanif anlatıyor: “Said İbnu Cübeyr Rahimehullah'a Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabi verdi.


İbnu Abbas Radıyallahu Anhüma'yı dinledim, şöyle demişti:






- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak) derdik, (bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, galiba hiç tutmayacak derdik.” (9)






Yukarıda ki hadisi şeriften anlaşıldığı üzere Recep ayında oruç tutmak pek faziletlidir. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz bu ayda oruç tutmuştur. Bazı yıllarda tamamına yakınını oruçlu geçirmiş, bazı yıllarda da az bir kısmını oruçlu geçirmiştir.






Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Recep ayı ve Recep ayında tutulacak oruç hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:






-“Recep Allah'ın ayıdır; Şaban benim ayımdır, ramazan ise ümmetimin ayıdır". Recep ayının niçin Allah'ın ayı olduğu sorulduğunda: -"Çünkü bu ayda özellikle mağfiret boldur. Bu ayda, halkın kan dökmesine mani vardır. Bu ayda, Allah-ü Teala, Peygamberlerinin tövbelerini kabul buyurmuştur. Allah-ü Teala bu ayda, peygamberlerini düşmanlarından korumuştur. Birkimse, recep ayını oruçlu geçirirse, Alla-ü Teala üç şeyi onun için gerekli kılar. Şöyle ki:


-Geçmiş günahlarının tümünü bağışlar.


-Kalan ömrünün temiz geçmesini temin eder.


-Büyük huzura çıkılan kıyamet gününün susuzluğundan da onu emin kılar.”;






Resuhullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sorarlar:


“Ya Resulullah Recep ayının tümünü oruçlu geçirmeye gücüm yetmez.


- O halde, ilkinden bir gün, ortasından bir gün, sonundan da bir gün tutarsın. Böyle ettiğinde ayın tümünü oruçlu geçirmiş olursun. Zira, yapılan iyilikler on misli sevap getirir". (10)






Ashab'tan Mucibetü'l-Bahiliyle Radıyallahu Anh'dan: babası veya amcası, kabilesinin elçisi olarak Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldi ve gitti. Bir sene sonra kılık ve kıyafeti değişmiş olduğu halde peygamberimizin yanına geldi, ve:


-“Ya Resulallah ! beni tamdınız mı?” dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:


- “Sen kimsin?” Diye sordu:


- “Geçen sene huzurunuza gelen Bahili'yim” dedi.


- “Neden bu kadar değiştin? Halbuki kılık kıyafetin düzgündü” dedi.


- “Ya Resulullah! Senden ayrıldığım günden beri yemek yemedim; yalnız geceleri yedim.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem:


- “Kendi kendine işkence yapmışsın. Sabır ayında (Ramazan) tamamıyla, diğer ayların her birinden birer gün oruç tut” buyurdu.


- “Ya Resulullah, günün sayısını artır. Zira bundan fazla tutmağa gücüm yeter” dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:


-“O halde her aydan ikişer gün oruç tut” dedi.


-“Biraz daha arttır ya Resulullah” dedi.


-“Her aydan üç gün” dedi.


-“Daha artır ya Resulullah” deyince,


-“Recep, Zilka’de, Zilhicce, Muharrem aylarında üçer gün oruç tut, kalan günlerde iftar et.” Emrini üç defa tekrarladı ve üç parmağıyla işaret etti. Onları yumdu sonra bıraktı. (11)






Recep Ayı Namazı






Recep ayı içinde otuz rekat namaz kılınır. Bu otuz rekatın on rekatı Recep ayının ilk on günü içinde kılınır. İkinci on rekatı da ikinci on günü içinde kılınır. Üçüncü on rekatı da üçüncü on günü içinde kılınır. Her rekatta fatiha okunduktan sonra üç kere ihlas suresi okunur, ihlası okuduktan sonra da üç kere de Kâfirun suresi okunur. Bütün rekatlar bu şekilde okunarak tamamlanır. Bu namazın kılınma zamanı nafile namazların kılınacağı vakitlerdir. Belli bir vakti yoktur. (12)










(1). Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler, Nesil Yayınları


(2). Camiü's-Sağîr, 2:90; Râmuzu'l-Ehâdis, 532.


(3). Şualar, s. 416.


(4). Abdülkadir Geylânî, Üç Aylar ve Faziletleri. Haz: Mustafa Güner.


(5). Ebû Dâvud, Savm: 54.


(6). İhya, 1:237; Zâdü'I-Meâd, 2:64.


(7). Mecmûatü'l-Ahzâb, 1:599.


(8). Muhammed Yusuf, Üç Aylar İbadet Rehberi, Ekmel Yayımcılık


(9). Buhari, Savm; Müslim, Sıyam 179,1157;Ebu Davud, Savm 55, 2430


(10). Gunyet’üt Talibin, Abdulkadir Geylani


(11). Riyazü’s-Salihin


(12). Gunyet’üt Talibin, Abdulkadir Geylani